Ciplak Kiz Resimleri 18
Komik Resimler 3




Ben seni dün sevmedim
Ben seni dün sevmedim çünkü dün geride kaldı, ben seni bugün de sevmeyeceğim çünkü bugün de bitecek; ben seni yarin seveceğim çünkü yarınlar hiç bitmeyecek!
Agzimdan çikacak söz olsan konusmam, gözümden akacak yas olsan aglamam, kalbime hapsettim seni hiçbir yere birakmam!
Günesin dogdugu da bir gerçek battigi da… Kalbimin attigi da bir gerçek, günün bittigi de… Ne çikar tüm gerçekleri saysak tek tek. Seni seviyorum, iste o en büyük gerçek…
Sen benim hayatimda oldugun sürece, ne sen kimseye rakip ne de kimse sana rakiptir… Çünkü sen benim için daima teksin!
Dünde, bugünde, yarinda… Yüregin kadar yanindayim. Kendini yalniz hissettiginde elini kalbine koy; ben hep ordayim!
Sana yildizlar kadar yakin olmak isterdim, her baktiginda beni görebilmen için, sana bulutlar kadar yakin olmak isterdim, üzüldügünde gözyaslarini yagmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakin olmak isterdim ki beni, seni sevdigim kadar sevebilmen için…
Günesi seviyorum diyorsun günes açinca gölgeye kaçiyorsun. Yagmuru seviyorum diyorsun yagmur yaginca semsiyeni açiyorsun. Korkuyorum sevgilim çünkü beni de sevdigini söylüyorsun!
Bana öyle bir mektup yaz ki sevgilim açar açmaz duyayim kokunu. Sevda essin basak saçlarinda, sesin yüzümü rüzgarla bulsun… Bana öyle bir mektup yaz ki sevgilim, gelsin beni en koyu zulamda bulsun ve öyle bir mektup yaz ki sevgilim varsin ölümüm olsun.
Yardim etmek mi istiyorsun? O zaman dinle; yasama sevinci getir bana çokça olsun çabuk tükenmeyenlerinden. Ihtiyacim var bu ara unutmak üzereyim mutlulugu, unuttum sicak bir çayin tadini, esen rüzgarin serinligini, hadi durma öyle hatiralarimi canlandir, iyi olanlari…
Agirdir sevmelerim her yürek tasiyamaz, büyüktür umutlarim her omuz kaldiramaz, her sey olur da su kalbim, bir tek sensiz olamaz. Mürekkepten denizler, kagittan gemiler yaptim. Sonra ismini her yere yazdim. Ismini yazinca seni sevdigimi sandin, ben seni sevmedim sana taptim!.. Günesin buz tuttugu yerde bir alev görürsen, bil ki o yalniz senin için yanan kalbimdir.
ARZU ÇAĞI
ARZU ÇAĞI
“Cinsellik: Amerika’da bir tutku. Dünyanın diğer yerlerinde bir gerçek”. Marlene Dietrich
Sene 1955, yer şu bizim eski, iyi Amerika Birleşik Devletleri. Kel kafalı bir savaş kahramanı olan Dwight Eisenhower, ulusun baba simgesi haline gelmişti. Sağcı senatör Joe McCarthy, hâlâ yüksek görevlerde olan kaka kızıllara ve homolara karşı, topluma çok iyi sunulmuş bir cadı avı sürdürmekteydi. Edepli Edebiyatçılar Derneği, birçok din adamının da desteği ile, ahlâk seviyesi çok din adamının da desteği ile, ahlâk seviyesi düşük yerlerde, adeta koklaya koklaya açık saçık kitap ve film arama işi ile meşguldü.
Birçok yeni yetmenin, insan anatomisi hakkında bilgi edinebileceği tek kaynak, National Geographic Dergisi idi.
Cici kızların yaramazlık yapmadığı bir zamandı bu. Yapsalar bile bundan söz etmezlerdi. Ülkenin birçok yöresinde, doğum kontrolü, kürtaj ve cinsel eğitim yoktu, hâlâ yasaktı. Televizyonda veya sinema filmlerinde evli çiftler, ancak ayrı yataklarda uyurken görüntülenebiliyordu. Beyazperde yıldızları saklandıklarından daha fazlasını belli eden dekolte giysileri ile seyircinin içini gıcıklarken, o devrin Amerikan kültürüne göre verdikleri mesaj şuydu:
“Bak ama dokunma.”
1970′te, cinsel ortam, dramatik bir şekilde değişim gösterdi. Amerika, birçoklarının Cinsel Devrim olarak adlandırdıkları erotik bir patlamanın ortasındaydı artık.
Doğanın kontolü ve yöntemleri tabu olmaktan çıktı. Cinsel eğitim, okullarda ders olarak verilmeye başlandı. Evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsel ilişkiler daha kabul edilebilir, boşanma daha kolay gerçekleşir oldu.
Geleneksel tek eşli evlilik, bundan böyle grup yaşamı, komünal seks ve eş değiştirme ile rekabet eder hale geldi. Bu sosyal serbestlik, evde veya açık hava festivallerinde, protesto gösterilerinde ve plajlar gibi topluma açık yerlerde hoşgörü ile karşılanır oldu. Filmler, yayınlar serbest ve daha açıklayıcıydılar artık. Ayrıca cinsel araştırma ve terapi yaygınlaştı.
“Neden?” Bu sorunun basit bir cevabı yok.
Edmund White şöyle soruyor:
“Çok yönlü ve yakıcı bir orgazm için duyulan istek, kusursuz ve usta işi bir performans için hissedilen dürtü, eksiksiz bir cinsel ilişkinin tam bir cinsel uygunluğa dayandığına inanç, hayattaki heyecanları tatmak, aşka ulaşmak, kişisel değerleri dışa vurmak için, seksin tek anahtar olduğuna dair ısrarcılık başka nasıl açıklanır”?
Acaba bugünün cinsel saplantıları, kısmen genel güçsüzlük duygusunun bir sonucu mu? Başka bir deyişle; insanlar dünya üzerinde bir etkilerinin olmadığına inanıyorlar ve hiç değilse kiminle beraber olup, sevişecekleri hakkında söz sahibi olmak istiyorlar.
Arzu Çağı’nda ilişkilerin geleceği nasıl olacak? Sanayi Devrimi, geniş çiftlik ailesine bir son verdi.
Endüstrileşme sonunda teknolojik bakımdan gelişen toplumumuzda, anne-baba ve 2.5 çocuktan oluşan çekirdek ailede mi son bulacak? Tek ebeveynli aileler, kural haline mi gelecek?
1970′ten bu yana Amerika’da yalnız yaşayan erkeklerin sayısı iki katına çıktı. Artık bekâr yaşam tarzı, ailenin alternatifi mi olacak? Kendi ayakları üzerinde durarak, yalnız yaşayan bekâr ve boşanmış kadınların sayısı da gitgide artıyor. Nüfusun bir kısmına, yalnız yaşayanlara hizmet veren bir sektör gelişti.
Yalnızlar için barlar, gezi turları, dergiler, arkadaş kulüpleri ve ev eşyaları üretilmeye başladı. Tek porsiyonluk hazır gıdaların, stüdyo tipi küçük dairelerin, bu insanların arzularına, ihtiyaçlarına göre çığ gibi artması, bu tür yaşantının varlığının bir kanıtıdır. Günümüzde salgın olan spor, jogging bile tek kişiye göre biçimlenmiştir.
Aşırı ihtirasları olan Yuppie ile alay etmek kolaydır. İnsanın kendisi için yaşamasında ne kötülük var? Buna bencillik, kendini beğenme, yabancılaşma veya ne isterseniz diyebilirsiniz.
Fakat siz birinci olmaya çalışmıyorsanız, kim birinci olacak?
İyi bir soru. Mecburiyet değil, özgür seçim ve ortak gereksinim prensibi üzerine oturtulmuş ilişkiler kurabilen bağımsız kişiliklerin oluşturduğu bir toplum yaratmak, tarih boyunca özgür aşktan yana olanların ve devrimcilerin ümidiydi. Ama fikir, kimsenin istemediği bir ilişkiye zorlanmamasıydı. Peki, çaresiz bir biçimde sevgi ilişkilerini yeğleyenler her seferinde, kendini şaşkın bir durumda bulanlar ne olacak?
Bugün, geçmişteki cinsel devrimcilerin sadece hayal edebilecekleri özgürlüklerin pek çoğuna sahibiz. Fakat hâlâ bazı eksiklikler hissediyoruz. Bizden tam olarak mutlu olma olanağımızı çalan bir şey var. Bizim için çalışıp, hayatlarımızı birleştireceğine söz veren gelip geçici moda akımlarını bıkıp usanmadan beklerken, bizi birbirimizden ayıran bir şey var. Bu eksik şey, toplumsal paylaşma duygusudur.
Freud’un işaret ettiği gibi, erotik ilişkiler, toplumdaki başka önemli ilişkiler için bir model oluşturur. Arzu Çağı’nda sekse büyük yer ayrıldığını biliyoruz. Peki, bizi bir araya getiren, asıl güç Eros’a acaba yer kaldı mı?
Sürekli rekabet halindeki toplumumuzda; birey, hayatını devam ettirebilme savaşı içinde sürekli diğer bireylerle karşı karşıya kalır. Zengin veya fakir hiç kimse, günümüz dünyasında sadece kendi hayatını yaşamıyor. Suçların artması, çevre kirliliği, savaşlar, ırkçılık, cinsel suçlar, hastalıklar ve yakınlarımızdakilerin çektiği acılar hepimizi etkiler.
AIDS, tehlikeli Arzu Çağı’na son mu verecek? Kim emin olabilir ki? Kesin olan; bu esrarengiz salgın hastalığın, önümüzdeki yıllarda, ihtiraslarımızın tatmin edilişini etkileyeceğidir.
Bütün salgınlar birbirine benzemez. Örneğin; tifüs ve veba, bir defada bir insandan bir çok insana geçebilir. Kişi, kendini korumak için insanlarla ilişkiyi tamamen kesmekten başka ne yapabilir ki? O zaman bile garantisi yoktur.
AIDS’de durum, tamamen farklıdır. Diğer cinsel ilişki ile bulaşan hastalıklar gibi, AIDS’in de hem tıbbi, hem de sosyolojik yönü vardır. Hastalık; pire, bit veya havadaki mikroplarla insanlara geçmez, bozuk yiyecekler sebep olmaz. AIDS insanların, yaşama ve sevişme tarzlarıyla yayılır. Bir defada bir kişiye bulaşır. Davranışlarımıza dikkat ederek riski tamamen ortadan kaldırabiliriz.
AIDS seksin geleceğini etkileyecek mi? Bu soruya kesin bir cevap verebilmek için, henüz çok erken. Bu hastalık ve etkileri hakkında biraz fikir sahibi olabilmemiz için, geçmişte yaşanan korkunç bir cinsel hastalık salgını, “sifilis (frengi)’i incelememizin yararı olacaktır.
Bugün AIDS’de olduğu gibi, frengi de birdenbire ortaya çıkmıştı. 1452 yılında Fransız ordusu, Napoli’yi kuşatırken, sebebi anlaşılamayan yeni ve öldürücü bir hastalıkla kırıldı. Belki de, herhangi bir şekilde bağışıklık kazanılmış, eski bir hastalık yeniden ortaya çıkmıştı.
Frenginin üç safhası vardır. Önce, mikrop kapan cinsel organda bir çıban çıkar. Daha sonra bütün cildi yaralar kaplar. Son safhada, kurbanın kemiklerinde, bağırsaklarında, kaslarında ve sinir sisteminde korkunç ağrılar olur. Sonuç, delilik ve ölümdür.
İlk salgından bir yıl sonra, İmparator Maksimilyen, adı daha önce hiç duyulmamış ve bilindiği kadarıyla insan ırkının geçmişinde hiç görülmemiş bu yeni hastalığa karşı uyarıda bulundu. Frenginin, uygunsuz cinsel ilişkiler yüzünden değil, Tanrı’ya ve dine karşı yapılan saygısızlıklar yüzünden, Tanrı’nın verdiği bir ceza olduğuna inanıyordu.
Ne sebepten ortaya çıktığı bilinmeyen frengi, çabucak bütün Avrupa’ya yayıldı. Kimse, frengiye neyin sebep olduğunu keşfedemedi. Bazıları Satürn, Jüpiter ve Mars’ın astrolojik konumlarının uğursuz oluşuna bağladı. Başkaları ise Kolomb ve adamlarının, Yeni Dünya’da bu hastalığı kapıp, Eski Dünya’ya taşıdıklarına inandılar. Yapılan güvenilir araştırmalar da bu teoriyi ispat edemedi.
1496′da Alexander Benedict adlı bir İtalyan, frengiyi, cinsel ilişkinin sebep olduğu bir tür veba olarak tarifledi. Bu, gerçeğe oldukça yakındı. 1546′dan sonra, bu hastalık, ahlâki bozuklukla beraber anıldı. Bulaşmanın kimsenin göremeyeceği kadar küçük tohumlarla olduğu açıklandı. 1905′e kadar kimse hastalığın nedeninin tirbişon biçimindeki frengi mikrobu olduğunu bilmiyordu.
Frengiyi ilaçla tedavi etmek çok zordu ve etkisiz kalıyordu. Açlıktan öldürecek kadar katı perhizler uygulatılıyordu. Domuz yağı, terebentin ve civa ile hazırlanmış merhemler, yaralı ve çıbanlı bölgelere sürülüyordu. Civanın, bu amaçla, kocakarı ilacı olarak kullanılması ile şarlatan hekimlik başladı.
1560′ta Gabriel Fallopius, ketenden hazırladığı penis kılıfını keşfedinceye kadar, kısmen de olsa, hastalıktan koruyucu hiçbir önlem yoktu. Bugün benzeri lateks prezervatifle, daha güvenli bir seks önerilmektedir.
İlaçlar işe yaramayınca, sosyal çarelere başvuruldu. Frengili yabancılar, Fransa’ya sokulmadı. İskoçya’da bu hastalığa yakalananlar; ya sınır dışı edildiler, ya da yanakları kızgın demir ile damgalandı. Avrupa’nın diğer ülkelerinde, zengin frengili hastalar, evlerine kapatıldı. Fakir olanlar daha şanssızdı. Onlar, ya ülkelerinden kovuldu veya ölüme terk edildi. Hastalığın kendilerine bulaşmasından korkan doktorlar, onları tedavi etmeyi reddetmekteydiler.
Fahişelere en sert metodlar uygulandı. Yüzyıllardır bir ihtiyaç olarak göz yumulan genelevler, bütün kıtada kapatıldı. Fahişeler, kırbaç ve ömür boyu hapis cezaları ile şehirden şehire sürülüyorlardı. Ama frengi mikrobunu taşıyanlar, sadece profesyonel fahişeler olmadığı için, hastalık yayılmaya devam ediyordu. AIDS gibi frengi de, zengin-fakir ayırmadan herkese bulaşıyordu. Binlerce unutulmuş kurbanın yanı sıra, aşağıda isimleri olan önemli kişiler de bu hastalığın pençesine düşmüşlerdi: Hollandalı filozof Erasmus, ressam Albrect Dürer, heykeltraş Benvetuno Cellini, İngiliz Kralı Henry, oyun yazarı Jean Baptiste Moliere, yazar ve maceraperest Giovanni Casanova, biyografi yazarı James Boswell, Çar Büyük Petro, İmparator Napolyon Bonapart, ressam Francisco Goya, şair John Keats, filozof Arthur Shoppenhauer, besteci Fransız Schubert, şair Heinrich Heine, filozof Friedrich Nietzche, ressam Paul Gauguin, yazar Oscar Wilde, Winston Churchill ‘in babası Lord Randolph Churchill.
Her salgına, cehalet ve korku eşlik eder. Frengide de durum farklı olmadı. 1788′de Danimarka Hükümeti cesur bir adım atarak, zengin, fakir, zührevi bir hastalığı olan herkese bedava tıbbi bilgi, bedava ilaç verileceğini, bedava bakım yapılacağını açıkladı. Plânın bir kısmı; frengi taraması yapmaktı.
Panik içinde ayaklanan yüz kadar saygıdeğer vatandaş, sopalar ve değneklerle silâhlanarak, bir devlet hastanesini bastılar. Hiddetle köpürerek, kadınları ve çocukları rahat bırakılmazsa şiddete başvuracaklarını söylediler.
Çileden çıkan bir doktor, bu sahneden ürkerek, bu yolla hiçbir hastalığın kökünün kurutulamayacağını söyledi.
Bu üzücü itiraftan günümüze gelelim. Cinsel hastalıklar, insanların üzerinde, hastalığın bulaşmasından duyulan endişe ve bedenin kirlenmesiyle ilgili bilinçaltı korkularının birleşmesinden oluşan bir dehşete yol açar. AIDS daha duyulmadan çok önce de, bu durum, çoğumuz için geçerliydi. Cinsel ahlâksızlara karşı Tanrısal bir ceza verileceğine dair dini inanışlar da bu korkuyu beslemiştir.
Ne yapmalı? İlk iş, gerçekleri bilmektir. AIDS, beden sıvılarının karışması, cinsel ilişki, damardan uyuşturucu şırınga edilmesi ve kan değiştirme ile bulaşır. Yani bedenimizle yaptığımız veya bedenimize yaptığımız şeyler, AIDS’in yayılmasına sebep olur. Bu gerçeği bilmek, bize belli bir kontrol imkânı verir.
Okulda cinsel eğitim, evde cinsel açıklık, hızlı sonuç veren testler ve araştırmalar, korunma için prezervatif kullanımı, yabancılarla cinsel ilişkiye girerken tedbirli davranmak, AIDS ile savaşın diğer silâhlarıdır. Gerçek sonuç için, bilgi ve dikkat gereklidir, yangına körükle gitmek değil.
Paniğin hiçbir faydası yok. Dokunmak, aynı ortamı paylaşmak, hatta hafif bir öpücük gibi gündelik olaylarla bulaşmış hiçbir AIDS vakasına rastlanmamıştır. Pekçok kişi, hastalığı bu yollarla kapma korkusu içinde yaşar. Bu yüzden kendilerine ve çevrelerindekilere boşu boşuna eziyet ederler.
Bu yaygın panik, insanları daha çok yalnızlığa sürükler. AIDS, yıllarca önemsenmedi ve sadece eşcinselleri etkilediğine inanıldı, hatta AIDS’e “eşcinsel vebası” ismi takılmıştı. Günümüzde medya, hastalığın yayılması ile ilgili heyecan verici haberlerle dolu… AIDS araştırmaları için belki, belli bir miktar korku gereklidir. Belki nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan heteroseksüellerin, hastalığın bütün kurbanlarını daha tedbirli bir cinsel hayat yaşamaları için korkutulmaları gereklidir. Kimbilir belki…
AIDS Eros’u öldürecek mi? Kesinlikle hayır. Ama Eros’u değişmesi için zorlayacak. Avrupa’da frengi salgınından sonra ortaya çıkan Protestan Hareket, aşkın evlilikler içinde yaşanması üzerinde önemle durdu. AIDS çağında, uzun süreli ilişkilerin içinde var olan erotizm keşfedilmeliydi. Bu, seks mutlaka evliliğe mahkûm olmalı demek değildir. Bugün kadın ve erkek, eskisine oranla daha eşittir.
Ve cinsel bakımdan daha gelişmiştir. Uzun süreli bereberliklerinde daha büyük tatminler bulmak sevindiricidir. Böyle ilişkiler, neden bir gecelik beraberliklerden daha hoşnut edici olmasın.
Frenginin ilacının keşfedilmesinin dört yüzyıl sürdüğünü unutmayın. O sıralarda, medeniyet ilerliyor ve gelişmeye devam ediyordu. İnsanlar hâlâ aşık oluyordu. Romantizm hüküm sürüyordu. Aileler kuruluyor, aşk şarkıları yazılıyor, sanatta erotik eserler yaratılıyordu. Cinselliğin her olanağı deneniyor, hatta tam bir cinsel özgürlüğün gerçekleşeceği zamanların hayali kuruluyordu.
Tarih boyunca erotizmde devrim yapmak isteyenler, hiçbir virüsün bozamayacağı değişiklikleri yapabilmek için çırpındılar. Tasarladıkları cinsel özgürlük; iki cins arasında yatakta, işte, her yerde eşitliğini öngörüyordu. Bu özgürlük, bireyin bedeninin kontrolünü elinde tutma isteğini de içerir. Ve cinsel zevkin sağlıklı olduğu fikrinden, kişisel doyum sağlanmasından, aileyi de kapsayan, ama onunla sınırlı kalmayan sosyal bağların kurulmasından destek görür.
Bu devrimciler, cinselliğin tadının korkusuzca çıkartılabileceği bir dünya kurmaya çalıştılar. Bugünün şartlarında korkularımızın bizi sindirmesine, yalnızlaştırmasına izin verecek miyiz? Artık, gerçekte birbirimize ne kadar bağlantılı yaşadığımızı anlamanın zamanı geldi. Seksin, hayatımızın biyolojik kaynağı olmaktan öte, önemli bir gerçeklik taşıdığını, korkular değiştiremez. AIDS Çağında bile, seks bize gerçek insan olmanın yollarını hatırlatır
Değişik yazılı avatarlar – 2010 msn avatarları
10 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Genel, Msn NicLeri
Msn ve forum avatarlarınızda kullanabileceğiniz birbirinden güzel avatar resimlerini bu yazımızda beğeninize sunuyoruz.
Banu Alkan Banyoda
Ramazan Corbalari Mercimek Çorbasi
Malzemeler:
1.5 su bardağı kırmızı mercimek
1 adet büyük kuru soğan
2 adet yeşil biber
1 adet havuç
1 yemek kaşığı domates salçası
1 tatlı kaşığı kırmızı toz biber
1 tatlı kaşığı tuz
1 çay kaşığı karabiber
1 çay bardağı sıvıyağ
1,5-2 litre sıcak su
Yapılışı:
Kuru soğan ve yeşil biber yemeklik doğranır. Havuç rendelenir. Mercimek yıkanıp süzülür.
Bir tencerede (düdüklü de olabilir , normal tencerede ) sıvıyağda soğan, biber, mercimek, salça, biberiyeler, havuç rendesi yaklaşık 7-8 dakika kavrulur.
Sıcak su ve tuz ilave edilir 15 dakika kaynatılır. (düdüklüde 7-8 dk yeterli) Robottan sıcakken geçirilir.
Afiyet olsun.
Not: isteyenler üzerine biraz tereyağ yakarlarsa daha da lezzetli olacaktı
Ramazan Corbalari Köfteli Havuçlu Yoğurt Çorbas
Malzemeler:
250gr az yağlı kıyma
Yarım su bardağı pirinç
1 orta boy havuç
yeterince tuz karabiber
1 adet yumurta
Yarım su bardağı yoğurt )istenirse (ben çocuklar için tercih ediyorum)
1 çorba kaşığı dolusu un
1 tatlı kaşığı nane
Yapılışı:
Ayıklanıp yıkanan pirinç, kıymanın tamamı karabiber ve tuz ile yoğurulur. Fındıktan biraz daha büyük toplar haline getirilir.
Havuç rendelenir.
Derin bir tencerede kaynamakta olan 2 lt kadar tuz ilave edilmemiş suya köfteler ve havuç rendesi atılır. 15 dk kadar pişirilir.
Başka bir kapta, yoğurt, yumurta ve un çırpılarak terbiye yapılır. Azar azar yemeğe ilave edilip 10dk daha kaynatılır. Sıcak olarak servis yapılır.
Afiyet olsun.
Not: İsteğe bağlı olarak üzerine yağda nane yakabilirsiniz. Yada naneyi direkt çorbanın içerisine karıştırabilirsiniz
Iftar Yemekleri GÜVEÇ
08 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Genel, Yemek Tarifleri
Malzemeler;
- yarım kilo dana kuşbaşı
- 2 adet patlıcan
- 2 adet kabak
- 2 adet patates
- 4 adet domates
- 4 adet yeşil biber
- 1 baş sarımsak
- 2 baş orta boy soğan
- 1 çay bardağı sıvı yağ( tercihinize göre daha az olabilir)
- 1 çorba kaşığı salça (silme)
- 1-1.5 tatlı kaşığı tuz
- 1 çay kaşığı kırmızı toz biber
- 1 çay kaşığı kimyon
- 1 çay kaşığı toz karabiber
- 1 su bardağı soğuk su
Yapılışı:
- Etleri soğuk suyla yıkayıp düdüklü tencerede 1,5 bardak su ile 15-20 dakika pişirelim. Suyunu süzelim.
- Patlıcanları soyalım tuzlu su dolu kabın içine yemeklik doğrayalım. Patatesleri ve kabakları soyup, soğuk su dolu bir kabın içine yemeklik doğrayın. Yeşil biberin içlerini çıkarıp yemeklik doğrayalım. Soğanı yemeklik doğrayalım. Domateslerin kabuklarını soyup tavla zarı seklinde doğrayalım.Sarımsakları kabuklarında ayıklayıp, 1 diş sarımsağı 3 yada 4 e doğrayalım.
- Sonra güveci ocağa aldıktan sonra önce soğanları sıvıyağda çok az kavurun.
- Daha sonra sırasıyla önce et, sonra üzerine patatesleri, sonra kabakları yerleştirin. Bu aşamada yeşil biberlerin yarısını, tuzun yarısını, kimyon ve karabiberi ve de domatesin yarısını ilave edin. Her sırayı muntazaman bir kaşıkla düzelterek sebzeleri ilave edin. Domatesten sonra patlıcanları,kalan yeşil biberi ve en üstüne de kalan domatesi her tarafı örtecek şekilde yayın. Kalan tuzu ilave edin.
- 1 su bardağı soğuk su ile inceltilmiş salçayı ilave edin. Tencerenin kapağını kapatın ve orta hararetli ocağa koyun. Kaynamaya başladıktan (yaklaşık7-8 dk) sonra en ufak ocağa ve en kısık ayara getirin ve kapağı kapalı bir şekilde 45-50 dakika pişirin. Bu yemeği en az 1-2 saat dinlendirdikten sonra sıcak olarak sermiş yaparsanız daha lezzetli olur.Afiyet olsun.
Not: tencereniz en az 7-8 lt olsun. Sebzelerde suyunu saldığı için suyu taşabilir. Yaşanmış bir tecrübedir
Sütlü Ramazan Lokması
Malzemeler
Yarım paket tereyağı veya margarin
2 bardaktan biraz eksik ince irmik
2 su bardağı süt
4 adet yumurta
3 su bardağı şeker
3 su bardağı su
2 su bardağı ayçiçek yağı
Yemeğin Tarifi
4 adet yumurtayı teker teker kırarak yedirin. Hamurdan küçük küçük parçalar alın. Avuç içinde bu hamurları yuvarlayıp bir kaba dizin. Tavada kızdırdığınız ayçiçek yağında kızartın. Yağını süzdürerek önceden hazırladığırız şerbetin içine atın.











