Ozan Deniz Sarıtop biyografisi

29 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi

Ozan Deniz SARITOP
05 Mart 1982 yılında Diyarbakırın
Kulp (Pasur) ilçesinde doğdu.
Okul hayatına Kulp (Pasur) ilçesinde başladı.
Lise öğrenimini 1998de tamamladıktan
sonra İstanbula yerleşti.

Düşünce ve fikir anlayışıyla
şiirelerinde geleneksel yaşam standartların
üzerinde evrensel bir dil motife etti.

Ozan Denizin şiirleri,
bazen bir bebenin ninnisi,
bazen hasreti siğneye çekmiş bir annenin
feryadı ve bazen de
zulme karşı direnen yiğitlerin
akıl almaz hikayesidir. Hayatın bütün
karelerini çarpıklıklarıyla ele alan şair,
ölüm ve yaşam arasındaki çizgiyi
ince ayrıntılarla anlatmaktadır

Zerrin Özer bioygrafisi

29 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi

Adı Soyadı : Zerrin Özer
Resmi Site :
Doğum : 4 Kasım 1962

Meslek :
Ölüm :

Hayatı
Zerrin Özer (doğum. 4 Kasım 1957, Ankara) Türk popüler müzik sanatçısıdır. 1970´li yılların önde gelen sanatçılarından Tülay Özer´in küçük kardeşidir. İlk, orta ve lise eğitimini bu ilde tamamladı. Anne ve babasının ayrılığı çocukluk yıllarının mutsuz geçmesinin en büyük sebebi oldu. Müziğe olan tutkusu Amerikalı şarkıcı Janis Joplin hayranlığı ile büyüdü. Kendi çalışmasıyla 1975´te katıldığı TRT yarışmasında birinci olmasının verdiği heyecan ve cesaretle müziğe yoğunlaştı. Bu yolda ablası Tülay Özer´in büyük desteğini arkasına aldı. İlk plağı olan Bizler ve Sizler – Yalvarırım adlı 45´liği 1976 yılında, uzun yıllar bağlı kalacağı Kent Plak tarafından yayınlandı. Takip eden dönemde, Türkiye´nin en ünlü orkestrası, İstanbul Gelişim Orkestrası ile caz ve dans müziği yaptı.

1979 yılında ilk dikkat çeken çalışması Esin Engin aranjeli, sözlerinde ve müziğinde Orhan Gencebay imzası bulunan ´Gönül´ ile patlama yaparak, 1980 yılının 45´liği seçilen ikinci ve son 45´liği “Gönül – Yaman Olurum” ile Altın Plak ödülünü almaya hak kazandı. Aynı yılın sonunda ilk albümü “Seni Seviyorum (Zerrin Özer albüm) ” adıyla piyasaya çıktı, onu aynı yıl içersinde “Sevgiler” izledi. Artık kapılar açılmıştı. Hem de Paris´e kadar . . . 1982 yılında, Paris´te, Eyfel Kulesi´nde, ´Binbir Gece´ adı altında Türkiye´yi tanıtıcı konserler verdi. Sadece bununla da kalmadı, bir yıl sonra Paris´teki Olympia´da bir resital için sahneye çıktı.

1982 yılında “Ve Zerrin Özer” albümüyle arabeske yöneldi. Bu yöneliş sanatçıya olan ilgiyi artırdı. 1983´de “Gelecek Misin?”, 1984´te “Mutluluklar Dilerim”, 1985´te “Evcilik Oyunu” ve “Kırmızı” adlı albümleri çıktı. Kırmızı albümünde “Eminem” ve “Dom Dom Kurşunu” şarkılarını “İntuv Ene” ve “Merhaba Ya Habeyip” adlarıyla Arapça seslendirdi. 1987 yılında “Dayanamıyorum” adlı albümü çıktı. Ertesi yıl çıkan “Dünya Tatlısı (albüm) ” albümüyle yeniden pop müziğine dönüş yaptı. 1990 yılında çıkan “İşte Ben” albümüyle en iyi albüm ödülünü kazandı. Aynı yıl müzisyen Alper Önal´la evlendiyse de ertesi yıl boşandı. 1991 yılında “Sevildiğini Bil” albümü yine çok sattı ancak ertesi yıl çıkan “Olay Olay” albümü beklediği ilgiyi görmedi ve bu hayalkırıklığı sanatçının müziğe birkaç yıl boyunca küsmesine yol açtı.

1996 yılında “Zerrin Özer (albüm) ” albümüyle müziğe dönen sanatçı, ertesi yıl “Zerrin Özer 97″ albümünü çıkardı. 2000 yılında yaptığı “Bir Zerrin Özer Arşivi” best of albümüyle ikinci kez en iyi albüm ödülünü kazandı. 2001 yılında yine eski şarkılarından oluşan “Ben (albüm) ” çift CD&MC olarak piyasaya çıktı. Peşpeşe piyasaya sürülen bu iki albümüyle toplam 1,5 milyonu aşkın satış gerçekleştirdi. Ertesi yıl yaptığı “Ölürüm Ben Sana” albümü beklediğini veremese de, 2005 yılında yaptığı “Ve Böyle Bir Şey” türkü-caz albümüyle beklenen ilgiyi gördü. Bu albümü de Altın Plak´la ödüllendirildi. Sanatçı, 2006 yılında Levent Süren ile evlendi. Sanatçı, Ajda Pekkan, Nilüfer ve Nükhet Duru ile birlikte Türk Pop Müziği´nin dört divasından biri olarak anılmaktadır.

DİSKOGRAFİ
Bizler ve Sizler – Yalvarırım (1976) (45´lik)
Gönül – Yaman Olurum (1979) (45´lik)
Seni Seviyorum (Zerrin Özer albüm) (1980)
Sevgiler (1980)
Ve Zerrin Özer (1982)
Gelecek Misin? (1983)
Mutluluklar Dilerim (1984)
Kırmızı (1985)
Evcilik Oyunu (1985) (Sanatçının izni haricinde piyasaya sürülmüştür. )
Dayanamıyorum (1987)
Dünya Tatlısı (1988)
İşte Ben (1990)
Sevildigini Bil (1991)
Olay Olay (1992)
Zerrin Özer (albüm) (1996)
Zerrin Özer 97 (1997)
Bir Zerrin Özer Arşivi (2000)
Dünya Tatlısı (single) (2000)
Ben (Zerrin Özer albüm) (2002) (Sanatçının izni haricinde piyasaya sürülmüştür. )
Ölürüm Ben Sana (2003)
Ve Böyle Bir Şey (2005)
Ömür Geçiyor & Zerrin Özel (20

Beren Saat biyografisi

29 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi

Adı Soyadı : Beren Saat
Resmi Site :
Doğum : 26 Şubat 1984

Meslek :
Ölüm : -

Hayatı
26 Şubat 1984 Ankara doğumlu.

Ted Ankara Koleji mezunu.

Başkent Üniversitesi´nde işletme konusunda ihtisas yaparken Türkiye´nin Yıldızları adlı, aktör ve aktris yetiştirip hafta sonu performanslarını değerlendiren yarışma programına katıldı. Bu programla birlikte yıldızı parladı. Yarışma programının ekibinde bulunan Tomris Giritlioğlu´nun kardeşi, ona Beren den söz edince televizyon dizilerinin aranan yüzlerinden biri haline geldi. İlk başrolünü Aşka Sürgün dizisinde oynayan oyuncu sonradan bir dönem dizisi olan Hatırla Sevgili´de ikinci başrolünü sergiledi. En son olarak ve hala devam eden Halid Ziya Uşaklıgil´in eserinden uyarlanan Aşk-ı Memnu da oynamaktadir. Bu dizide Bihter karakterini canlandırmaktadır. Dizide Kıvanç Tatlıtuğ´un canlandırdığı Behlül karakteri ile yasak aşk yaşaması büyük ilgi görmüştür. Aşk-ı Memnu´daki rolü sayesinde Türkiye´nin en popüler oyuncuları arasında kendine yer bulmuştur.

Sinema filmleri; çekimleri bitmiş olan Gecenin Kanatları filminde Gece ismiyle bir canlı bombayı oynamıştı

Sibel Can biyografisi

29 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi

Adı Soyadı : Sibel Can
Resmi Site :
Doğum : 01.08.1970

Meslek :
Ölüm :

Hayatı
Sibel Can, 1 Ağustos 1970´de İstanbul´da doğdu. Sibel Can, ilk ve orta öğreniminin ardından müzisyen olan babasının da etkisiyle sahnede olmayı düşlemeye başladı. Can´ın babası çeşitli sanatçılara keman çalardı.

Sibel Can 14 yaşındayken dansa merak sardı. İlk olarak babasının, diğer şarkıcılarla çıktığı yurtdışı programlarına oryantal dansçı olarak katıldı. Dans konusunda oldukça yetenekliydi. Kulaktan kulağa yayılan ünü sayesinde Fahrettin Aslan tarafindan keşfedildi. Böylece Maksim Gazinosu´nun oryantal dansçısı oldu.
Sibel Can üç yıl kadar dans etti. Türkiye´nin en iyi dansözlerinden biri olarak gösterildi. Fakat Can´ın asıl niyeti şarkı söylemekti. Bu konuda ilk elinden tutan da yine babası oldu. Bu arada babasının çevresindeki birçok ustadan eğitim aldı.1988 yılından itibaren Maksim Gazinoları´nda bu kez solist olarak sahne almaya başladı.

Sibel Can´in ilk albümünün yapımcılığını Orhan Gencebay üstlendi. Can, genişçe bir dinleyici kitlesi edinen ilk dört albümünde daha çok arabesk ağırlıklı şarkılar yorumladı.

1995 yılında yayınlanan “Şarkılarda Senden Yana” albümünde tarzını biraz değiştirdi. Albümdeki “Deli Yüreğim”, “Dedikodu” gibi parçalar Can´ın eski albümlerine nazaran daha çok ses getirdi. 1997 yılında ise, Serdar Ortaç´ın bestelediği “Padişah”lı albüm yayınlandı. “Padişah”la birlikte Sibel Can, Türkiye´nin en çok konuştuğu isim haline geldi. Ana haber bültenleri bile Sibel Can´sız bir akşam geçirmiyorlardı. Sibel Can bu arada albümün etkisiyle ödüller aldı, televizyon programları, televizyon dizileri yaptı ve belirtilmek gerekir ki “Berivan” dizisiyle adından cok bahsettirdi. Sibel Can´ın bundan sonra çıkarıdığı albümler büyük etkiler yarattı. “Daha Yolun Başındayım”, “Sibel Can Şarkıları”, “Canım Benim”, “Sen Benimsin”.

Sibel Can´nın ayrıca özel hayatında da birçok değişiklik oldu. Can, uzun süre evli kaldığı Hakan Ural´dan boşandı ve bir süre sonra da Sulhi Aksüt ile evlendi.

Demet Şener biyografisi

29 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi

Adı Soyadı : Demet Şener
Resmi Site :
Doğum : 11 Nisan 1977

Meslek :
Ölüm :

Hayatı
11 Nisan 1977 yılında İstanbul´da doğan Demet Şener, Nişantaşı Kız Lisesi´nden mezun oldu. Mankenliğe 1994 yılında başladı ve bir yıl sonra 1995’de Türkiye Güzeli seçildi. Televizyonda “Vip Suare” ve “Şans Direksiyonu” adlı programların sunuculuğunu yapan Şener, “Bir Demet Tiyatro” ve “Böyle mi Olacaktı” adlı televizyon dizileriyle oyunculuk hayatına başladı. Daha sonra Gani Müjde’nin yazıp yönettiği, aralarında Cem Davran, Hande Ataizi, Mehmet Ali Erbil ve Nurseli İdiz gibi ünlü sanatçıların da olduğu “Kahpe Bizans” adlı sinema filminde oynadı ve bu film hemen hemen herkes tarafından çok beğenildi.

Ardından 1999 yılında, Mustafa Altıoklar’ın senaryosunu yazıp yönettiği “Asansör” filminde Arzu Yanardağ, Emre Altuğ, Cem Özer, Mustafa Uğurlu ve Funda Barın gibi oyuncuların yanında yer aldı. 1 yıl sonra da 2000 yapımlı film olan Hemşo’da oynadı sanatçı. Ülkerspor’lu İbrahim Kutluay’la beraber yaşayan Demet Şener, bu filmde Mehmet Ali Erbil, Okan Bayülgen, Özlem Yıldız, Sümer Tilmaç ve Yılmaz Köksal’la beraber rol aldı ve Tatyana ismindeki bir Romen fahişeyi canlandırdı.

Milli basketbolcu İbrahim Kutluay ile 2005 yılında evlendi

Tuğba Özay biyografisi

29 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi

Resmi Site : http://www.tugba-ozay.bz.tc/
Doğum : 10 Şubat 1978

Meslek :
Ölüm :

Hayatı
Tuğba Özay 10 Şubat 1978´de İstanbul´da doğmuştur. Ödüller kazanmış bir ders kitapları yazarı ve aynı zamanda şair olan babası Trabzon, öğretmen olan annesi Antalya kökenlidir.

Ortaöğrenimini Fenerbahçe Lisesi´nde yapmış,daha sonra Haliç Üniversitesi Konservatuvar ve Tiyatro Bölümüne kaydolmuştur.

Başlangıçta yelkencilik ve yüzme spor dallarına ağırlık vermiş, sonradan Fenerbahçe voleybol as takımında 5 yıl voleybol oynamıştır. Ayrıca motorsiklet tutkusu ile tanınır.

Menkenliğe 1994´de bir Vakko defilesi ile başlamıştır. Aynı ´Sonradan Görmeler´ televizyon dizisinde bir yüzme hocası rolü oynamıştır.

1995´de Miss Model of Turkey seçilmiş, ardından Miss Model of the World yarışmasında ikinci seçilmiştir. Aynı yarışmada en iyi vücutlu model ödülünü de almıştır. 1996´da Paris´te kısa bir modellik kariyerine başlamış ise de, Türkiye´ye dönmüş, ancak yine de aynı yıl Avrupa Yılın Manken-Modeli seçilmiştir.

1996 sonrası kariyerinin temel taşları şu şekilde sıralanabilir:

1997´de Mahsun Kırmızıgül ile ´Hemşerim´ TV dizisinde oynamış, ´Aynalı Tahir´ TV dizisinde bir yardımcı rol üstlenmştir.

1998´de bir özel TV kanalında otomobil dünyası temalı bir program sunmuştur.

1999´de ´Çiçek Taksi´ TV dizisinde oynamıştır.

Sonraki yıllarda, ´Zehirli Çiçek´, ´Yapayalnız´ ve ´Bizim Otel´ gibi TV dizilerinde önemli roller almıştır.

Mehmet Ali Erbil ile Çarkıfelek programını sunması kariyerinde belirleyici bir aşama olmuştur.

2001 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti´nde en iyi manken-model seçilmiştir.
Ferhan Şensoy´un sahneye koyduğu ´Dün Gece Ormanda Çok Komik Birşey Oldu´ oyunu ile öğrencilik yıllarının aşkı tiyatroya dönüş yapmıştır.
Tuğba Özay hareketli özel hayatı ile de Türk magazin basınının gözdeleri arasında yer almaktadı

Deniz Akkaya Biyografisi

29 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi

Adı Soyadı : Deniz Akkaya
Resmi Site :
Doğum : 3 Ağustos 1977

Meslek :
Ölüm :

Hayatı
3 Ağustos 1977’de İstanbul’da doğan manken Deniz Akkaya, ilkokulu Faik Reşit Onat İlkokulu’nda, ortaokulu Bilge Kaan Ö.D. Lisesi’nde, liseyi de Semiha Şakir Ö.D. Lisesi’nde okudu. Mankenlik kariyerine 1997 yılında “Best Model of Turkey Yarışması”nda birinci olarak başlayan Akkaya, 1997 yılında yapılan “Miss Grace of the World” yarışmasında da dördüncü seçildi. Okan Bayülgen, Erdal Acar gibi isimlerle yaşadığı fırtınalı aşklarının yanı sıra gece hayatıyla da adından söz ettiren Akkaya, televiyon dizilerinde oynadı ve yarışmalarda sunuculuk yaptı.

Yıldırım Mayruk defileleri başta olmak üzere birçok ünlü firma ve kuruluşun tanıtım, organizasyon, defile ve çekimlerinde profesyonel manken olarak yer alan Akkaya’nın çıktığı bazı defileler şunlardır: Escada Catwalk, Vakko defileleri, Beymen defileleri, Cemil İpekçi defileleri, Atıl Kutoğludefileleri, Hakan Yıldırım defileleri, Arzu Kaprol defileleri ve Fevziye Çamer defileleri.

Peygamberler-Musa Aleyhisselam

25 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi, Dini BilgiLer

!
İNANAN BİR MİLLET İÇİN SANA,
MÛSÂ VE FİRAVUN OLAYINI OLDUĞU GİBİ ANLATACAĞIZ.”
Kasas; 3


Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilen ve en çok ismi geçen peygamberlerden birisi de Mûsâ aleyhisselamdır. 34 sure, 131 ayet ve 136 yerde kendisinden doğrudan bahsedilir. Bu bahisler çok geniş bir perspektif içerisinde olduğundan, dönemin Mısır yönetimi, ekonomisi, sosyal ve dini yapısı net şekilde görülebilmektedir. Bu dönemin, tarihin hangi yıllarında yaşandığı ise açıkça bildirilmemiştir.

Mûsâ aleyhisselamın hayatında ve peygamberlik döneminde işaret taşı sayılabilecek olaylar özetle şöyledir; doğumu ve suya bırakılması, Mısır’dan hicret etmesi, Medyen yöresinde geçen yıllar, Mısır’a dönüş, sihirbazlarla yapılan karşılaşma, Firavn ve ordusunun helak edilmesi ve Sina çölündeki hayat…

HAYATI
Mûsâ aleyhisselam, Mısır’da devlet terörünün acımasızca sürdürüldüğü yıllarda dünyaya gelmişti. Dönemin firavunu, İsrâiloğullarının erkeklerini hadım ettiriyor, yeni doğmuş oğlan çocuklarını ise öldürtüyordu. Mûsâ aleyhisselama hamile olan anne ise korku ve heyecanla gün saymaktaydı.

Derken doğum gerçekleşti ve Allahü teala tasalı anneye; “son derece sevimli” bir oğlan çocuğu lütfetti. Ne yapacağını bilemeyen anne, çocuğunu canilerden koruyabilme telaşına düşmüştü. Bu arada, birbiri ardınca mucizeler de sökün etmeye başladı. Anne, kalbine gelen kuvvetli ilhamlar sayesinde endişelerinden kısmen kurtuldu. Allahü tealanın verdiği bu ilhamlar; “Onu emzirmesini, bir tehlike karşısında suya bırakmasını ve boğulmasından korkmamasını, ayrılığından kederlenmemesini” emrediyor, “Yine kendisine geri döndürüleceğini ve peygamberlikle şereflendirileceğini” de vaad ediyordu.
 
Bunun üzerine anne, bir sandık yaptırarak ciğerparesini içine koyar ve Nil nehrine bırakır. Kızına da nereye gittiğini takip ettirir. Sandık, sularda sürüklenerek Firavunun sarayının kenarına kadar gelir. Saray mensupları, onun içerisinde buldukları nurtopu gibi bebeği, Firavn’ın karısı Âsiye hanıma getirirler.

Sandığın saray görevlilerince bulunmasını
anlatan bir resim

Firavn, olayı duyar duymaz çocuğun öldürülmesini emretmiştir ama, Âsiye hanım onu öz oğlu gibi savunarak teslim etmez. Fakat bu savunmasını çok ince bir siyaset takip ederek yapar. Firavunu ikna ettikten sonra çocuğa bir süt anne aramaya başlar. Ne var ki çocuk, hiçbir süt anneyi kabul etmez. Derken Allahü tealanın verdiği “Onu sana döndüreceğiz” sözü gerçekleşir ve kalbi buruk anne yavrusuna kavuşmuş olur. Mûsâ aleyhisselam sarayda büyümeye başlar. Âsiye hanım ona oğlum diye hitab ederek herkesin saygı göstermesini sağlar.

Efendimiz Mi’rac gecesi görüştükleri Hazret-i Musa’yı uzun boylu, fazlaca esmer, saçı ve vücudu toplu olarak tarif etmişlerdir. Asrı Seadette Yemenli Şenue kabilesinin erkeklerine benzetmişlerdir. Şenu erkekleri uzun boylu, karayağız ve kıvırcık saçlıydılar. Hazret-i Mûsâ büyüyüp olgunlaşınca başına garip bir kaza gelir. Bir israiloğlu ile bir kıptinin kavgasını ayırmak isterken istemeden kıptinin ölümüne sebep olur. İdam edilmek üzere erendığını öğrenince de, Medyen şehrine hicret etmek zorunda kalır. Bu olay Hazret-i Mûsâ’nın hayatının dönüm noktasıdır. Burada Şuayb aleyhisselamın damadı olur. 10 sene yanlarında kaldıktan sonra, Mısır’a dönmeye karar verir. Kayınpederinden izin ister. İmam-ı Nesefi ve Ebussud Efendinin tespitlerine göre istikamet Mısır’dır. Güvenle yaşadığı Medyen’den niçin ayrılmak istemişti? Bazı kaynaklarda onun, Mısır’daki annesini ziyaret etmek için büyük arzu duyduğunu ve böylece yola çıktığını kaydedilmiştir. Mısır’a dönerken yanında hanımı, çocukları ve koyunları vardır. Öldürülmek üzere arandığı bir ülkeye niçin kesin dönüş yapar gibi yakınlarını da beraberinde götürmek istemişti? Allahü tealadan aldığı bir vahiy gereği diyemeyiz zira henüz peygamber olmamıştır. Burada akla gelebilecek ilk ihtimal, Mısır’daki ölüm cezasının kalkmış olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm, i’cazı gereği ayrıntılardan bahsetmez. Tevratta; “(Medyen’de geçen) Bu uzun süre esnasında Mısır kralı öldü” şeklinde çok ilginç bir ayrıntı vardır. Eğer doğruysa, yeni firavunun tahta çıkması şerefine Mısır’da ölüm cezalarının kaldırılması gibi hatırı sayılır bir sosyal gelişme olmuş olabilir. Dönüş yolunun açıldığını gören Hazret-i Mûsâ, aile efradını ve mallarını alarak Mısır’a dönmeye kara vermiş olabilir.

Yarı yolda peygamberlikle şereflenir. Firavunla yaptığı uzun mücadeleden sonra, İsrâiloğullarının Mısırdan göçü için “eman” alır. Bu arada firavn, göç eden topluluğu imha etmek için peşlerine düşer ve Süveyş körfezi kıyılarında arkalarından yetişir. Burada büyük bir mucize meydana gelerek deniz yarılır. İsrâiloğulları karşı kıyıya geçerler ama peşlerine düşen firavn boğulur. Böylece Mısır dönemi geride kalır. Şimdi buraya kadar anlattıklarımızı ölçü kabul ederek bugüne kadar ele geçirilmiş arkeolojik verilerle karşılaştıralım.

ARKEOLOJİK BELGELER
Hazret-i Mûsânın yaşadığı dönemin Hiksoslardan sonra olduğu bugün artık kesin olarak bilinmektedir. Tarihi kaynaklara göre Mûsâ aleyhisselamın döneminin; MÖ 1300 başlarına doğru olduğu ileri sürülmüştür. Bu dönem, Mısır merkezli dünyada çok hızlı ve tarihi açıdan çok önemli olayların yaşandığı dönemdir. Yine bu dönem, Mısır ve Hitit devletleri arasında dünyanın en büyük devletini belirlemek için bir dizi diplomatik ve sıcak savaşların yapıldığı dönemdir.

Hititler Anadolu’yu merkez yaparak ortadoğuyu ellerinde tutmak istiyorlardı. Bu dönemde ortadoğu halkları içerisinde hayli güçlü olduklarını görüyoruz. Hititlerin Tevrat’taki adları Het çocukları ve Hittim’dir. Dr. Martin Luther bunu Hethit diye almancaya aktardı. İngilizceye çevirenler Hittites diye yazdılar. Fransızcada önce Héthéen şeklinde kullanıldı. Türkçesi Hititler’dir. O dönemin çok güçlü kavimlerinden olan Hititleri Tevrat, çok önemsiz toplulukları sayarken anar. Hazret-i İbrahimin anlatıldığı kısımda ise biraz daha fazla bilgi bulabiliyoruz; “Hazret-i İbrahim, Het çocukları önünde kendisini bir yabancı olarak tanıtır ve önümde yatan cenazemi gömeyim diye onlardan izin ister.” Bu satırlardan, o dönemde Hitit toplumunun Filistin’de hayli etkin olduğunu anlıyoruz. Bir başka kayıtta ise Hititlerin çok güçlü bir toplum olduğunu görüyoruz; “Çünkü Rab, Suriyelilere atların, arabaların ve büyük bir ordunun gürültüsünü duyurdu. Öyle ki, aralarında şöyle konuştular. Bakın, İsrâil kralı üstümüze saldırsın diye yine Hitit kralları ve Mısır kralları ile anlaşmış.”

Asurlular da sık sık Hatti/Hitit ülkesinden söz edip Mısırlıların Heta ile sürüp giden savaşları anlatılmaktadır. Heta; Mısır hiyeroglif kelimesi H-T’nin okunuşudur

Peygamberler-Hazret-i İbrahim ve Gerçek Babası

25 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi, Dini BilgiLer

EY ATEŞ; İBRAHİM’E KARŞI SERİN VE ZARARSIZ OL!..”
Enbiya; 9


Hazret-i İbrahim, Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde isminden çokça bahsedilen ulu’l azm bir peygamberdir. Sevgili Peygamberimizden sonra peygamberlerin ve insanların en üstünüdür. Allahü Teala, ona halilim/dostum diye hitab etmiştir. Bu sebeple Halilü’r rahman olarak zikredilir. Soyundan pek çok peygamber geldiği için Ebu’l Enbiya/peygamberlerin babası olarak isimlendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de; çok içli, yumuşak huylu, kendisini Allah’a vermiş, vefakar, görevini tam yapmış olarak övülmüştür. Bir başka özelliği de misafirperverliği idi. Kurduğu sofralarda hiçbir şeyi eksik etmez, kimseyi boş çevirmezdi. Halil İbrahim Sofrası deyimi bu sebeple ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Ebu’l Edyaf/Misafirler babası olarak ta tanınmıştı. Sevgili Peygamberimizin soyu anne ve babası tarafından İbrahim aleyhisselama dayanmaktadır.
 

HAYATI
Mezopotamya ve civarında hüküm süren Nemrud zamanında dünyaya gelir. Nemrud, şahıs ismi olmayıp tıpkı firavn, şah vb. gibi bir ünvandır. Asıl ismi kaynaklarda değişik olarak bildirilmektedir. Ancak yeryüzünde ilk cihan devletini kurmuş olduğunu öğreniyoruz.

Nemrud, saltanatının ilk yıllarında halkına adalet ve insaf ile muamele eder. Sonradan kendisini ilah ilan edecek kadar sapıtır. Bu durumu şu ayet-i kerîmeden öğrenebiliyoruz. “Allah kendisine mülk ve saltanat verince (azarak) İbrahim ve Rabbi hakkında mücadele edeni görmedin mi?”

Nemrud, gördüğü bir rüya üzerine yakınlarına danışır. İlk birkaç batında doğacak çocuklardan birinin Nemrud’un saltanatını yok edeceği iddiasıyla erkek çocuk doğumunun yasaklanmasına karar verilir. Erkek doğan bebekler imha edilirler. Bu emrin verildiği sırada Hazret-i İbrahim’in annesi hamiledir ve kocası vefat ettiği için kayınbiraderi Azer’in himayesindedir. Katliamın sürdüğü bir sırada gizli bir mağarada çocuğunu dünyaya getirir.

Burada büyür. Mağaradan çıktıktan sonra insanların güneş, ay ve venüs gezegenine tapındıklarını görünce bu cisimleri gözler ve “Bunlar benim Rabbim olamaz. Ben batanları sevmem” diyerek Nemrud idaresindeki putperest sistemi kökünden reddeder.

İbrahim aleyhisselamın üvey babası Azer, aynı zamanda puthane idarecisiydi. Geçimini put/heykel ticareti yaparak sağlıyordu. Putların satış yerine götürülmesinde İbrahim aleyhisselamın da yardımcı olduğunu görüyoruz ancak bir farkla ki o, putların boyunlarına ip bağlayarak sürüye sürüye satış noktasına götürüyordu. Bazen de bir su kenarında putların kafasını suya sokarak; “Susamışsınızdır, için…” diyerek alay ediyordu. Böyle yapmakla taş ve tahta parçalarının hiç bir kıymeti olmadığını halka göstermek istiyordu. O günkü küfür sisteminin bir parçası olan üvey babası Azer’i de ikaz ederek sonsuz azaba düşmemesi için yalvarıyordu.

Bir gün, kavmin bayram yerinde eğlendiği bir sırada, kimsenin olmadığı bir anı kollayıp, Azer’in idare ettiği tapınağa girer. Bütün putların kafasını kırar ve elindeki baltayı da en büyük putun yanına bırakarak puthaneyi terkeder. İnsanlar bayram yerinden döndüklerinde yıkıntıları görünce feryad ederler. Kısa sürede bu işin Hazret-i İbrahim tarafından yapıldığı anlaşılarak yakalanır. Sorgulaması esnasında aralarında şu konuşma geçer; “Belki bunu, onların büyüğü yapmıştır. Sorun o küçük putlara, konuşabiliyorlarsa cevap versinler. Bunun üzerine (halkın kafası karışır) kalpleri ile tefekkür ederek birbirlerine; “Doğrusu siz konuşamayan, işitmeyen şeylere tapmakla zalimlerden olmuşsunuz.” derler. Fakat sonra tekrar eski küfür ve isyanlarına dönerek (İbrahim’e); Sen de biliyorsun ki, bu putlar konuşamazlar. Niçin onlara sormamızı istiyorsun? deyince İbrahim şöyle cevap verir; O halde Allah’ı bırakıp ta size hiçbir fayda vermeyecek olan şeylere tapıyorsunuz. Yazıklar olsun size ve taptığınız putlara. Hala akıllanmayacak mısınız?..”
 

Bu konuşmalardan sonra Nemrud girer devreye ve Hazret-i İbrahim’i köşeye sıkıştırmaya kalkarak halkın gözünde aciz duruma düşürmek ister. Bu olayı Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır; “Allah, kendisine mülk ve saltanat verdi diye azarak İbrahim ile Rabbi hakkında mücadele edeni görmedin mi? İbrahim ona; “Benim Rabbim hem diriltir, hem de öldürür” dediği zaman o (Nemrud); “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim; “Allahü teala güneşi doğdan getiriyor, sen de batıdan getir bakalım” deyince o kafir şaşırıp tutuldu. Allah, zalim topluluğu başarılı kılmaz.”

Bütün bu olanlar putperest toplumun içine bir bomba gibi düşmüştür. Nemrud ve ileri gelenler halkın önünde rezil olmuşlardır. Bunun, devleti sarsacak boyutlara ulaşmasından korkan Nemrud derhal emrini verir; Hazret-i İbrahim ateşe atılacaktır. Vakit geçirmeden hazırlıklara başlanır ve devasa bir ateş yakılır. Sıcaklıktan yanına yaklaşılamadığı için Hazret-i İbrahim mancınıkla ateşin içine atılacaktır. Halkın gözü önünde işlenecek bu cinayetle İbrahim aleyhisselamın Nemrud rejimi için tehlikeli olan fikirleri de yakılmış olacaktı. Bütün hazırlıklar bittikten sonra Hazret-i İbrahim ateşe atılır. Nemrud ve avanesi, büyük bir tehlikeden kurtulduklarına sevinerek işlerine dönerler. Oysa onların akıllarının ucundan bile geçmeyecek bir mucize gerçekleşir. Hazret-i İbrahim daha ateşin içine düşmeden Allahü tealanın emri gelir; “Ey ateş, İbrahim’e serin ve selametli ol!..” Ateş, yakma özelliğini kaybeder. Abdullah b. Abbâs hazretleri; Eğer Allahü teala, serin ol emrinden sonra selametli ol emrini vermemiş olsaydı, bu sefer ateş, soğukluğuyla Hazret-i İbrahim’i yakardı demiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm bu olayı anlatırken; “Onun ateşten kurtulmasında iman edecek bir topluluk için şüphe götürmez ibretler vardır” buyurmaktadır. Modern bilim soğuk ateşin de cisimleri yaktığını son yüzyılda öğrenmişti.

Ateşin sönmesi bir kaç gün sürer. Alevler yok olmaya başladığında Hazret-i İbrahim’in korkunç ateşin içinde sağ olarak durduğunu görerek Nemrud’a haber verirler. Nemrud bu olay üzerine Hazret-i İbrahim’le uğraşmak istemez. Ancak iman etmediği gibi onun yaptığı tebliğe de izin vermez. Apaçık görülen bu mucize karşısında bile toplumun büyük bir kesimi suskun ve kayıtsız kalır. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam; “Ben kavmimin arasından Rabbimin emrettiği yere hicret edeceğim. Şüphe yok ki; Allahü teala azizdir. Herşeye üstündür. Hakîmdir, hükmünde hikmet sahibidir” diyerek hanımı Sârâ, kardeşinin oğlu Hazret-i Lût ve kendisine inanan küçük bir toplulukla birlikte hicret eder.

Kaynaklar, Hazret-i İbrahim’in bir süre ortadoğuda dolaştığını, bir süre Filistin’de ikamet ettiğini ve sonra Mısır’a gittiğini yazar. Bu sırada yolda Lût aleyhisselam peygamberlikle şereflenir ve Filistin’in Ğor diyarına gider.

Bu sırada geride kalan Nemrud ve putperest halkı acı bir sürpriz bekliyordur. Nereden geldikleri anlaşılamayan milyarlarca sivrisinek kara bir bulut gibi başkenti kaplar. İnsanlar sokağa çıkamaz hale gelir. Sıkı sıkıya kapandıkları halde evlerinde de rahat edemezler. Üretim durur. Sosyal hayat yok olur. Nemrud da bu felaketten arslan payını alır. Sivrisineklerden arındırılmış bir odada uyurken burnuna kaçan bir sivrisinek günlerce ona kan kusturur. Yaratılmışların en acizlerinden olan minik sivrisinek Nemrud’un burnundan girerek beynine yakın bir bölgeye yerleşir. Onun için burası, her türlü tehlikeden uzaktır ve çevresindeki yüzlerce kılcal damar, birer şerbet ve bal akıtan nehir gibidir. Nemrud, kafasının içindeki dayanılmaz kaşıntının sebebini bilemez. Izdırabını ancak ucuna keçe sarılmış topuzlarda arar. Kaşıntı oldukça hizmetçilerine topuzla başına vurmalarını emreder. Bu azap haftalarca sürer ve bir gün dayanamaz ölür. Bu sırada başkentte sivrisinek felaketi de son bulmuştur. Devletin ileri gelenleri Nemrud’un bu halini merak ettiklerinden cesedinde otopsi yaptırırlar. Kafatası açıldığında içinden, kocaman bir hamam böceği haline gelmiş sivrisinek çıkar. Allahü teala, kibir ve azamet sahibi geçinen bir insanın bu dünyadaki cezasını küçücük bir mahlukuyle vermiştir. Nemrud öldüğünde devletin sınırları ortadoğunun tamamını kaplıyordu. Ama kudreti, o zamanki dünyanın tamamına hakim durumdaydı. Güç ve kudretin zirvesindeyken tepetaklak olmuştu. Onun ölmesiyle devleti parçalanıp dağılıverdi.

İbrahim aleyhisselam bütün ortadoğuyu dolaştıktan sonra bir süre Filistin’de oturur. Daha sonra yanında hanımı olduğu halde Mısır’a gider. Mısır’da hükümdar olarak Sâruk veya Sînân adı verilen müstebit birisi vardır. Güzel bir kadın gördüğü zaman hemen el koyardı. Eğer evli ise kocasını öldürtürdü. İbrahim aleyhisselamın hanımı Hazret-i Sâre, çok güzel olup hüsn-ü cemal sahibi idi. Görevliler hemen hükümdara haber gönderirler. Hükümdarın adamları gelerek Hazret-i İbrahim’e; “Yanındaki kadın neyin oluyor?” diye sorunca; “Kızkardeşim olur” cevabını verir. Daha sonra Hazret-i Sare’nin yanına giderek; “Sakın beni yalanlama, öyle bir yerdeyiz ki burada senden ve benden başka Allah’a inanan yok. Bu nedenle sen benim dinde kardeşimsin. Asla korkma, Allahü Teala bizimledir. Bize zarar gelmeyecektir” dedi. Bu hazin olayı Efendimiz özetle şöyle anlatmıştır; Hazret-i Sârâ görevliler tarafından saraya götürülür. Hükümdar ona sarkıntılık etmeye kalkınca nefesi daralarak yere düşer ve debelenmeye başlar. Bu hal bir kaç kere tekrar eder. Sonuncusunda Hazret-i Sare’ye yalvararak bu durumdan kurtulmayı ister. O da; “Ya Rabbi, bu adam ölürse benden bilirler” diyerek dua edince hükümdar kurtulur. Derhal adamlarına emir vererek; “Siz bana insan değil bir şeytan getirmişsiniz. Bu kadını benim topraklarımdan çıkarın. Kendisine Hacer’i de hizmetçi olarak verin” der.

Hazret-i Sârâ, Hacer’i de yanına alarak İbrahim aleyhisselamın yanına giderek durumu anlatır. Mısır hükümdarının Hacer’i seçmesinin sebebi, kendi kültürüne uymadığındandı. Nitekim Hazret-i Hâcer, asil bir yaratılışa sahip olduğunu, Mısırlıların ahlaksızlıklarından uzak durduğunu gösterecektir.

Burada bir parantez açarak olayın Kitab-ı Mukaddes’teki yansımasına bakalım. Tevrat’ta bu olay, hükümdarın Hazret-i Sârâ’ya el koyduğu ve İbrahim aleyhisselamın da uygun gördüğü şeklinde anlatılır. Bu satırlar mukaddes olan Tevrat’ın hahamlar tarafından nasıl tahrif edildiğinin göstergesidir. Şerefsiz bir hayat süren bazı yahudi yöneticiler ve din adamları, ulu’l azm bir peygamberi kendileri gibi zannederek olayı, yüz kızartıcı bir şekle sokmuşlardır. Bu tahrifler sonunda, dönemin yöneticilerinden yüklü bahşişler almışlardı. Efendimiz bu olayı anlatırlarken yahudilerin bu şerefsizliklerini yüzlerine çarpmaktadır.

Hazret-i İbrahim, ailesi ve Hâcer ile birlikte Filistin’e yerleşir. Burada, Allahü tealanın bereketi ile çok zengin olur. Bunun yanında etrafa silahlı birlikler gönderecek kadar güç sahibi de olmuştur.

İbrahim aleyhisselam bir gün dere kenarında bir hayvan leşi görür. Etrafına toplanmış yüzlerce hayvancık leşi parçalamakla meşguldür. Onları seyrederken, zerreler halinde dağılan ve herbiri başka başka yerlere giden bir hayvanın ahirette nasıl dirileceğini düşünür. Bunu gözleriyle görmek ister. Allahü teala ona dört ayrı kuş almasını, onları parçalamasını ve her bir parçasını değişik dağ başlarına koymasını ve daha sonra da çağırmasını ister. İbrahim aleyhisselam bunları aynen uyguladığında kuşların dirilerek kendisine geldiği görür.

Bu sırada, Hazret-i İbrahim’in yaşı ilerlemiş olmasına rağmen hiç çocuğu olmamıştı. Allahü tealaya; “Ey Rabbim, bana salihlerden bir oğul bağışla ki, davet ve taatte yardımcım ve gurbette munisim olsun” diye dua eder. Hazret-i Sârâ, İbrahim aleyhisselamı sevindirmek için Hacer’le evlenmesine izin verir. Bu evlilikten Hazret-i İsmail doğar. İbrahim aleyhisselamdaki Muhammedî nurun önce Hazret-i Hâcer’e, sonra da Hazret-i İsmaile geçtiğini gören Hazret-i Sârâ gayrete gelir ve her ikisini de götürüp bir yere bırakmasını ister. İlahi emir de buna uygun gelir. Hanımı Hâcer ve ile oğlu İsmail’i yanına alarak yola çıkar. Bir ay süren yolculuktan sonra, her ikisini de o günlerde ıssız ve çorak bir yer olan Mekke Vadisi’ne bırakır. Daha sonra tekrar Filistin’e döner.

İbrahim aleyhisselam, sonraki yıllarda bir kaç kez Mekke’ye ziyarete gelir. Bu ziyaretlerden birisinde kurban olayı, bir diğerinde ise Kabenin inşası ve haccın yapılışı gerçekleşir.

Bu sırada Hazret-i İbrahim ve hanımı Sârâ’nın yaşları hayli ilerlemiştir. Bir gün ziyaretlerine bir kaç genç gelir. Bu gençlere kızarmış bir buzağı ikram eden İbrahim aleyhisselam, yemeklere el sürülmediğini görünce telaşlanır. Sonra anlaşıldığı üzere bu gençler Cebrâil aleyhisselam ve bazı meleklerdir. Görevleri Lût kavmini yok etmektir. Bu sırada sohbet ederlerken melekler İshak aleyhisselamın müjdesini verirler. Bu müjde Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle geçmektedir; “Bir de ona sayihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik. Hem İbrahim’e, hem de İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin soyundan mümin olan da var, nefsine apaçık zulmeden kafir de var.”

İbrahim aleyhisselam, yurt edindiği Filistin’de İslamiyeti tebliğ eder. Kur’ân-ı Kerîm’in buna verdiği isim Hanifliktir ki bu; putları ve batıl olan şeyleri kökünden reddettiği içindir. Hazret-i İbrahim’e 10 suhuf nazil olmuştur ki bu kutsal vahiylerin çapını bilemiyoruz. Ancak Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerin yardımıyla içeriğini bilebiliyoruz ki bir kısmı şöyledir; “Kimse kimsenin günahını yüklenmez. İnsan için ancak ihlasla işlediği Sâlih ameller ve niyeti fayda verir. İnsana, çalışmasının karşılığı tam olarak verilecektir.”

İbrahim aleyhisselam Filistin’de vefat eder. Oğullarından Hazret-i İsmail Mekke ve civarında, Hazret-i İshak da Filistin topraklarında peygamber olarak babalarının şeriatini uyguladılar.

Şimdi, buraya kadar anlattıklamızla ilgili olarak modern bilimin ulaşabildiği noktaları görelim.

YAŞADIĞI DÖNEM
Kur’ân-ı Kerîm’de İbrahim aleyhisselamın hangi yıllarda yaşadığı bildirilmemiştir. Efendimizden nakledilen hadis-i şeriflerde de açıkça bir tarihleme söz konusu değildir. Fakat ayet-i kerîmeler ve hadis-i şerifler incelendiğinde, tarihleme yapılabilmesi için bazı bilgilerin kelime aralarına gizlendiği görülmektedir. Bunlar; İbrahim şahıs adı, o dönemin din anlayışı ve aynı yıllarda helak edilen Lût kavminin artıklarıdır. Şimdi kısaca bu konularla ilgili notlarımıza bakalım.

Eski Ahid’te anlatıldığına göre; İbrahim ismi sonradan kendisine verilmiştir. İlk ismi Abraham’dır. Eski Ahid yorumcuları; Abraham adının “Yüce Baba”, İbrahim adının da “Cumhurun Babası” anlamlarına geldiğini söylerler. İlk defa, arapçanın bir kolu olan aramicede kullanıldığı sanılan İbrahim ismine, yapılan arkeolojik çalışmalar sonunda başka dillerde de rastlanmıştır. 1980′li yıllarda Kuzey Suriye’de Ebla harabelerinde yapılan kazılarda bu ismin MÖ. 2500′lere kadar uzanan Ebla dilinde de kullanıldığı görülmüştür. Ebla dili Kuzey Suriye’de oturan sami/asya kökenli Eblalılarca konuşulmaktaydı. Abr, Abar, Abri, Abram, Abrama/Abarama şekilleriyle yazılan bu isim MÖ. 2500 senelerine aittir.

Yanda çalışmalarda bulunan üstün teknikle pres edilmiş tabletlerden bir örnek görülüyor
 

Kur’ân-ı Kerîm’de İbrahim aleyhisselamın içinde yaşadığı toplumun dini inanışını şu şekilde görmekteyiz; “Vakta ki; İbrahim’in üzerini gece bürüdü. Bir yıldız gördü. “Bu mu benim Rabbim?!” dedi. Derken yıldız batıverince; “Ben öyle batanları sevmem!” dedi. Sonra ayı doğarken görünce; “Rabbim bu mudur?!” dedi. Fakat o da batıp kaybolunca; “Yemin ederim ki, eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapıklardan olacaktım.” Daha sonra güneşi doğarken görünce; “Rabbim bu mudur?!.. Bu gördüklerimden daha büyük.” Güneş batınca; “Ey kavmim. Bu gördükleriniz hep yok olan varlıklardır. Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.” diye söylemiştir.”

Ayet-i Kerîmelerde İbrahim aleyhisselamın döneminin insanlarının tanrı olarak gördükleri 3 ayrı objeyi tek tek incelediğini görmekteyiz. Önce, gece bürürken ortaya çıkıveren bir yıldız görmüştür ki bu, Venüs gezegenidir. Sonra Ay ve nihayetinde en büyüğü olarak Güneş’i gözlemiştir.

Mezopotamya krallarından Naram Sin,
Güneş, Ay ve Venüs tanrı simgeleri altında Naram-Sin

 

O dönemin en büyük şehirlerinden birisi de Harran’dır. Harran; Asur ve Kalde dillerinde “yol” manasına gelmekteydi. Harran adına ilk defa MÖ. 2000 başlarında Mari ve Kültepe tabletlerinde rastlanmaktadır. Oysa şehrin tarihi MÖ. 6000′li yıllara kadar uzanmaktadır. Sanki şehir MÖ. 2000′li yıllarda meşhur olmuş gibidir. Şehrin en büyük özelliği; ay, güneş ve yedi gezegenin kutsal sayıldığı eski mezopotamya putçuluğunun merkezi olmasıydı. Buradaki Sin/ay tapınağı çok meşhurdu. Bunun yanısıra büyük bir ticaret şehriydi. Dini inanış çok tanrılı idi. Ama tapınılan üç belirgin objeye rastlıyoruz ki, bunlar; Şamaş/Güneş, Sin/Ay, İştar/Venüs’dür.

Yukarıda mealini verdiğimiz İbrahim aleyhisselamın sözleri bu dönemin yani MÖ. 2000′li yılların dini anlayışını yansıtmaktadır. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de, İbrahim aleyhisselam ile mücadeleye giren “saltanat/mülk” bahşedilmiş bir şahsın kendisini tanrı ilan ettiğinden bahsedilmektedir ki; bu şahıs Nemrud’dur. Nemrud, özel bir isim olmayıp o dönemin hükümdarlarına verilen; kral, şah vb. gibi genel bir isimdir. Efendimizden nakledilen bir hadîs-i şerîfte Nemrud’un, “insanlık tarihi boyunca yeryüzüne hakim olan 4 kişiden biri olduğu” bildirilmektedir ki; İbrahim aleyhisselamın karşısına çıktığı şahıs, o zaman dünyasının tamamını kontrol altına almış son derece kuvvetli bir hükümdardır. Zaten ayet-i Kerîmede bu nokta vurgulanmaktadır; “Allah, kendisine saltanat ve mülk verdi diyerek azarak İbrahim ve Rabbi hakkında mücadele edeni görmedin mi?” Başka bir ayet-i Kerîmede İbrahim aleyhisselamın bir çok putun bulunduğu bir yerde/tapınakta en büyüğü hariç bütün putları parçaladığı ve baltayı büyük putun yanına bırakarak putperestlere muhteşem bir ders verdiğinden bahsedilmektedir. Bu olay, İbrahim aleyhisselamın ateşe atılmasıyla sonuçlanmıştır. Bir mucize olarak ateşin zarar vermemesi üzerine hicret etmesine izin verildi.


Harran kalıntılarından bir görünüş

Kaynaklarımız İbrahim aleyhisselamın hicret etmeden önce Harran’da oturduğundan bahsetmektedir. Buna göre İbrahim aleyhisselamın putları parçaladığı tapınak, Harran’daki Sin tapınağıydı

Peygamberler – Kutsal Metinlerde – Hz. Muhammed (A.S)

25 Temmuz 2010 Yazan  
Kategori Biyografi, Dini BilgiLer

MUHAMMED aleyhisselam ALLAH’IN PEYGAMBERİDİR. ONUNLA BİRLİKTE OLANLAR KAFİRLERE KARŞI ÇOK ŞİDDETLİ, KENDİ ARALARINDA İSE GAYET MERHAMETLİDİRLER. ONLARI RÜKU VE SECDE EDER HALDE ALLAH’TAN SEVAP VE RIZA İSTEDİKLERİNİ GÖRÜRSÜN. SECDE ESERİNDEN NİŞANLARI YÜZLERİNDEDİR. İŞTE ONLARIN TEVRAT’TAKİ VASIFLARI BUDUR.

İNCİL’DEKİ VASIFLARI İSE ŞÖYLEDİR. ONLAR; FİLİZİNİ ÇIKARMIŞ BİR EKİNE BENZERLER. DERKEN O FİLİZİ KUVVETLENDİRMİŞ DE KALINLAŞMIŞ, NİHAYET GÖVDELERİ ÜZERİNDE DOĞRULUP KALKAN, EKİNCİLERİN HOŞUNA GİDİYOR.”
(Feth; 29)

Feth suresinin son yarım sayfasında apaçık bir şekilde Efendimiz ve dostları / eshab-ı kiramın Tevrat ve İncil’de yer aldığı, çeşitli özellikleri anılarak övüldüğü kayıtlıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de bir kaç yerde daha benzer ayet-i kerîmeler görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm açıkça bunun böyle olduğunu ilan etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm bugüne kadar tahrif edilmeden gelen tek kaynaktır. Dolayısıyla içerisinde gerçeğe aykırı hiç bir kayıt bulunmaz. Bu noktadan hareketle, kutsal olarak görülen tüm kitaplar tarandığında görülen harikulade satırlar müslümanlar için sürpriz olmamaktadır. İslam tarihinde Efendimiz ile özellikle yahudi bilginlerin arasında geçen konuşmalardan açıkça eski kutsal metinlerde Efendimizle ilgili bazı şeylerin saklandığını görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm bunu şöyle açıklamaktadır; “Allah’ın indirdiği kitabdan hazret-i Peygamberin vasfını gizleyip te bununla biraz para alanlar var ya, kıyamet gününde yedikleri rüşvet onların karınlarında ancak ateş olur… Onlara yalnızca acıklı bir azap vardır.” Bir başka ayet-i Kerîmede ise şöyle buyurulmaktadır; “Kendilerine kitap verdiklerimiz Muhammed aleyhisselamı öz oğullarını tanır gibi yakından tanırlar. Böyle iken içlerinden bir topluluk hak ve hakikati bile bile gizlerler.”

Kutsal kitaplarda Efendimizden ve onun kutlu sahabelerinden gerek açıkça ve gerekse işaret olarak bahsedilen satırlar ya tamamen veya kısmen tahrif edilmiştir. Tahrif edenler de bizzat yahudi din adamları olmuştur. Bunu, tahrif edilmiş olmalarına rağmen İncillerde de açıkça görebilmekteyiz; “Vay başınıza ey din adamları, çünkü siz bilgi anahtarını kaldırdınız. Kendiniz girmediniz, girenleri de bırakmadınız.”

SAKLANAMAYANLAR
Kadim kitaplarda göreceğimiz bu satırlar mitseldir ve literal olarak (söze bağlı kalınarak) alındığı taktirde, ilk bakışta bir mana ifade etmeyebilir ancak eldeki tarihi verilerle karşılaştırıldığında dünya tarihindeki hiç bir peygamber ve hiçbir insana atıfta bulunmadığı ortaya çıkar.

Bu kadim kitapların öngördüğü dinlere inanan insanlar, ya burada geçen isimleri Efendimiz olarak kabul edecekler veya bu tasvirlere uygun bir kişiyi gösterecekler. Göstermeleri mümkün değil zira bu metinlerdeki her kelime, her söz, ancak Efendimizin şahsında manasını bulabilmektedir.

ZERDÜŞT BÖYLE Mİ DEMİŞTİ?
Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Zend Avesta’nın ilk kısmı olan Vendidad’da beklenen bir peygamberden söz edilir. İkinci kısım olan Yashts’ta ise beklenen peygamberin dostlarına işaret vardır. İşte çevrisi; “Biz, yönetici Efendinin sağ elinde döğüşen iyi, güçlü, imanlı, şefkatli Fravaşileri kutsuyoruz. Sanki güzel kanatlı kuşlar gibi onların Efendiye geldikleri görülüyor… Onu hem önden, hem arkadan korumak üzere bir silah, bir kalkan olarak geldiler. Onlar o kişiyi kılıçlardan, sopalardan, oklardan, mızraklardan, elle atılan taşlardan koruyacaklardır.”

Dünya tarihini ve özellikle İslamiyet dönemini iyi bilen ve bu satırları okuyan herkes, eğer kaynağını vermeseydik Uhud veya Huneyn savaşlarının en şiddetli dakikaları anlatıyor sanacaklardır. Bu savaşlarda eshab-ı kiram, dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir tarzda Efendimizin etrafında kümeleşmişlerdi.

Aynı kaynağı taramaya devam ediyoruz;

“Peygamber dostları arasında en güçlüsü ey Zerdüşt, asli şeriata bağlı olanlar veya dünyayı ıslah edecek Şoşyant/hayırlı kişi’den olanlardır.” Bu metinde geçen Şoşyant/hayırlı kişi’nin kim olduğunu okuyalım; “…adı ASTVAR-ERATA olacaktır. O, Şoşyant/hayırlı kişi olacaktır. O ASTUAT-ERATA olacaktır…”

Metinde geçen “Astvar” ve “Astuat” kelimesinin kökü olan “Astu” kelimesi hem Sanskrit, hem de Zend’ce de “övmek” anlamına gelir. Bunun isim hali olan “situadan” günümüz farsçasında; “övme” anlamında kullanılır. Kısaca bu kelimenin anlamı “övülmüş” veya başka bir ifadeyle “Muhammed” isminin bire bir çevirisidir. İşte bu övülmüş kişinin dostları/eshabı’nın övülmesi şöyle devam eder;

“… ve onun, Astuat-erata’nın dostları zuhur edecek. Onlar, düşmana karşı galiptirler, temiz düşüncelilerdir, temiz konuşanlardır, hayırlı iş yapanlardır, hak olan şeriati izlerler ve onların dili asla yalan söylemez.”

BRAHMANLAR(Hinduizm)
Hindu kutsal metinleri 3 kısma ayrılırlar. Bunlar; Vedalar, Upanişatlar ve Purana’lardır. Bu kitapların geçmişi MÖ. 4000 yıllarına kadar uzanır. Puranalar 17 ciltten oluşur. Bunlar arasında temel kitap BHAVİŞYA PURAN olarak bilinir ki, gelecekteki olaylardan bahsettiği için bu isimle anılır. Hindlilere göre kitabın derleyicisi Mahrişi Vyasa isimli birisidir fakat sözlerin sahibi Tanrı’dır. Burada iktibas ettiğimiz nüsha Bombay’da Venkteshwar Press’te basılmıştır. Şu satırlar aynen bu kitaptan alınmıştır ve kelimesi kelime tercüme edilmiştir;

“Melekhalı öğretici, kendi dostlarıyla zuhur edecek. Adı MOHAMMAD olacak. Raca ona en samimi sadakatini ve bütün saygılarını sunduktan sonra şöyle dedi; “Sana bağlı kalacağım. Sen ey Parbatis Nath/Beşeriyetin Efendisi, Arabistanın sakini. Sen şerri yok etmek için büyük bir güç topladın. Ve o, Melekha’lı düşmanlardan kendi kendini korudu. …..ben senin kölenim, beni ayaklarının altına yatır.”

Metnin kelimesi kelimesine tercümesi böyle. Efendimizin ismi, başka hiçbir şahsa uygulanamayacak şekilde açıkça yazılmıştır.

Aynı kitaptan aktarmaya devam edelim. SHALOKAS; 10-27′de açık bir işarete daha rastlanır. Metnin son kısımlarında sanki Efendimiz, Mahrişi Vyasa ile konuşarak getireceği şeriati tebliğ etmektedir;

“Melekhalılar, Arapların meşhur beldelerini yağmaladılar. Bu ülkede Arya Drahma/ilahi kanun’dan bir eser yoktur. …Bu düşmanlar, doğru yolu göstermek ve onları hidayete çağırmak üzere MUHAMAD …ki Pishachaları doğru yola getirmekle meşhurdur. …Geceleyin, melek mizacında olan o zeki adam, bir Pishacha kılığında Raca Bhoj’a şöyle dedi; “…Benim takipçim sünnetli, saç örgüsü olmayan, sakal bırakan ….ibadete çağrı/ezan okuyan… bir adam olacaktır. Domuz hariç her türlü hayvanı yiyecektir. Onlar kutsal su ile değil savaş/cihadla arınacaklar. Dinsizlere karşı mücadele etmeleri yüzünden müslümanlar olarak tanınacaklardır.”

Vedalar da bulunan bir cümle vardır ki, hem Hendek Savaşını hatırlatır, hem de kullanılan bir kelime Efendimizin çok iyi bilinen bir ismine atıf yapar; “Hakikatin Efendisi, ….İbadet eden, dua eden kişinin onbin düşmanını yok ettin” Burada verilen rakam, Hendek Savaşındaki düşman sayısını vermektedir. Fakat asıl önemli olanı bu cümlede geçen iki kelimenin verdiği anlamdır. Birincisi Efendi olarak tercüme edilen kelimenin karşılığı olan Satpatı kelimesidir. Sat, gerçeği ve dürüstlüğü seven manasınadır. Pati de efendi veya üstad manasına gelir ki her ikisinin manası hakikatin efendisi anlamına gelir.

İkincisi; bu cümlede bulunan dua eden diye tercüme edilen sanskritçe karu kelimesidir ki, Hindçe Satoto kelimesinin anlamdaşıdır. Bu da Efendimizin ismi Ahmed’in tam karşılığıdır.

Hendek Savaşını anlatan bu cümlenin devamında gelen cümleler ise konumuzu perçinlemektedir.

“Gücünle kaleleri yıka yıka bir savaştan diğerine gittik. Sen ey yüce kişi, düşmanlarına diz çöktüren Namuchi’yi uzaklaştırdın”

Bilindiği gibi Hendek Savaşında müslümanlarla yaptıkları anlaşmaya ihanet eden yahudileri cezalandırmak üzere kaleleri kuşatılmış ve teslim alınmıştı. Bilindiği gibi Medinenin çevresi, yahudi Kâbîlelerine ait kalelerle çevriliydi. Efendimiz, bu kaleleri teker teker fethetmişler, daha sonra Hayberin etrafındaki yahudi kalelerini de birer birer düşürmüşlerdir. Öyle ki, Efendimiz ve eshabı, bir savaştan diğerine koşuyorlardı. Bu cümlede geçen ve düşmanlar olarak çevrilen “mayinan” kelimenin tam karşılığı hilebaz ve madrabaz anlamına gelmektedir ki; yahudilerin milli karakterlerini ortaya koymaları açısından önemlidir. Ayrıca sanskritçede mayinan, “görünüşte güzel olan gerçekte değeri olmayan” maya kelimesinden türemiştir ki, bu dahi yahudileri anlatır. Aynı tasvire İncil’de de rastlamaktayız. İncil yahudileri; “Sahte gümüş” olarak tanıtır. Yine bu cümlede geçen Namuchi; yağmuru tutan manasına gelmektedir ki; yahudilerin şu vasfını çok güzel resmeder. Yahudiler, ancak kendilerinin vahye mazhar olduklarını kabul ederek Efendimizin peygamberliğini reddediyorlardı.

Vedalarda verilen diğer müjdelere bakalım. “Sen ey Kadir-i Mutlak; övülmüş meşhur yetim ile savaşmaya gelen güçlü araba tekerleklerine sahip 20 kral ve 60.099 kişiyi mahvettin.” Burada geçen övülmüş kişinin karşılığının tam karşılığının Muhammed kelimesi olduğunu görmüştük. Meşhur yetimin ne manaya geldiğini de bütün müslümanlar çok iyi bilirler ki Efendimizi anlatır. O zamanki bütün insanlar Efendimize karşıydı. O tek başınaydı ama içlerinde önemli yöneticilerin de bulunduğu onbinleri dize getirdi.

Vedalardaki şu cümleler hem Efendimizi hem de aziz dostları Eshab-ı kiramı işaret etmektedir.

“Araba sahibi, doğru ve adil olanı seven, hikmetli, güçlü ve cömer Mamah, sözleriyle bana lütuf bahşetti. En güçlü olanın oğlu, her türlü iyi sıfata sahip, dünyalara lütuf onbin kişi ile meşhur oldu.”

Bu cümlenin her kelimesi Efendimizden bahsetmektedir. Çocukluğundan beridir o emin kişiydi. Bu özelliğini düşmanları bile kabul etmek zorunda kalıyorlardı. Güçlüydü; Hendek Savaşı hazırlıklarında kimsenin kıramadığı büyük bir taşı kırmıştı. Kimsenin yenemediği güreşçileri o yere sererdi. Cömertti; savaşlarda ele geçirilen ganimeti olduğu gibi etrafına dağıtırdı ama kendisine bir şey ayırmazdı. Cümlede geçen 10 bin kişiyle meşhur olmak, Mekkenin fethinde bulunan İslam ordusunun sayısını vermektedirki hepsi de eshab-ı kiramdandı. Eshab-ı kiram, Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli vasıflarıyla övülmüştür. Vedalarda da dünyalara lütuf olarak övülmüştür.

Şimdi Vedaların bir başka kitabına bakıyoruz. Sama Veda’da Rişî Vatsah’ın ağzından çıkan cümleler açıkça Efendimizi anlatmaktadır.
Ahmed, şeriati Rabbından aldı. Bu şeriat hikmet doludur. Ben ondan ışığı aldım, tıpkı güneşten aldığım gibi.”

BUDİST METİNLERİ (Seylan kaynaklı)
“Ananda, mukaddes kişiye şöyle dedi.; “Sen gittiğin zaman bize kim öğretecek?” Mukaddes kişi şöyle cevapladı; “Ben, yeryüzüne gelen ilk mukaddes kişi değilim. Benden sonra bir başka mukaddes kişi gelecek. Bu kişi, tam anlamıyla aydınlatılmış ve davranışları hikmet dolu bir kişidir. Hayırlıdır. Kainatı bilir. Eşi olmayan bir önderdir. Benim şimdi ilan ettiğim şekilde en mükemmel ve en saf dini bir hayatı ilan edecektir. Onun bağlılarının sayısı binlerce olacaktır. Oysa benimki yüzlercedir.” Ananda sordu; “Onu nasıl tanıyacağız?” Mukaddes kişi şöyle cevapladı; “O, Maitreya/hayırlı kişi olarak tanınacaktır.”

Çeşitli Budist metinlerinde geleceği müjdelenen kişinin isimleri şöyle geçmektedir; Metteya (Palice), Maitreya (Sanskritçe), Aremideia (Burmaca), Maitaliye (Çince), Byamas-pa (Tibetçe), Miroku (Japonca)

Bu ve benzerleri olan Muhamet, Mahomet gibi kelimelerin tümü; Moh, Maha, Meh kelimelerinden türemiştir ki hepsi de “şerefli kişi, sempatik, büyük şeref sahibi, rahmet yağmuru, ihtişam” manalarına gelmektedir. Yukarıda saydığımız bütün kelimelerin karşılığı ise; “Sevgi öğreticisi, sevginin efendisi, adı iyilik olan, sevgi ve içtenlik, şefkatli kişi, hayırlı, muhabbetli vb.” bu kelimelerin tümü hepsi arapça “rahmet” kelimesinin karşılığıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de; “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” buyurulmaktadır. Rahmet ve rahim kelimeleri sadece Kur’ân-ı Kerîm’de 409 kere geçmektedir. Sayfa sayısı 300 bini aşkın hadis-i şerif kitaplarını buna dahil etmiyoruz. Uhud Savaşında düşmanın dört bir taraftan sardığı bir anda yaralanan Efendimiz; “Ya Rabbi, onları affet. Eğer beni tanımış olsalardı yapmazlardı” diye dua etmekteydi.

Tahrif edilmiş Tevratta rahmet ve rahman kelimeleri yerine bol miktarda vahşet sahneleri geçmektedir. Tahrif edilmiş İncillerde ise rahman ve rahim kelimesi sadece 9 defa geçmektedir. Her ne kadar tahrif edilmiş olsalar da Tevrat, İncil ve bunları oluşturan bölümlerde bu ilahi müjde nin pırıltısı görülür.

Sonraki yazılar »