Oryantalizm Nedir? Anlamı,Doğuşu Edward Said’in Görüşleri ve Sanat ve Edebiyatta Oryantalizm
Oryantalizm, Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürlerinin, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli bir araştırma alanlarının tümüne verilen ad.
Terim, kimi çevrelerde 18. ve 19.yüzyıllardaki sanayi kapitalizminin gelişme döneminin zihniyeti tarafından şekillendirilmiş Amerikalı ve Avrupalıların Doğu araştırmalarına işaret etmekte kullanılarak olumsuz bir yan anlam kazanmıştır. Bu anlamda oryantalizm; Doğu kültür ve halklarının önyargı dolu ve bu kültürlere yönelik dışarıdan yorumlarını işaret etmektedir. Terimi bu bakış açısından ve olumsuz manada kitaplarında -özellikle de Orientalism (1978) kitabında- kullanan en ünlü kişi Edward Said’dir. Bernard Lewis gibi batılı akademisyenler ise Said tarafından kelimeye yüklenen bu olumsuz imaları eleştirmişlerdir. Oryantalizmi daha radikal boyutta inceleyen Türk aydınlarından Ömer Baharoğlu, oryantalizmin Batı’nın emperyalist eylemlerine katkıda bulunan bir kurgu olduğunu aslında hiç masum bir imgelem veya disiplin olmadığını ve Batı’nın dünyanın değişik coğrafyalarına sızma girişimlerinin fikri, bilimsel ve kültürel altyapısının oryantalizm tarafından teçhizatlandırıldığını söylemektedir. Terimin Anlamı Kelimenin sözlük anlamı Doğu bilimi’dir. Kökeni ise güneşin doğuşunu ifade eden Latince oriens kelimesine dayanmaktadır ve coğrafi manada Doğuyu işaret etmekte kullanılmıştır. Kelimenin karşıtı genel bir kullanımın kazanmamış olan Oksidentalizm’dir. Roma İmparatorluğu döneminde henüz Uzak Doğu kültürleri tam olarak bilinmediğinden günümüzde Orta Doğu denilen bölge Doğu olarak görülmekteydi. Doğu ile ilgili anlayışlar Batılı kaşiflerin Asya’nın içlerine yaptıkları seyahatlerle değişmeye başladı Oryantalizmin Doğuşu 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı düşünürleri bazen Doğu kültürlerinin, Hristiyan Batı kültürü karşısında üstün savunmuşlardır. Örneğin Voltaire, Zerdüştlük inancının, Hristiyanlığa üstün olan rasyonel Deizm’i desteklediği gerekçesiyle, araştırılmasını teşvik etmiştir. Bazıları da İslam ülkelerinde (Hristiyan Batı’nın aksine) var olan dini hoşgörüyü ve Mandarin Çini’ndeki bilginliği övmüşlerdir. Abraham Anquetil-Duperron, Zerdüştlüğün kutsal metinleri olan Avesta’yı tercüme etmiş, William Jones ise Hint-Avrupa dilleri üzerinde yaptığı araştırmalarda Doğu ve Batı kültürlerinin birbirine karıştığı ilk dönem tarihi bağlantıları ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte bu gelişmeler Fransa ve İngiltere arasındaki Hindistan’ın kontrolü konusundaki çekişme ortamında ortaya çıkmıştı ve sömürge ülkelerindeki toplulukları daha etkili bir şekilde kontrol etme amacını güdüyordu. James Mill gibi liberal iktisatçılar Doğu ülkelerini, medeniyetlerinin statik ve yozlaşmış oluşu nedeniyle küçümsemekteydi. Karl Marx bile “Asya modeli üretim”in değişmezliğinden söz etmekteydi. Hristiyan evanjelistler ise Doğu dinlerinin geleneklerini hurafe olarak görerek yermekteydiler. Budizm ve Hinduizm üzerine ilk ciddi Avrupa kökenli araştırmalar Eugene Burnouf ve Max Müller gibi araştırmacılarca yapılmıştı. Aynı dönemde İslamiyetle ilgili ilk ciddi araştırmalar yapılmaya başlandı. 19.yüzyılın ortalarında “Oriental Studies” (Doğu Araştırmaları) akademik bir disiplin olarak ihdas edildi. Yine de akademik araştırmalar geliştikçe, “anlaşılmaz ve hilekar Doğulu” gibi ırkçı tavırlar ve yaygın klişeler de artmaya başladı. Büyük Britanya’da da “konuşmaya değmez Türk (unspeakable Turk)” tabirinin çıkışı aynı döneme rast gelmektedir. Doğu sanatı ve edebiyatı hala “egzotik” ve Klasik Yunan-Roma ideallerine göre düşük görülmekteydi. Doğunun politik ve iktisadi sistemlerinin genellikle feodal “doğu despotizmi” şeklinde olduğu ve kültürel ataletiyle ilerlemeye engel olduğu düşünülmekteydi. Pek çok eleştirel teorisyenler Oryantalizmin bu biçimini beyaz adamın daha geniş ve ideolojik sömürgeciliğinin bir parçası olarak görmüşlerdir. Edward Said in Görüşleri Orient (Doğu) tabiri Doğu’yu Batılı öğrenim, Batılı bilinç ve Batı imparatorluğu alanına taşıyan politik güçlerce çevrelenen temsiller sistemine işaret eder. Doğu (Orient) Batılı için vardır ve Batı ile ilişkisin içinde ve onun tarafından inşa edilir. O, Batı’ya yabancı olan diğeri (Other) ve onun altı (inferior) olanı yansıtan bir aynadır. Orientalism Doğu’ya ilişkin ideolojik önyargılar ve perspektiflerin hakim olduğu, düzenlenmiş (veya Doğululaştırılmış-Orientalized) yazı, vizyon ve araştırma tarzıdır. O, tüm düşünce ve araştırma alanı tarafından ifade edilen ‘Doğu’ imajıdır. Oriental bu tip düşünmeyi temsil eden kişidir. Erkeği feminen, güçsüz ama yine de garip bir şekilde Batılı, beyaz kadını tehdit eden kişi olarak tasvir edilir. Doğulu kadın ise çarpıcı derecede egzoteik ve hakimiyet altına alınmaya isteklidir. Doğulu kültürel ve ulusal sınırları aşan bir klişedir. Gizli Oryantalizm bilinçsizdir, Doğunun ne olduğu hakkında belirsiz bir kesinliğe sahiptir. Onun temel içeriği statik ve belirlidir. Doğu ayrı, egzantirik, geri, farklı, tensel ve pasif görülür. Despotizme eğilimli ve ilerlemeden uzaktır. Onun ilerlemesi ve erdemi hakkında Batı ile karşılaştırmalı ve Batılı terimlerle hükme varılır ki o her zaman ötekidir, aşağıdır ve fethe açıktır. Dişil bir nüfuz edilebilirlik ve kaygısız bir uysallık sergiler. Açık Oryantalizm ise üzerine konuşulan ve eylemde bulunulan şeydir. Doğu hakkında değişen enformasyon ve bilgiyi ve Oryantalist düşüncede politik kararları içermektedir. O, Gizli Oryantalizmin söz ve eylemde ifade edilen halidir Sanat ve Edebiyatta Oryantalizm Doğulu Stillerin Taklidi Rönesans’dan 18.yüzyıl Batılı tasarımcılarına kadar Batı’da Çin seramikleri taklit edilmeye çalışılmış ve bunda da kısmen başarılı olunmuştur. Chinoiserie terimi Batı Avrupa’daki dekorasyonda kullanılan Çin temaları modasını ifade etmektedir. Ortaçağ, rönesans ve barok sanatlarında Kuzey Afrika Müslümanları ve Türklerin tasvirlerine rastlanmaktadır. Bu eserlerde Doğu egzotik ve yozlaşmış, şehvet düşkünü gösterilmektedir. Viktoryen İngiltere’nin Hristiyanlığın etkisiyle tensel olan her şeye karşı gösterdiği önyargı ve İslam ordularının Hristiyan dünyayı tehdit ettiği inanışından beslenen İslam düşmanlığı sözkonusu eserlerde bugün çeşitli çevrelerde hâlâ devam eden bir Doğu mitinin doğmasına yol açan temaları kullanılmasının önünü açmıştır. Fransız Resim Akademisi yöneticisi Jean Auguste Dominique Ingres’in Türk Hamamı tablosu Doğu’yu erotikleştirmiş ve Batı’da herkesçe kabul edilen kadın formlarını genelleştirmiştir. Sanatta oryantelleştirilmiş imajlar 20.yüzyılın ilk yarısında bile var olmaya devam etmiştir. Bunun örneklerinden biri de Matisse’nin oryantalist çıplak tablolarıdır. Bu eserlerde Doğu ekseriyetle Batı kültürünün bir aynası olarak veya onun gizli ve gayrimeşru yönlerini ifade etme işlevini görmektedir. Gustave Flaubert’in Salammbô adlı romanında Kuzey Afrika’daki antik Kartaca antik Roma’nın önündeki bir engel olarak gösterilmektedir. Kartaja kültürü romanda ahlaken yozlaşmış ve tehlikeli biçimde cezbedici bir erotizmin yayıldığı bir yerdir. Bu roman daha sonraki antik Sami kültürlerine ilişkin portreleri büyük ölçüde etkilemiştir. Oryantalist sanatta sadece Doğu’nun batı inşası tensel şehvet düşkünlüğü resmedilmemiş aynı zamanda Doğu’nun kan ve kılıç ile simgelenen despotik ve barbar bir doğaya sahip olduğu şeklindeki doğuşu kökeni oldukça eski bir önyargıya dayalı imgeler de bulunmaktadır |
GÖKTÜRKLERDEN GÜNÜMÜZE TÜRK HALK İNANÇLARINDA KURT
Göktürklerden geldiği bilinen iki destandan biri Bozkurt Destanı ve diğeri Ergenekon destanıdır. Her ikisi de kurttan türemiş olunduğunu gösteren bu efsanelerin, biz günümüze ulaşabilen ve şekil değiştirip Türk dünyasının muhtelif mekânlarına uyum sağlayan uzantılarından hareketle, kurdun Türk inanç sistemindeki yerini belirlemeye çalışacağız [1].
Erken devir Türklerinde en önemli hayvan sembollerden birisi kurttur. Türklerde türenilen varlık olarak sayılan kurtlar daha ziyade Gök menşeli olarak kabul edilmiştir. Erkek kurt resimleri, kaya resimleri (petroglifler) nde şaman ve kam aletleri ve elbiselerinin üzerinde yer almıştır. Zamanla kurt, devlet, hükümdarlık ve yiğitlik gibi kavramlarla ilişkilendirilmiştir. Göktürk ve Uygur devri Türk freskolarındaki kurt başlı bayrak tasvirleri görülmektedir. Burgut Abidesi ile Buncikeş saray freskoda görülen erkek ve dişi kurtlar türeme efsanelerinin sanata yansımasıdır. Oğuz’a yol gösteren gök yeleli erkek Kurt’un güneşten çıkmış olması Kültiğin Kitabesinin doğu tarafından “Tanrı güç verdiği için babam hakanın ordusu Kurt gibi düşmanı koyun gibi imiş” gibi ifadeler Kurt’un Gök ehli olduğuna işaret etmektedir [2].
Türkler zevk, düşünce ve inanışlarına göre bazen bir renge ilahi bir boya da vermişler ve onu Tanrının rengi gibi görmüşlerdir. Uygurca Oğuz Kağan Destanı’nda “Ufukta bir Kurt (Börü) görünür. Oğuz Kağan’ın ordusu kurdu izler, kurt bir yerde kayıp olur. Oğuz hakan Tanrı bizim buraya gelmemizi buyurdu, deyip orada durur” Gök Kurt, Tanrının alameti ve habercisi gibi Türklere yol göstermiştir [3]. Mavi şeye karşı saygı bütün Türk halkalarında vardır. Eski inançlara göre bu renk Tanrı rengidir. “Gök” kelimesi genel olarak yaşamak yenilenmek gençleşmek yeşermek anlamını verip göyermek bu anlamdadır.
Nuh Efsanesinde Tufan’dan sonra Nuh’un oğlu Yasef’e de Turan denilen Türk toprakları düşer ki, efsanelerde Türkler bu Yasef’den gelmiştir. Yafes’in oğullarından birisinin ismi Maruh ve Onun Lakabı Türk’tür. Türkçeyi ilk defa ortaya çıkaran bu kişidir. Bundan dolayı kendisine Türk denilmiştir [4].
Çin kaynakları Kök Türk Kağanlığı Fetret devrinden çıkarken liderliği üstlenen yol gösteren A-shih-na (Aşina) ve Ashih-teler(Aşite) isimli iki ünlü aileden söz etmektedir. Çin yıllıkları Kök Türklerin Hunların bir kolundan geldiğini açıklamaktadır. Efsaneye göre bu aşiretin adı Aşina’dır. Kök –Türklerin atalarını düşmanları tamamen imha edince bir tek çocuk kurtulur. Kolları ve bacakları da kesilmiş olan bu çocuğu kurt besler. Efsaneye göre Tanrı bu kutlu soyun yok olmasını istememiştir. Çocuk ile Kurt birleşirler ve dünyaya 10 çocukları gelir. Kurt Tanrı’dan gelen buyruğu dinleyerek bunlara yol gösterir. Çoğalan bu aile Aşina adını alır ve çadırlarının önüne Kurt başlı bir sancak asarlar[5].
Adilhan Adiloğlu, Kurdoğan’ı izah ederken, Türk mitolojisindeki Al-Ruhu, demir –demirci kültü ile bağlantılayıp etimolojik tahlilinin yanı sıra kahramanın destandaki yeri itibariyle de tezini savunmakta ve Sümer –Türk bağlantısından da delil getirmektedir[6]. Ayrıca, yazar Karaçay Balkar ve Oset Nart destan kahramanlarından Örüzmek’den söz etmektedir. Bu Kafkas destan kahramanı gökten gelmiş bir taşın içinden çıkmış ve bir dişi kurdun sütüyle beslenmiştir[7].
Bu tahlillere bir boyut daha eklenebilir. Türkçede ala, kır ve boz büyük ölçüde eşanlamlı olup yekdiğerlerinin yerine kullanılırlar. Türk mitolojisindeki geyik “ala geyik” tir. Kurt “Bozkurt”tur. At “kır at”tır. Eş anlamlı bu üç kelime Kara ve Ak’ın karışımı karşılığında kullanılır. Buradaki kara, siyah değildir. Ak da beyaz değildir. Kurt Alagan bize göre Bozkurt demektir.
Karaçay –Balkar ve Oset Nart destanlarında “Ala wgan” ve “Kurdalagon” adlı kahramanlar vardır. İri cüsseli olan Alawgan kendisine uygun bir kız bulamayınca “emegen” (dev) bir kadınla evlenir. Alagan’ın etimolojisini yapanlar bu kelimeyi “alanların Kurt soyundan olan demircisi” veya “ Kurt Soylu Alangan” şeklinde izah etmektedirler[8].Al –Ruhu veya iyesi koruyucu bir iyedir. İyelerin ak veya kara iye olmaları arasında çok ince bir çizgi vardır. Nihayet her ikisi de iyedir. Kara iyeler kendilerinden korunulmak için onlardan çekinilir. Ak iyelerden ise yardım alınabilmek için onlara iyi davranılır. Od –ateş hastalık mikroplarını yakarak öldürür. Aklar paklar. Ancak ister ise her şeyi yakar. Kutsallığına inanılan Kurt gücü temsil ederken, icabına riayet etmeyene karşı da bu gücünü cezalandırıcı olarak gösterebilir.
Azerbaycanlı halk bilimci İ.M. Hekimoğlu’na göre Karapapah Türkleri arasında yaşayan halk inançlarına göre kurt ile Boz donlu Kurt ayrıdırlar. Donu boz olan Kurt, bozkurt hayatı boyunca sadece bir kurtla çiftleşirler. Dişisi veya erkeği ölen bir bozkurt başka bir kurtla çiftleşmez. Halk arasında birbirini çok seven çiftler için bozkurt benzetmesi yapılır. Bu tür çiftler ardı sıra ölürler. Anadolu’da bu türden ölümler için “dayanamadı yanına gitti” denilir[9].
Kırım Tatarları Kıpçak bölgesinde Kurt’a “Börü” ve Kırsal kesimde ise “Kaşkır” veya “Kurt” denilmektedir. Kurta Kaşkır (Kaşı kır olan) denilmesi kurdun adının telaffuz edilmek istenmemesindendir. Kurt kutsal olup tekin olmayan diğer güçler gibi onun isminin telaffuzundan kaçınılır. Aile fertleri içerisinde hanımın eşinin ismini vermemesi inancında olduğu gibi. Kırımda Kurt ismi genellikle “Börü” kelimesi kullanılarak karşılanır. Kırım’da halen köy, nehir ve mahalle ismi olarak Kurti adı vardır. Tatar-Türk düşüncesine göre “Kara Oğuz nerede var ise, kurt da orada vardır”[10].
Kurt ile ilgili inanç muhtevalı tespitler gündeme “don” kavramını da getirmektedir. Halk sufizminde de tuttuğu önemli yer itibariyle Kurt Donu’na girilebilmiş olduğu fikri ağırlık kazanmaktadır. Güvercin, Aslan, Geyik donuna girilebildiğinin örneklerini biliyoruz. Kurt bazen canavar kelimesi ile karşılanabilmektedir. Bu anlamda Kurt sıradan bir hayvandır. Kendisinden türetilmiş olunan, yol gösteren, manevi güç yüklü, kut bulmuş olan kurt boz olan ismi verilmesinden çekinilen ve ondan bahsedilmesi gerekince Kırkaş-Kaşkır gibi isimlerle tanımlanan kurttur. Bu kurt sergilediği yaşam tarzı ile örnek olmaktadır. Donuna girilen kurt budur. Bunun payı ayrılmaktadır. Zira bu kurdan semavi boyutu vardır. Bunun verebileceği muhtemel zararlardan korunmak için de bir takım saçılar yapılmaktadır. Mesela ona nezir adanmaktadır.
Kamizmde “Angır” diye bilinen kutsal bir kuş vardır. Bu kuş öterken ağlar gibi sesler çıkarır, bu kuşun eti yenilmez, öldürülmesi halinde bir felaketin olacağına inanılır. Köpeğin, Börü – Kurt gibi ulumasında da baykuş da olduğu gibi ölüm getireceğine inanılır. Köpeğin kurt gibi uluması gözüne kötü ruhların kara iyelerin görünmesi sebebiyledir. Bütün köpeklerde bu türden iyelerin hasleti yoktur. Sadece anlında “Görmekçi” denilen iki benek bulunan köpekler bu iyeyi görebilir ve görünce de ağlarlar[11].
Anadolu’da baykuşun görünmesi ve köpeğin kurt gibi uluması ölüm haberi olarak bilinir. Onları uzaklaştırmak onlara yiyecek verilir. Bu, kazayı savmak için yapılmış bir sacıdır.
“Türük Tengrisi”, “Türük Hakanı”, “Türük Buyruku” ve “Türk Budunu” bir bütünü oluşturuyordu. Türkün Tanrısı; Türke Budununu Türk Hakanının Türk Buyruğu üzre yönetmek üzere kutsamıştır[12].
Türk kağanları kendilerini, insanları idare etmek üzere Tanrı tarafından görevlendirilmiş olarak kabul ve taktim etmiş böylelikle de hâkimiyetlerini ilahi bir menşe’e dayamamışlardır. Onlar Gök tarafından tahta çıkarılıyordu. Onlara gök ve Yer tarafından hayat veriliyordu. Kutsal değil kutlu idiler. Tek Tanrı İnancına dayanan ve Gök dini diye isimlendirilen din Gök Türklerin dini idi. Bu dine Tengricilik de denilmektedir. Bu dinde Kağanlarda Gök’de kut buluyorlardı[13]. Göksel bir varlık olduğuna inanılan Kurt’da şüphesiz Tanrı değildi, Göksel olması itibariyle Kut bulmuş olacağından sadece kutsaldı. Kut bulmuş kağanın bayrağına kutlu hayvan Kurt yakışırdı.
Erzurum ve çevresinde doğum yapacak hanımı al basmaması için yastığının altına bir parça Kurt derisi konulur. Kadını ve çocuğu koruyacağına inanılan bu uygulamanın derinliklerinde Ata Ruhu, Kurt Ata inancı olmalı[14].
Güney Doğu Anadolu’da kırsal kesim ebelerin de mutlaka bir Kurt Kafatası kemiği bulunur. Ebeler kırk basan çocukları bu kurt kafatasını hamam tası gibi kullanarak yıkarlarsa çocukların şifa bulacağına inanılır[15].
Karaçay Türklerinde hamile kadınlar yanlarında kurt dişi taşırlar. Dünyaya gelmiş erkek çocuğun beşiğinin dört yönüne kurt resmi çizerler[16].
Kuzey Azerbaycanda loğusa kadının yastığının altına bebek erkek ise; kurdişi, bıçak,kurt ağzı, kartal gagası, kemik konulur. Kız olsa dopak, makas, iğne, sap, üsküf, ayna konulur[17].
Sarıkamış, Kars ve çevresi Türk aşiretlerinde erkek çocuğun büyüyünce cesur olmaları için burun kanatları iğne ile delinip buradan kurt kılı geçirilir. Bu yörede çocuk beşikleri için yapılan koruyucu büyülerin içerisinde Kurttırnağının da konulduğu olur.
Salıncakta sallanmakta olan kıza çubukla vurulur ve aniden nişanlısının ismi sorulur. Kızın ismini söyleyeceği genç erkeğe hemen gidilip müjde verilir ve kız istetilir oğulları olur ise kurt dişi ve kurt damağı ile yıkanılır. Böyle çocukların cesur olacağına inanılır[18].
Moğollar’a yenilen Kumanların bir kısmının Kafkasya çevresine ve Gürcistan’a iner, bir kısmı da Bönek’e inip Hıristiyan olurlar. Hıristiyan Kumanların Şamanlıktan / Tengricilikten bir türlü ayrılamadıkları belirtildikten sonra “Bönek gece çadırından çıkarak kurt gibi uludu Kurtlar buna cevap verdi. Buradan düşmanı yeneceğini anladı”[19]. Kaşkarlı Mahmut’un verdiği bilgiye göre hamile kadına “tilki mi yoksa kurt mu diye sorarlar. Tilki diye cevap verenin kızı, kurt diye cevap verenin ise oğlunun olacağına inanılır [20].
Bulgaristan Türklerinde Hıdırellez de üzerinden atlanılan ateşten alınan közün üzeri örtülür. Sabahleyin külün üzerindeki şekillere mana verilir. Şekiller kurt izine benzer ise mutluluğa yorumlanır. Kurt gelecekteki başarıların simgesi olarak kabul edilir[21].
Bu tespitte yeniden doğuşun simgesi olan Hıdırellez motifi koruyuculuğun simgesi olan od/ateş/ocak ile ve gelecekten haber veren yol göstericiliğin simgesi olan Kurt motifi ile birleşmiştir.
Avar ve Kumuklarda da köpeğin kurt gibi uluması ölüm haberi olarak algılanır [22]. Kırım’da köpeğin kurt gibi ulumasının uğursuz işareti olduğu inancı çok yaygındır. Kötü bir haberin geleceğine yorumlanır. Yol gösterici geleceğin iyi haberinin müjdeleyicisi olarak bilinen kurdun uluma şeklinin köpek tarafından taklit edilmesi halinde uğursuzluğa yorumlanışı anlamlı olmalı. Kafkasya’da Kumuk ve Nogaylar arasında köpeğin kurt gibi uluması, onun gözüne bazı kara iyelerin görünmüş olması şeklinde izah edilmektedir.
Tatar Türklerinde insan ismi olarak Kurtnezir’in olması Kurt Nezir, kurda adak, veya kurdun adağı demektir. Nitekim Muhammed Nezir, Muhammade adak kurban, veya Muhammed Adağı kurbanı demek olmaktadır. Kurdun kutsal olduğu dönemdeki bir ifade biçimi İslamiyet’te içeriğini yitirmeden sürmüştür. Yine Kırım Türklerinde Seyit Börü, Seyit Kuvtov ve Kurt Seyidov gibi insan isimleri vardır. “Seyit” bilindiği gibi Hz. Muhammedin soyundan gelenlere verilen bir isimdir.
Don değiştirme itibariyle kurt bahsine tekrar dönülecek olursa, Cebe kelimesi metinlerde, miğfer bazen de Cübbe karşılığı olarak kullanılmaktadır. Kurt’un başta, miğfer’de veya sırtta, kaftanda oluşu onun genel anlamda “don” karşılığında kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Şahıs böyle bir dona bürünmüş olmaktadır. Kurtcebe, Kurtdonlu demek olmalı. Nitekim Kurtcebe ismini, insan ve aile adı olarak tanıyoruz[23].
Karaim Türklerinde köklü bir kurt kültü vardır. Karaimlerde Kurttan türemiş olma inancı çok yaygındır. Karaimlerde sık tekrarlanan bir söze göre “Temelimiz kurttan olmuştur”[24].
Kurtlu insan ismi de Karaylarda ve Tatarlarda çok yaygındır. Zikir kurt, Kurt Nezir gibi isimlere rastlanılabilmektedir. “Allahım bizi kurttan bağışla” şeklinde diye başlayan dua örnekleri vardır. Afganistan Hazara Türklerinde Muhammet Nezir diye insan ismi vardır. Dede Korkut Destanı’nda “…Kara başım kurban olsun kurdum sana…”[25]bir zikir midir?
779 senesinde Yablakar ailesinden Börü /Böğü Kağan’ı öldürerek Tun Baga Tarkan tahta geçmiştir. Göktürk- Uygur dönemi Türk tarihinde çok sayıda içerinde Kurt veya Börü geçen insan ismi vardır. Börü sıradan insan ismi olmayıp soylulara mahsusdur.
Kurt, Türk Onamastiği’ne de doğal olarak yansımıştır. Yörüklerde “Kurt Cemaati” isimli bir cemaat var olmuştur[26]. Kurdun toponomiye yansıdığını dağ, ova, kasaba, kaya isimlerinde sıkça görebiliyoruz.
Bağlamak, bağlanmış olmak, bağı bozmak halk inançlarında yeni evli çiftler için ilişkide başarısız olmalarını sağlamak için yapılmış bir nevi büyüdür. Bu büyüden korunmak ve gerektiğinde kurtulabilmek için bir takım inançlar taşınır ve uygulamalar yapılır. Biz bu koruma ve kurtulma tatbikatlarından kurt ile ilgili olanlar üzerinde duracağız. Zira Kurt Ata ve Kurt ana inançları doğurmak ve doğurtmak fiilleri ile ilgilidirler.
Hakkâri’den yapıp yayınladığımız bir tespit de çocuk yaşta erginlik yaşında ve yaşlılıkta kız ve hanımların kemer tokası farklıdır. Erginlik yaşından sonra genç kızlar tokasında kurt kabartması olan gümüş kemer takarlar. Bu kemerler çoluk çocuğa karışıldıktan sonra yeni genç kızlara bırakılır[27] Bu tespit bir çocuk yaşta ve yaşlılıkta yani doğurganlık yaşından evvel ve sonra kurttan üreme ile ilgili korumasının olmadığımı düşündürmeli.
Maraş, Adıyaman ve Kayseri’de kurt kanı ile sigara kâğıdına özel tılsım yapılıp oğlanın kapısının eşiğinin altına gömülür ise ve gömen şahıs arkasına bakmadan oradan uzaklaşır ise, damadın ay dört defa oluncaya kadar eşi ile birleşemeyeceğine inanılır[28].
Hakkâri’nin bazı yörelerinde bağlı çiftlerin bağlarını bozmak için gelin ve damat parmaklarını kurt kanına bularlar ve kanlı parmaklarını çaprazlaştırarak çarpı işareti gibi yaparlar[29]. Orta ve başparmakla yapılan bu çapraz işaret çocuklar arasında küs işareti olarak bilinir. Aynı işareti kolların bağlanması şeklinde yapılınca yapanın kısmetinin kesileceğine inanılır.
Bağlı gelin ve damadın bağlarının bozulması için de uygulanılan bir takım yöntemler vardır. Güneydoğu Anadolu Türkmenleri ve Hakkâri yöresinde bağın bozulması için çiftler kurt postu üzerinde birleştirilirler. Toros Türkmenlerinde bu arada Alanya ve Antalya’da henüz vurulmuş kurdun soğumamış kanı ile bağlı çiftlerin cinsel organları yakınılır[30].
Ergenekon efsanesindeki Türk genci ile birleşen dişi kurt Emel Esin’e göre semboliktir. Bu dişi kurt Bozkurt donuna/kılığına girmiş düşmandan kendisini ve yaralı Türk gencini korumuş bir Türk kızı kadın kam olabilir[31].Kurt veya Bozkurt donuna girebilmiş olma konusu üzerinde ayrıca duracağız.
Umay gibi, ananın da (kurdun) çocuğu korumak rolü olduğu düşünülür ise çocuğu kurtaran kadın kamın dişi bozkurt gibi tasavvur edilmesi akla gelebilir[32].
Gök Tengri Yaradılış Efsanesinde erbah kurt, yerini dişi kurda bırakır. Efsaneye göre, düşmanla yapılan savaşta sağ kalan bir erkek çocuğu bilindiği gibi kurtaran dişi kurttur[33].
Kurt Baba isimli Anadolu’da yatırların olduğu bilinmektedir. Geyik Baba yatırlarındaki ulu zatların Geyik donuna girişleri ile ilgili efsanelerin varlığı bilinmektedir. Bilindiği gibi Babalar adeta geçmişlerin Kamlarıdır. Konya’da ki Kurt Baba, Kastomunu’daki Kurt Şeyh, Konya Tavşanlı’daki Kurt Dede’nin Kurt ismini almış olmaları incelenebilir.
Halk Efsanelerinde şekil değiştirme cezalandırma, Beddua sonucu oluşma, keramet gösterme, utanma duygusunu yerme gibi durumlar sonucu oluşur. Şekil değiştirme, taşa dönüştürme gibi süreklilik arz eder. Keramet sahibinin kendisini başka bir şekle sokabilmesi halk inançların da don değiştirme olarak bilinir. Don değişen kutlu kişi, gireceği donu kendisi seçer. Bu arada hayvan donuna da girebilir. Muhakkak ki seçilen donun ve değişik donları seçmiş olmanın da sistem içerisinde yeri vardır[34].
Dişinden, kılından, tırnağından, yağından, pöstekisinden, kanından, kafatasından korunmak ve kurtulmak için yararlanılan kurt seccadelerinden mezarının toprağından Çınarının yaprağından yararlanılan adeta bir ulu baba, ulu dededir. Bu görünümü ile Kurt, Kurt atadır. Türklerdeki Baba Kültü ile Kurt Ata Kültü uyuşmaktadır.
Güney Türkistan’da; Börü Han, Börü Nisa, Börü Nisan, Börücan gibi kız isimleri ve Börü, Börübey, Börcübek, Cinborü gibi erkek insan isimleri kullanılmaktadır. Bu bölgenin Türkleri yaşamayan çocuklarını esnetilmiş Kurt derisinin ağız kısmından geçirmektedir. Böylece yaşayan çocuğa Börü ismi verilmektedir[35].
Türk Dünyasının birçok yerinde çocuğu yaşamayan anne çocuğunu bir yatıra satar. Böylece çocuğun yatırın koruması altına girdiğine inanılır. Bu tür çocuklara ya yatırın ismi verilir veya cinsiyetine göre Satı veya Satılmış adı konulur. Bu çocuk hayatının dönüm noktalarında o türbeyi ziyaret eder.
Güneydoğu Anadolu Hakkâri ağırlıklı Pinyaniş aşiretinde kurt silahla vurularak öldürülmez. Bunu yapan şahıs aşağılanır. Kurdun zararsız hale getirilmesi için özel sürek av yöntemleri vardır. Bu kurda saygılı bir uygulama biçimidir.
Saim Sakaoğlu yaptığı konu ile ilgili çalışmada da Borak aşiretinde kurdun uğuruna inanıldığını kurt başına kutsiyet izafe edildiğini, Pervaride kurda atılan tüfeğin patlamayacağına inanıldığını, belirtmektedir[36].
Güney Azerbaycan’da yaşayan Kaşgay Türklerinde Kurt’a küfredilmez. Kurdun evcil olmayan hayvanlar arasında itibarlı bir yeri vardır[37].
Anadolu Azerbaycan ve bir kısım Kafkasya coğrafyasını da kapsayan Dede Korkut Destanı’nda yukarıda da belirtildiği gibi “…sudan kiçdi bu kez bir kurda tuş oldu. Kurt yüzü mübarek dür”[38] ifadesini biliyoruz. Kurt yüzü mübarek bilinmiştir.
Stalin’in Karaçayları Kafkasya’dan sürmeden evvel 1940 lardan önce davası mahkemeye akseden Karaçay Türkleri yemin ederlerken ellerini kurt kirişine basarlardı. Üzerine yemin edilen nesne yalan söylenilmesi halinde yalan söyleyeni çarpan, çarpma gücünün olduğuna inanılan şeydir. Kutsaldır. Mukaddes olarak kabul edilir.
Karaçaylar 1940 yılından sürgüne gönderilinceye kadar yetişkin insanların ahşap karyolarının yan taraflarına oyarak kurt resmi yaparlardı[39] Kurdun birçok bayrak, flama, kokartta yer almış olması aynı inancın bir ürünüdür. Nakşedilmiş kurt motifinin koruyuculuğu inancının bir sonucudur. Bu koruma bazen yol gösterme şeklinde de olabilmektedir.
Iğdır Soykırım Anıt ve Müzesi’nin rölyefleri arasında asker, kurt, kartal ve at motifi yer almıştır[40] Bunlardan her dördü de koruyucu, kurtarıcı, yol göstericiliğin Türk tefekküründeki simgeleridir.
Bozkurt ve Türeyiş Destanlarında olduğu gibi Cengiz Han Destanında da Kurttan türeyiş vardır. Bahattin Öğel Doğu Sibirya ilkel kavimlerinin de atalarının kurt olduğuna inandıklarını belirtmektedir[41].
Kurt motivinin Türk Dünyası’nın muhtelif kesimleri ve Kızıl Derili efsanelerinde yer aldığını Etrüsler’den bahisle yapılan karşılaştırmalı çalışmalar da olmuştur[42]. Ancak biz yazımızın kapsamını fazla genişletmek istememekteyiz.
Biz 2000 yılında katıldığımız Koş-Ağaç, El –Oyun Kültür Şenliklerinde Kurt Başlı filamanlara şahit olduk. Bölge kazılarımdan çıkarılan arkeolojik buluntular Dağlık Altay Müzesine konulmuştu[43].
Kafkasya Türkmenlerinde 16-30 Ocak tarihleri arasında günlere “Kurt Günleri” denir[44]. Gagauz Türklerinde her yıl kış aylarında “Canavar / Kurt Yortusu” yapılır. Başalma (Beşleme) Mikail Çakır Etnoğrafya Müzesi’nde bu yortuları anlatan dokümanlar vardır[45].
Nazar, kem gözden korunmak Türk halk inançlarında önemli bir yer tutar. Nazar muhakkak bizzat görülerek yapılmaz. Giyaben de nazar değebilir. Sadece canlı ve cansız mala değil insanlara bilhassa çocuk ve kadınlar nazar olabilirler. Nazara uğrayan mal mülk zarar görünebilirken, insanlar hastalanıp ölebilirler. Nazar için yarı ölümdür, denildiği olur. Nazar‘dan korunmak için bostanlara kurt kafası dikilir.
S.Sakaoğlu’nun Sıtkı Aras’dan derlediği bir bilgiye göre, uğuruna ve yararına inanılan “Kurt Yağmuru” bulutsuz ve güneşli havada yağar. Bu esnada kurdun doğurmakta olduğuna inanılır[46]. Bu tespiti biz diğer kaynaklarla teyit ettik.
Afyon – Bolvadin’de yaşayan Karabağlı Karapapah Türkleri Nevruz ( Yenigün) de tarlaya “Kurt Kafası” dikip bereketi cezbetmek için Onun etrafında dönerler[47].Kurt kafasının koruyuculuğuna da inanılır. Bu uygulamada Artova-Tokat’da vardır.
Kumuk Türklerinde Börü Gözü (Kurt Gözü)nün nazara karşı koruyucu etkisi olduğuna inanılır. Aile fertleri arasında ihtilaf çıkmış ise geçimsizliği gidermek için, ihtilaflıların arasından geçilir. Böylece dargın çiftlerin barıştırılacağına inanılır. Bu uygulama bizzat yapılamaz ise, temsilen de yapılıp Küsler barıştırılır[48].
K.Afganistan Türklerinde Kurt Dişi çocukların nazardan korunmaları izin kullanırken, Türkmenler çocuğun kalpağına, Özbekler Kelepoş’una ve omuzuna kurt dişi takarlar. Kurt dişi Türkiye Türklerinde de nazar boncuğu olarak kullanılır ve mavi boncukla birlikte kızların saçına örüklerinin içine erkek çocukların omuzuna, yakasına ve beşiğine takılır[49].
Türkiye’de muhtelif vesilelerle belirtildiği gibi, bebeği yaşamayan kadınlara ve çocuklara yapılacak koruyucu uygulamalarda “ kurttan yararlanma ile ilgili inançlar da vardır. Bu arada nazarlığa kurt dişi ve kurttırnağı takılır. Bebek kurt derisinin ağzından geçirilir. Cesur olması istenilen erkek çocuğun burun kanadı delinerek buradan veya kulak memesi deliğinden kurt kılı geçirilir. Kırk döneminde çocuklar kurutulmuş kurban gözü ile olduğu gibi, kurt gözü ile de banyo yaptırıldığı olur. İçerisinde kurt dişi, kurt postu, kurt tırnağı olan nazarlıklar beşik veya salıncağa takılır[50].
Güney Türkistan’da durmayan (yaşamayan) erkek çocuklar için özel yapılmış kurtağzından çocuğun büyükbabası veya büyükannesi çocuğu geçirir. Anadolu’da ise kurdun çeşitli fonksiyonlarına Türk Dünyasının diğer kesimlerinde olduğu gibi, inanılır[51].
Özbekistan’da bebeği nazardan korumak için onun başına nazarlık olarak Kurt Kemiği, Kurt dişi, acı ısırık (üzerlik) Sarımsak ve iğne konulur, muska yapılır[52].
Anadolu’da Ballayan Türkmen aşiretinde kötü kişinin nazarından korunmak için okunarak ağzı bağlanınca, iki muska yapılır. Bunlardan birisi ulu bir ağacın altına diğeri eşiğin altına gömülür[53]. Buradan hareketle korumada ağız bağlama bahsine geçeceğiz.
Ege ve Akdeniz bölgesinde; Bozkurt’un dişini cebinde taşıyan kimseye nazarın değmeyeceği ve bu kimsenin uykusunda sayıklamayacağı inancı vardır. Bozkurt’un kurtulmuş gözü toz haline getirilerek sürme gibi göze çekilirse, o gözün iyi göreceğine hiç ağrımayacağına inanılır. Bu yörede gece kurtlardan bahsedilmez, aksi halde bir kıl koparılır veya ateşe çivi atılır[54]. Bu tespitte yanılmıyorsak Bozkurt’un ak iye, diğer kurtların kara iye görünümü var. Her iki kurtta da halk inancına göre bir kuvve tespiti yapılmıştır. Ancak fonksiyonları farklıdır. Boz olmayan kurdun muhtemel zararından korunmak için demir ve ateş kültleri devreye girmiştir. Anadolu’da yılan, cin gibi varlıkların isminin gece geçmemesine özen gösterilir.
Bolvadin – Karabağ Türkmenlerinde ağılları nazardan korumak için kapının önüne bir sırık dikilir ve üzerine kurt başı takılır[55].
Azerbaycan’da su bıçakla bağlanır. Kurtağzı Türk dünyasının birçok yerinde keza bıçakla bağlanır. Anadolu’da kız istenilince ailesinin ve imtahana girince öğretmenlerin ağzı iğne ile bağlanılır. Ayrıca yol bağlamak, kapı bağlamak ile ilgili inançlar da vardır.
Anadolu’daki “kurtağzı bağlaması” uygulaması Bayır –Bucak Türkmenlerinde de vardır. Evcil bir hayvan dağda, merada kalıp köyüne dönmemiş ise, o hayvana kurdun zarar vermemesi için merasim ve duaları yapılarak kurdun ağzı bağlanır. Beklenilen hayvan çiftliğe dönünce, açlıktan ölmemesi için kurdun ağzı açılır. Bu uygulama Güney ve Kuzey Azerbaycan Türklerinde de vardır[56].
Karaçay Türklerinde de kurtağzı bağlamak vardır. Bunun için bıçak kınından çıkarılır ters çevrilir, bıçak ve kını ilgili duası okunarak birbirine bağlanır. Hayvanlar otlaktan salimen dönünce, kurt açlıktan ölmesin diye ilgili dua okunarak bıçak ve kını açılır. Buna kurdun ağzının açılması denir. Bu uygulama da “bıçak” ve “bağlama –bağlanma” temalarının yanı sıra halk inançlarındaki merhamet motifi de yer almaktadır. Kurdun avlanması onun meşru yoldan rızkını aramasıdır. O’na mani olunmamalıdır.
Kuzey Kafkasya’da Tabasaranlar’da köyden birinin ineği itse(kaybolsa)Molla kurdun ağzını bağlar. Kurtağzı bağlamak Karapapak, Kırmanç ve Kumanlarda da vardır[57].
Koyun Abdal’ın bağlarda koyun sürüsünün otlattığı koyunların meyvelere hiç dokunmadan sadece otları yediği koyunların bağlara zarar vermeyeceğini koyun abdal’ın garanti ettiği anlatılır. Koyunlar halisane otlatılır ise sadece rızıklarını yiyebilecekleri inancı ulu zatlarla ilgili anlatımlarda çok sık rastlanılır[58].
Azerbaycan’ın Kazak bölgesindeki bir inanca göre hiçbir dişi kurt erkek yavrusu ve erkek kurt da dişi yavrusu ile çiftleşmez. Kurtların yakın çevrelerindeki hayvanlarını parçalaması ilginçtir. Karınlarını doyurabilmek için başka muhitlerden hayvan bulurlar[59].
Enver Börüsoy’un bir araştırmasına göre; Kurt saldıracağı kimsenin dikkatini çeker, saldıracağını duyurur. Aniden ve arkadan saldırmaz. Her kurdun saldıracağı kendi sürüsü vardır. Birbirlerinin sürülerine saldırmazlar. Azerbaycan’ın Kazak bölgesinde çobanlar bakmakta oldukları sürülerin sahiplerinden “Kurt payı” alırlar. Kurt payı kurtların hakkı olarak bilinen bir miktar ettir. Çobanlar 10-15 kilo kadar eti yemeleri için kurtlara ayırır ve onların rahat yiyebilecekleri yerlere koyarlar. Kurdun payının ayrılması anlaşılan zahiri mahiyetinin yanı sıra Batıni boyutu ile nasiplerinin paylaşılması olayıdır. Kurdun da rızkı bir yerden gelmelidir. Onun da beslenme hakkı vardır. Anadolu’da ekin toprağa atılırken “kurdun ve kuşan payı” ilaveten toprağa serpitilir. Nevruz uygulamalarında ambar temizlemede kurdun – kuşun payı Anadolu ve Güney Azerbaycan da çok gözetilir.
Türk Dünyası’nın hemen hemen her yerinde görülen “Kurt Ağzı Bağlama” uygulamasının derinliklerinde helal –haram ve rızk-nasip inancı vardır. Kurdun ağzı bağlanılarak ölüme terk edilmesi amaçlanmaz. Kurda adeta yememesi gereken evcil hayvan için işaret verilmiş olunur. Evcil hayvan yerine dönünce kurdun ağzı açılır. Kurdun ağzı çok kere bıçakla bağlanır. Bağlanmak Türk halk inançlarında bir kodtur. Bağlanmak ve açılmak bıçak –demirle yapılar. Demir de Türk halk inançlarında bir külttür. Bağlanma ve açılmanın dua eşliğinde yapılmış olması, yapılan uygulamanın İslamileşmiş oluşundadır. Uygulama da bazen hocanın yer almış olması kam’ın rolünü üstlenmiş oluşu ile izah edilebilir. Bazı uygulamalarda bu esnada yakılmış ateşin sönüp sönmediğine bakılması, sönmüş olması halinde kurdun hayvanı yemesi şeklinde algılanması, kurdun hayvanı yemeyeceğinin işareti olarak kabul edilir. Bize göre bu Türklerde adalet kavramının antolojik temelinin varlığını da gösterir. Tengride kurt, kut bulmuş ise, bunun da bir nizamı vardı[60]
Kurtağzının bağlanılması gibi kurdun içerdiği manevi kuvvetten istifade ile insanların ağzı, dili, gönlü bağlanabilir. Bunun için kurt yağı kullanılır. İnanca göre kurt yağı insanların sevimli görünmelerini önler ve şirin konuşmalarına mani olur.
Düşmanlık yapılmak istenilen kimsenin ağzını, dilini, kapısını bağlamak için, o kişinin kapısına kurt yağı sürülür. Böyle kapıları “Bağlı Kapı” denilir[61].
Nahçıvan’da Kurt’a kutsiyet atfedilir. Kurt’un tekin olmadığına inanılır. Kurt yağı sürülmüş bir ailenin aile fertleri arasında tatsızlık çıkacağına inanılır ve “ Kurt Yağı ile ocak yıkılır” denilir[62].
Azerbaycan Türklerinde iki insan arasında ihtilaf çıkması isteniyor ise, bunların arasını açmak için birisinin üzerine “kurt Yağı” sürülmesinin gerektiğine inanılır[63].
Sonuç
Kurt Eski Türk İnanç Sisteminde Tengriden kut bulmuş bir canlı olup, Tanrı değil ancak semavi bir varlık dır. Fiziki ve cinsel özellikleri de bulunan bu varlık boz, kır renkli ve çok kere dişi sıradan bir kurt olmaktan ziyade kurt donuna giren bir ata ruhudur. Bozkurt olarak mitolojide yer alan bu varlık Ata ruhu, Kam kültünün bütün özelliklerine sahip. Kendisine sevgi ve saygı duyularak yardımının alınabilmesine çalışılan ve kendisinden korkulup çekinilerek zararından korunmak istenilen bir varlıktır.
Boz kurt’un hayatın her safhasında fonksiyonunun olduğuna inanılmaktadır. İnsanlar dünyaya gelmeden, geldikten sonra, isim almalarında evliliklerinin muhtelif dönemlerinde, bereket edinme, savaş kazanma gibi mücadelelerinde, görünmeyen güçlere karşı savaşlarında hastalıklarında, gelecekten haber almalarında kurtun fonksiyonuna inanmaktadır. Kurt yaşam biçimi ve çevre ile ilişkileri itibariyle Türk halk inançlarında örnek alınabilmektedir.
Kurdun; kanı, yağı, kılı, postu, dişi, tırnağı, kemiği, kafatası, izi korunma ve kurtulma da halk inançlarında yerini bulduğu, bir kurt kültünün oluştuğu söylenebilir. Halk inanç kültüründe bu derece derin iz taşıyan Bozkurt son yüzyıl da doğal olarak tekrar resmi devlet armaları gibi üst kültür kurumlarına da yansımıştır.
[1] D.CICHOCKI, “Türk Mitolojisinde Kurt –Ana Sembolüne Dair” Türk Dünyası Araştırmaları, 1985, s. 37 sh. 17-30
[2]Yrd. Doç.Dr. Yaşar Coruhlu “Türk Sanatında Görülen Hayvan Figürlerine Gök ve Yer Sembolizmi Açısından Bir Bakış” Türk Dünyası Araştırmaları. sh. 17-42
[3] Cevat Heyet “Türklerin Tarihinde Renklerin Yeri” Nevruz ve Renkler (Haz S. Tural, E.Kılıç –Ankara 1996 sh. 55-61
[4]Doç.Dr. Saadettin Gömeç, Kök Börüler ve Arslanlar” Türk tarihi, Şubat 2002 sh.42-47
[5]Doç. Dr. Saadettin Gömeç, “Gök Börüler ve Arslanlar” Türk Tarihi, Şubat 2002, sh. 42-47
[6] Adilhan Adiloğlu, Kafkas Nart Destanlarında Sümer ve Saka İzleri, Bilge, Kış 2002, sh. 29-32
[7] Adilhan Adiloğlu a.g.e.
[8] Adilhan Adiloğlu, “Kafkas Nart Destanlarında Sümer ve Saka İzleri” Bilge 2001 kiş. Sh. 29-32
[9] Y.Kalafat, Güney Kafkasya Ankara,2000,sh. 110
[10] Y.K. Kırım –Kuzey Kafkasya Sosyal Antropoloji Araştırmaları, Ankara, 1999 sh. 61
[11] Y.Kalafat –N. Yuguşeva “Altay Kamizmi’nin Anadolu Halk İnançlarında İzleri” Yol, Ekim-Kasım 1999 S. 2 sh. 102-108
[12]Mübahat Türker – Küyel “Bilge Kağan Bir Filozof –Arhant mıdır” XI.Türk Tarih Kongresi II: C. Ankara…..sh. 255-264
[13] Harun Güngör, “Uygur kağan Ünvanlarında Kün ve Ay Tanrı Kavramlarının Kullanışı” XI. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 199? Sh……
[14] Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara, 1995 sh. 91
[15] A.Rıza Yalgın, Anadolu’da Bozkurt, Halk Bilgisi Haberleri, 1931, sh. 20
[16] B.Kayparov “Karaçay Türklerinin Börü (Kurt)la İlgili Töreleri” As.Alan, Moskova,2000 S.21 sh.1-6
[17] Y.Kalafat, Güney Azerbaycan, S.2031
[18] Y.Kalafat a.g.e. sh. 203
[19] M.Eröz Hıristiyanlaşan Türkler, Ankara, 1983; L.Rasonji, Tarihli Türklük Ankara 1971, sh. 132
[20] R.Genç. Kaşgarlı Mahmut’a göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, Ankara 1997, sh. 135
[21]S.Birerova, Bulgaristan Alevileri ve Demir Baba Tekkesi, İst. 1998, sh-76
[22] Y.Kalafat Kırım Kuzey Kafkasya,Ankara 1999 sh. 124
[23] Y.Kalafat.Bakü Ceyhan Kültür Hattı. Ankara 2000 sh. 6
[24] Y.Kalafat Kırım Kuzey Kafkasya sh. 76-83
[22] Dresden 46/5-6 ifadesi ile kurda kurban olunabilmektedir.
[26]Ş.Çelik, XVI.Yüzyılda İçel Yörükleri Hakkında Bazı Değerlendirmeler.” Anadolu ve Rumeli’de Yörükler ve Türkmenler, Sempozyumu Bildirileri –Tarsus 14 Mayıs 2000 Ankara, 2000, sh. 83-102
[27] Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri Ankara, 1990
[28] M.Z.Binler “Türk Dünyasında Evlenme ile ilgili Gelenekler Ankara, 1980 (Basılmamış- Özel arşivimizde)
[29] M.Z.Binler a.g.e, U.Barlas. a.g.e
[30] Gurol Barlas, Hakkari ili Evlenme Töre ve törenleri, Karabük, 1975, sh.45) (Dr. Yaşar Kalafat “Alanya Yöresinde Kilit-Bağ-Kitlenmek-Bağlanmak” Erdem 2002, S. 34-35-36
[31] E.Esin, “Böri” I.Milli Türkoloji Kongresi –Bildiriler- İstanbul 1980, sh. 491-452
[32]Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları, S. 81
[33] Kurttan Türeme Efsanesi için bk. B.Öğel, Türk Mitoloji, Ankara 1971 C. 1 sh. 13-29
[34] Şekil değiştirme konusunda bkz.Yrd. Doç.Dr. B. Köksel, “Gaziantep Efsanelerinde, şekil Değiştirme Motifi Üzerinde” III. Uluslar arası Çukurova Halk Kültürü Bilgi Şöleni (Sempozyumu) Bildirileri, Adana 1994 sh. 487-496
[35] Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları
[36] S.Sakaoğlu, “Anadolu Folklorunda Göktürk Efsanelerinin İzleri” Beşinci Milletler arası Türkoloji Kongresi, İstanbul, 25-28 Eylül 1985, Türk Edebiyatı C.I. sh. 256-262
[37] Y.Kalafat M.Kiyani, “Kaşkayi Türklerinde Sosyal Yaşam, Yörük ve Türkmenlerde Günlük Hayat, Ankara, 2002 sh. 109 -136
[38] Dresden 45/9-10
[39]B. Kaypenov a.g.m
[40] Y.Kalafat, Güney Kafkasya sh. 86
[41] B.Öğel, Türk Mitolojisi Ç.1. Ankara, 1989 sh. 441
[42] Doç. Dr. Tanilla Aliyeva, “ Türk Dünyası ve Kızılderililerde Kurt Motifi” Türksoy Dergisi, Haziran 2000 S. 41 –43 sh. 40-43
[43] Prof. Dr. Dimitri Vasılıyev “Sibirya Müzesinde Bulunan Gök Türk Heykel ve Sanat Eserleri Kolleksiyonları” Uluslar arası Dördüncü Türk Kültür Kongresi Bildirileri, Ankara 1997 sh. 298-301
[44] S. Kürünov, Kafkasya Oğuzları ve Türkmenler Araştırma –Aktaran ; A. Duymaz, İstanbul 1995 sh. 85
[45] Y.Kalafat, “Gagauz Türklerinde Halk İnançları ve Bazı Karşılaştırmalar”
[46] S.Sakaoğlu, a.g.e
[47] Kaynak kişi: Muharrem Bayar
[48] Y.Kalafat, Kırım Kuzey Kafkasya sh. 134
[49] Y.Kalafat Türk Dünyasında Karşılaştırmalı Türkmen Halk İnançları, Ankara 2000 sh. 71
[50] Y.Kalafat a.g.e sh. 34
[51] Y.Kalafat, Türk Dünyası Karşılaştırmalı Türkmen Halk İnançları Ankara 2000 sh. 72
[52] Y.Kalafat a.g.e S.111
[53] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları, sh.116
[54] Şükrü Tekin Kaftan, “Günler ve Hayvanlarla ilgili olarak sürdürülen Batıl İnançlar” Yörük ve Türkmenlerde Günlük Hayat Sempozyumu Bildirileri” (17-18 Mayıs 2002) Ankara 2002 sh. 137-157
[55] M. Bayar “Karakeçili Yörük Aşiretinin Tarih ve Kültür Hayatı” Yörük ve Türkmenlerde Günlük Hayat Sempozyumu Bildirileri Ankara 2002 sh. 27-62
[56] Y.Kalafat.a.g.e sh. 149-150
[57] Y.Kalafat Kırım – Kuzey Kafkasya sh. 127)
[58] Z.Gürel, Koyun Baba Ankara 2000 sh. 18
[59]Y.Kalafat, Kırım Kuzey Kafkasya, sh. 207
[60] Türklerde Adalet Kavramının Antolojik Temeli Konusunda bkz. Mübahat Türker – Küyel “Türklerde Adalet Kavramının antolojik bir temeli Var mıdır?” X. Türk Tarih Kongresi III.c. sh. –735-79
[61] Y.Kalafat, Kırım Kuzey Kafkasya sh. 207
[62] Y.Kalafat , Güney Kafkasya sh. 16
[63]Kaynak Kişi: Kamil Nerimoğlu Veliyev
*Yaşar Kalafat
TÜRK TARİHİNDEKİ SORUNLAR ÇÖZÜLÜYOR
Dünyanın yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı şu yıllarda, milletlerin layık oldukları yerde olabilmeleri i çin, öncelikle layık oldukları yeri bilmeleri gerekir. Bunu yaparken de başvuracakları en önemli kaynak tarihtir. Ama doğru tarih. Başkalarının bize yakıştırdığı ve bizim de hazırcılıkla sahiplendiğimiz değil, ilmi verilerin ve tarihi buluntuların bizi getirdiği en son noktada yer alan gerçek tarih. Başkalarının sizin için yazdığı tarihi kabul ederseniz, başkalarının size verdiği rolü de kabullenmiş olursunuz. Kendi yerimizi belirlemek ise hiç de o kadar zor değildir. İki yüz yıllık ve utançlarla dolu bir tarihe sahip olanlar dünyaya nizam vermeye kalkışabiliyorlarsa, bilinen beş bin yıllık tarihimizle, dünyaya nizam vermek bizim asli görevimiz olmalıdır.Türk Tarihinin karanlık dönemi, yapılan kazılarla ortaya çıkan yeni buluntular ve yazılı kaynaklarla her gün biraz daha aydınlanmaktadır. Ele geçirilen buluntular (tarihi eserler) ve şifreleri çözülüp okunan yazılı kaynaklar, bu gün bilinen ve bize de ezberletilen tarih tezlerini alt üst etmeye devam ediyor. Bu gerçeklerle yüz yüze gelmeyi sağlayan çalışmaların çok önemli bir kısmını da maalesef yine yabancı bilim adamları yapıyor. Bu konularda bizde de önemli çalışmalar yapan çok değerli bilim adamlarımız var. Sayın Kazım Mirşan hocamız gibi. Ancak, toplumumuza aşağılık kompleksi o kadar yerleşmiş ki, bir Türk bilim adamının yaptığı tespitler, ortaya çıkardığı tarihi gerçekler, bir yabancı bilim adamının tespitleri kadar ciddiye alınıp kabul görmüyor. Ama tabii ki bu durum sonucu değiştirmeyecektir.
Orta Asya’nın karanlık tarihi Orta Asya’da çoğunluğunu Rusların yaptığı kazılarda elde edilen buluntuların neler olduğu ve ne anlama geldiği konusunda hemen hemen hiç bir fikrimiz yoktur. Biz sadece onların açıkladıklarıyla yetinmek durumunda kalıyoruz. Tarihimizi onların gözüyle yazıp, çiziyoruz. Veya başka milletlere mensup ilim adamlarının bulgularıyla yol gidiyoruz. Gerçek bir bilim adamı tamamen objektif olarak elde ettiği bilgileri açıklamak istese bile, bir de uluslar arasında izlenen siyaset vardır. İşte yapılan ilmi açıklamaların çerçevesini genelde bu siyaset belirler. Bunları dikkate alarak, izleyeceğimiz yolu belirlemeliyiz. Ayrıca, sadece Orta Asya’da kendi izlerimizi aramak, kendimizi belirli bir tarih dilimi ile sınırlamak olur. Asya ile ilgilenirken de Türklerin ata yurdu diye tarif edilen bir bölgeyle sınırlı kalınmamalıdır. Türk Milleti olarak, Asya’nın belli bir bölgesi değil tamamı bizim ilgi alanımız içinde olmalıdır. Çünkü Asya’da Türklerin ayağının değmediği, yerleşmediği, devlet kurmadığı bir coğrafya parçası yoktur. Bunu çeşitli şekillerde ispat etmek mümkündür. En basitinden, Budizm’in yayıldığı bölgelere kuş bakışı bakarsanız, Türklerin nerelere kadar etkili olduklarını görebilirsiniz. Türk Tarihini sadece Türk-İslam tarihi ile sınırlamaya çalışmak, Türk Milletine yapılacak en büyük haksızlıktır. Bunu çeşitli zamanlarda değişik yazılarımızda anlatmaya çalıştık. Türk Milleti İslam dininin tebliğinden çok önce Türk olarak yeryüzünde vardı ve Türkçe, konuşulan, canlı bir dildi. Şimdiki gibi. Tarih Boyunca Türk Dinleri Türkler tarihleri boyunca, tek tanrılı bir din olan ve Tanrı sembolleri Güneş olan MU diniyle, Mani diniyle, Budizm’le, Musevilikle, Hristiyanlıkla ve son olarak da İslam’la tanışmıştır. Çeşitli tarih dilimlerinde yaşayan Türkler bu dinlerin bağlıları olmuşlardır. Enteresan olan da bütün bu dinlerin kökeninin “Tek Tanrılı” olmasıdır. Tek Tanrı inancı zaman zaman bozulmuş, ancak bu bozulma sürecini yeni dinlerin tebliği süreci izlemiştir. Bu günkü dinimiz olan İslam dininin kitabında bu konularla ilgili yeteri kadar açıklama vardır. Peygamberimiz atalarını tanımlarken, onlar “Hanif bir dinden ve temiz bir soydandı” diye tanımlıyor. Onların müşrik olmadığını belirtiyor. En ilk bilinen atası olarak da Mezopotamya’da Sümerlerin Başkenti olan UR kentinde doğup büyüyen bir Sümerli olan Hz. İbrahim’i gösteriyor. Ur Türkçe’de etrafı su hendeği ile çevrilmiş kale anlamındadır. Bütün Sümerler Tufandan sonra Uygur İmparatorluğu sınırları içinden, yani Asya’dan göç ederek Mezopotamya’ya gelmişlerdir. Ve artık bilinmektedir ki Sümerlerin ataları da Uygur Türkleridir. Yani Sümerler Türk’tür. Yani Hz. İbrahim Türk’tür. Yani onun torunu olduğunu söyleyen Hz. Muhammed Türk’tür. Tarihe geniş bir perspektiften bakmak ve geçmişi buna göre okumak gerekir. Yoksa, Türk Milleti at sırtına mahkum edilir ve yeni nesillere de geçmişi olmayan bir millet olarak öğretilir. Geçmişi olmayanın ise geleceği de olmaz. Uygur Medeniyetinden Örnekler Sincan Uygur Özerk Bölgesi 1.8 milyon kilometre karelik bir alan. Bu alan içinde kim bilir insanlığı şaşkına çevirecek daha ne kadar çok tarihi eser vardır? Ancak bunların gün ışığına çıkması epey zaman alacağa benziyor. Öncelikle o bölgelerde yaşayan insanlarımız şu an için tarihe bizim gözümüzle bakacak durumda değiller. Onlar geçimlerinin ve canlarının derdindedirler. Dolayısıyla onlardan şu an için çok fazla bir şey bekleme hakkımız yoktur. Yalnız bu bölgelere yıllardır resmi görevli olarak gidenler veya özel olarak gidenler neden bu konularla hiç ilgilenmezler, anlamak mümkün değildir. Yukarıdaki yazıda bu yer altı kanallarının tarihi verilirken 2500 yıllık bir süreden söz ediliyor. Bu sürenin çok daha gerisinde de, çok daha ilerisinde de bu bölgeler Türk bölgesidir. Bunu nasıl bu kadar kesin söyleyebiliyoruz? Tibet’te bir mağarada bulunan çivi yazısı ile yazılmış tabletler bu bölgenin Tufandan önce de Uygur İmparatorluğu topraklarına dahil olduğunu belgeliyor. Hatta daha da gerilere giden bilgiler veriyor. Tibet’te bulunanların dışında Orta Amerika’da bulunan Maya, İnka, Aztek uygarlıklarından kalma tabletler de çok daha eski bir medeniyetten haberler veriyor. Bu batık MU kıtasında kurulmuş olan MU medeniyetidir. Ve bu MU İmparatorluğuna bağlı iki büyük koloniden söz edilmektedir ki, bunlardan biri Batık Atlantis İmparatorluğu, diğeri ise sınırları hemen hemen bütün Asya’yı kaplayan Uygur İmparatorluğudur. Bu medeniyetlerin tarihi 12.000-60.000 bin yıl kadar gerilere gitmektedir. Büyük bir tufan ve depremler silsilesi ile batan MU kıtası ve Atlantis’in izleri bu gün için halen karanlıklardadır. Ancak aynı dönemin üç büyüğünden biri olan Uygur İmparatorluğunun hüküm sürdüğü topraklar ve bu imparatorluğu kuran insanların torunları aynı topraklar üzerinde yaşamaya devam ediyorlar. Bence bu kadar büyük medeniyetler kuran insanların, yer yer çölün 110 metre altına dalacak kadar derinlikte ve suyun doğal akışını sağlayacak eğimde kanallar açmış olmaları pek de şaşılacak şeyler değillerdir. Esas şaşılması gereken durum bizim buna neden bu kadar şaşırdığımızdır. Bizler de maalesef oralarda yaşayan kardeşlerimiz kadar çaresizlik içinde bırakılmış ve dünyaya Türk Gözü ile bakmamışız. Başkalarının gözümüze taktığı gözlüklerle dünyaya bakmaya alıştırılmışız. Kendi tarihimizi kendimiz yazarken bile “Türkler at üstünde doğar at üstünde ölür” edebiyatına saplanıp kalmışız. Eğer bu sadece Türklerin savaşçılığı, cengaverliği için söylenseydi doğru olurdu. Ancak bütün tarihini at sırtında geçiren bir millet tarifi bugünün Türk Milliyetçilerinin bile kafasına adeta kazınmıştı. Tarih konusunda yazarken, konuşurken çok ihtiyatlı olmak ve geleceğe açık kapı bırakmak gerekir. Çünkü tarihi hiç kimsenin tam olarak bilmesi mümkün olamaz. Tarih ancak kazılar veya başka yollarla ele geçecek olan buluntular, yazılar, belgeler vb. incelenerek açıklanabilir. Bilim her gün yeni aşamalar kat etmekte, teknoloji baş döndürücü bir hızla yol almaktadır. Dolayısıyla, insan oğlunun geçmişini aydınlatacak bilgilere bundan sonra daha kolay ve sağlıklı olarak ulaşabileceğiz. Bunu göz ardı etmeden, bugün mevcut olduğumuz ve olmadığımız bütün coğrafyalarda ısrarla kendimize ait izleri aramalıyız. Bizi doğru sonuca götürecek yol budur. Büyük Türk evladı Atatürk boşuna mı MU kıtası ile ilgili kitapları Türkiye’ye getirtip tercüme ettirmişti acaba? Orta Amerika’da yaşamış olan Mayalarda Atatürk ne aramıştı acaba? Ve neden Atatürk’ten sonra bunlar unutulmuş-unutturulmuştu acaba? Cumhuriyet nesillerine Türk Tarihini anlatanlar nedense, ısrarla Türklerin yerleşik düzende bir hayat yaşamadığı tezini savunmuşlardır. Hiçbir gerçek veriye dayanmayan, sadece hayal güçlerinden esinlenerek tarihçilik yapmışlardır. Maalesef bazı Türk aydınlar da bilerek veya bilmeyerek bunlara destek vermişlerdir. Göktürk Sikkeleri Eğer Türk Tarihi at sırtında başlayıp bitiyor ise, bugün bütün Asya kıtasını baştan başa bezemiş olan eserler gökten zembille mi inmiştir? Buhara, Taşkent, Semerkant(Sümerkent), İran’ın tamamı, Hindistan’da Babür İmparatorluğunun bıraktıkları, dünyanın yedi harikasından biri sayılan Tac Mahal neyin nesidir? Bu gün Çin’in başkenti olan Pekin şehrinin tarihini bir araştırın bakalım karşınıza ne çıkacaktır. Bu şehri boş bir alana sıfırdan kuran hanedan kimlermiş? Altaylarda Pazırık kurganında bulunan Altın Elbiseli Adam adı verilen altın zırh, iki bin beş yüz yıldan uzun bir zamana tarihlenen Pazırık halısı, bu güne kadar ısrarla gizlenen, üzerinde ay ve yıldız basılı Göktürk sikkeleri neyin nesidir? Bunları biz buralarda yapıp, sonra da götürüp oralara serpiştirmedik. Bunları bulan araştırmacılar da, okuyan araştırmacılar da Türk değiller. Ama bu eserlerin Türk eseri olduğunu bize onlar söylüyorlar. İşin acı yanı ise, bu eserler bugün bulunmuş değil. Bu eserler gün ışığına çıkalı yıllar olmuş ama maalesef bizlerin bundan haberi bile yok. Biz halen, at sırtında dünyayı fethettiğimizi anlatıyoruz çocuklarımıza. Kurulan her devletin bir idare merkezi, basılı parası vardır. Bu olmadan, ciddi anlamda bir teşkilatlanma sağlamadan bütün Asya’ya yayılmış bir devleti nasıl yönetebilirsiniz? Turfan Karızları (Yer Altı Su Kanalları) “Karız” sözcüğü; kehriz (Bu gün Anadolu’da “keriz” olarak kullanılan bu sözcük, sebil, herkesin kullanımına açık çeşme anlamındadır. Aynı zamanda, argoda da; malını mülkünü herkesin kullanmasında sakınca görmeyen, malını sebil gibi dağıtan kişiler için kullanılmaktadır.) lağım veya yer altından giden su kanalı anlamındadır. Burada kullanılan lağım sözcüğü ilk anda bugün büyük şehirlerde kullanılan atık su yollarını çağrıştırsa da asıl anlamı yer altına açılan tünel, kanaldır. Bilindiği üzere Osmanlı ordusunda, fethedilmek istenen kalelerin etrafı sarıldığında, yer altından tüneller açarak kale duvarı altına ve girişine patlayıcı yerleştirip, kale duvarlarının veya kapısının yıkılmasını sağlayan asker grubuna “lağımcı” denirdi. Bugün hala kullanılabilen, ve Asya’da bir uygarlık harikası olan yer altı su kanalları, belli bölgelerde yerin 110 metre altına kadar inmekte ve toplam uzunluğu beş bin kilometreye ulaşmaktadır. Tanrı Dağları’ndan, Turfan şehrine su getirmek amacıyla Uygur Türkleri tarafından yapılmıştır. Bu haliyle, Çin seddinden daha önemli bir yapı olduğu ortadadır.. Bu konuda sayın Dursun Özden’in yapmış olduğu tespitler Türk Tarihi ve medeniyeti açısından çok önemlidir. “Orta Asya’da bulunan antik uygarlık harikası olan Karız su kanalları, Tanrı Dağları’ndan ve yeraltı kaynaklarından Turfan’a su getiren, çölün altında 110 metre derinlikte ve toplam 5 bin kilometre uzunluğundaki yeraltı su tüneli, Türklerin yaratıcılığını özetliyor. Karız harikası; Orta Asya’daki yerleşik yaşam, kentleşme kültürü, mimari planlama, haritacılık ve bir teknoloji harikası olarak insan yaratıcılığının doruklarından biri. Şimdiye dek batının, Avrupa merkezli tarihçilerin ve kimi Türkologların yazdıkları; “Asyalılar, hiç bir zaman yerleşik olamadı. At üstünde, çadırlarda ve su başlarında sürekli göçebe toplum biçiminde yaşarlardı…” şeklindeki savları çürüten bir tarihi gerçek olan Karız Su Tüneli, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Uygur Özerk Bölgesi’nde bulunan ve Tanrı Dağları’ndan Turfan şehrine kadar yer altında uzanan ve Çin Seddi’nden sonra dünyanın ikinci uygarlık harikası olarak değerlendiriliyor. Bu gün olduğu gibi, dün de “Avrasya Uygarlığı” hep vardı ve öndeydi.” “Karız” sözcüğü; kehriz, lağım ve yeraltı su yolu demektir. Suyun aktığı yeraltı kanalı anlamına gelen “teşme” olarak da söylenmekte. Aslında, bölgede Karız’ın yapımında kullanılan bazı Türkçe kökenli sözcüklerden de anlaşılacağı gibi, bu uygarlık harikasını yapanların Türk olduğu anlaşılmakta. Örneğin: Tuynuk: Kuyu. Kurutka: Sert çamur. Küz: Kaynak. Karizçi: Kuyu kazan kişi. Geltekçi: Hayvan sürücüsü. Yuklima: Kuyu ağzına konulan örtü. Tirek: Direk. Yanlık: Yana konulan tahta. Çukka: Tehlike işareti. Suğuk çüşüş: Soğuk havanın içeri girmesi. Suğukçi: Sucu kişi. Kuduk seviti: Çubuktan örülmüş küçük sepet. Ketmin: Kazma, kazıcı. Çığrık: çamur makinesi (elle). Yağ: Yağ. İlmek: Dut ya da karaağaç çatalından yapılan tarak. Tilma: İlk kuyunun başı…vb”. “Karız, deniz seviyesinin altında kalan tarım alanlarına, köylere ve yerleşim merkezlerine suyu taşımaya yarayan yatay ve düşey yeraltı su tünelleri – galerileridir. Bu kanalları yaklaşık 100 metre yeraltında konumlandırmanın amacı, güzergahın geçtiği çölde ortalama +40 derecenin bulunduğu hava koşulları düşünülerek, sızıntı ve buharlaşmadan kaynaklanan su kayıplarını azalmaktır. Bir karız tamamen yer çekimi kuvveti ile işlemektedir. Bu şekilde tasarlanıp, kendi içindeki eğim dikkate alınarak suyun doğal eğimi ve akar kotu, iki karız arasında eğim hesabı ile yapılmış olup, pompa gereksinimini ortadan kaldırmıştır. Örneğin: Turfan’a bağlı Piçan ile Dalankarız ilçeleri arasındaki karız uzunluğu 8 km. olup, 190 adet kuyu bulunmaktadır. Kuyular arasındaki kot farkından anlaşılacağı gibi, karız içinde suyun doğal akar eğimi en az %1’dir…” (Dursun Özden. Aydınlık Dergisi. Eylül 2004) Türkler Anadolu’ya Ne Zaman Geldi? Tekrar tarihe dönecek olursak, aşağılık kompleksinden kaynaklanan aynı tavrı, tarihi konularda da izlemeye devam ediyoruz. Anadolu’da Hititleri, Etileri, Urartuları yok sayan, kendisi ile bağlantısını bulamayan tarihçilerle kendi tarihimizi öğrenme şansımız var mıdır? Ülkemizde bulunduğu halde, bugüne kadar her nedense okunamamış “Yazılıkaya” anıtındaki yazının da doğrudan doğruya Türkçe bir yazı olduğu, bu nedenle, 5000 yıllık Sümer tabletlerini çözebilen batılı ilim adamları, bu anıttaki yazıyı okudukları takdirde, Türklerin Anadolu’ya gelişlerinin çok eski tarihlerde gerçekleştiğini istemeyerek ispat etmiş olacaklarını düşünerek, kıskançlıklarından bu yazıyı okumadıkları kanaati gittikçe kesinlik kazanmaktadır. Ancak, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gerçekleri sonsuza kadar saklamak mümkün değildir. Bugün olmazsa yarın ama mutlaka bir gün bütün bunlar sağlam delillerle Türk’ü inkar eden dünyanın gözüne sokulacaktır. Tıpkı Sümer tabletlerinin okunmasından sonra ortaya çıkan gerçekleri kimsenin inkar edemediği gibi. Şu bir gerçektir ki; Türkler gittikleri her yere medeniyet götürmüşlerdir. Bunun en güzel örneklerinden sadece bir tanesini Sümer yazılı tabletlerinden okuyabiliyoruz artık. Sümer Türkleri Mezopotamya’ya geldiklerinde orada yaşayan yerli halkın ne durumda olduklarını bakın ne kadar açık anlatmışlar: “Yemek için ekmeği bilmezlerdi. Giyinmek için elbiseleri bilmezlerdi. İnsanlar toprak üzerinde uzuvlarıyla (yarı sürüngen) yürürdü. Hayvanlar gibi otu ağızlarıyla yer, hendeklerin suyunu içerlerdi.” (Prof. Leonard Wooley-Sümerler) Amerika’da Türk İzleri Görüldüğü üzere, yazıyı bulmuş bir medeniyetin temsilcilerinin geldiği bölgede diğer insanların hangi şartlarda yaşadığı aşikardır. Sümerler Mu kıtasının batışından sonraki dönemde, bir Mu kolonisi olan ve hemen hemen Asya kıtasının yarısından fazlasına hükmeden Uygur İmparatorluğunun batıya göç eden bir parçasıydı. Meksika’da bulunan yazılı tabletler de Maya dili ile yazılmıştı ve 12.000-60.000 yıllık bir geçmişten bahsediyor, batık kıta MU’yu haber veriyordu. Böylece, Tibet’te bulunan tabletlerin doğruluğunu da teyit ediyordu. Daha doğrusu bu iki uzak mekanda bulunan yazılı kaynaklar, geçmiş hakkında verilen bilgilerin sağlamlığı konusunda birbirlerini teyit ediyorlardı. Bu Meksika’da bulunan tabletlerin anlattıkları ve kayıp Maya medeniyetinde kullanılan çok sayıda kelimenin Türkçe oluşu, (O kadar Türkçe ki, bu gün kullandığımız Türkçeyle bile doğrudan aynı olan çok sayıda kelimeler var.) Maya, İnka, Aztek uygarlıklarının kalıntıları olan Kızılderililerin kullandıkları dillerde bile bu kelimeler yaşamaya devam ediyor. Sadece kelimeler mi? Tabii ki hayır! Sadece konuştukları dil değil, yaşam biçimleri, ev olarak kullandıkları mekanlar, çadırlarında ve kilimlerinde kullandıkları desenler bile bu gün Anadolu’da halen kullanılmakta olan desenlerin birebir aynısı. Biraz detaya indiğinizde, eski Sümer kelime, sembol ve yaşam biçiminin, bugün Asya’da ve Anadolu’da kullanılan kelimelerin, kullanılan sembollerin, yaşam biçiminin ve inançların aynılarını, Amerika kıtasında yaşamış olan Maya, İnka, Aztek uygarlıkları ve onların devamı olan Kızılderililerde görebilirsiniz. Bu kadar geniş bir coğrafyada bu aynılık artık inkar edilememektedir. Kıskançlıktan kaynaklanan inkarlar ise yavaş yavaş belgeler konuşmaya başladığı için çaresiz bir suskunluğa dönüşmektedir. Aşağıda bu konuda yapılan tespitlerden bazılarına yer verilmiştir: Kızılderililer Türk Mü? “İndiana Üniversitesinden Amerikalı Profesör Denis Sinor Sibirya Türklerinden Tunguz kabileleri ve Yukagir’lerin Tunç çağı evrelerinden beri Kızılderililerle ortak bir kültüre sahip olduklarını tespit etmiştir. Huş ağacından oyulmuş kayıklar, Pirok yani deri, ağaç kabukları örtülerek yapılmış barınaklar ya da Kızılderililerin yarı küresel (Wigwam) veya konik(tepec) çadırları tipinde ortak kültürler, önünde yarık bulunan hafif giysi türleri, makosenler, karlı ormanların temel ulaşım aracı kayak gibi donanımlar tespit etmiştir. (Erken iç Asya Tarihi- Prof. Dr. Sinor- S. 102)” (Tanrının Türkleri- Cilt.1- S.314- Semih Tufan Gülaltay) “Sümer Tanrıçası İnanna’yı sembolize eden İnanna’nın “Ay kayığı” simgesi olan hilal şeklindeki, boğaza takılan kolyeye Tork denilmektedir. Anadolu’da Hitit devleti kurulmadan evvel yaşayan Tork-lar (Torkom) Hitit devleti sonrası kralları Pamba devrinde Hititlere boyun eğmek zorunda kalmışlardı. (The Hitites-Gurney-Pelican-U.S.A.) (Age. Sayfa:315) “Tork isimli, Tanrıça İnanna timsali kolyeyi tıpkı Torkom’lar gibi Bozok (Etrak) kabileleri olan sarışın Kızılderili kabilelerinden Navajo’lar, Şanı’lar, Ocibya’lar kemikten yapılmış olarak boyunlarına takmaktadırlar. Bu “Tork”ları, Çokta Kızılderilileri hilalin ortasına yıldız koyarak göğsü kaplayan geniş bir Ay yıldız kolye olarak kullanırlar. (H.C. Tanju- Tunçderililer- S.68)” (Age. Sayfa:315) “Sümer alfabesinde “Tork” timsali C hilal “N” harfi yerine geçer. Fin-ogur dilinde de “Tork” kelimesi boğaz, boyun anlamına gelen C hilal ile sembolize edilirdi.” (Age. S.315) “Mayalar kendi dillerine aynı bizim ifademizle “Mayanca” demektedirler. Maya’ların Orta Amerika’daki önemli yerleşim yerlerinden olan “Yuka-tan” isminin Türkistan’ın Yok-Tan bölgesinden gelme olduğu anlaşılmıştır. Bu bölge Sümer Türklerinin Mezopotamya’ya göçmeden evvelki yerleşim sahası idi… Tahiti adasına ayak basan Captan Cook Kızılderililerin başlarına taktıkları çiçekten başlığa Türk adı verdiklerini 1769 yılında tespit etmiştir. (Papau Mailu Language- D’Argingy- Luzac- New Guiness) (Age. S.315) “Fiji adalarında Rotuma yerlilerinin dillerinin Altaik dil olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Endonezya adalarının dillerinin de Altay dillerinden olduğu anlaşılmıştır. (H. Cemil Tanju-Tunç derililer. S.106) (Age.s.316) “Doktor kelimesi yerine “Ah-men”, kırık çıkıkçıya “Kak-bak”, şifacı hekime”Ah-bak”, çocuk doğurtan ebeye “ilk-alan-zah” derlerdi.” Bütün Altaylılar gibi Kızılderililer birbirlerine amca, baba, teyze, hala, ağabey diye hitap ederler. Maya Kızılderililerinde 1878 yılında el öpme adeti tespit edilmiştir. (Tunç derililer. S.162) (Age. S. 316) “Mohavk Kızılderilileri uzun eşek oyunu da dahil 12 Anadolu oyununun 11 tanesini bilmektedirler. Güreş ise bütün Kızılderili kabilelerinde dua ile başlanılan en önemli ata sporu olarak tatbik edilmektedir.” “Brezilya ormanlarında Zakuma Kızılderililerinde güreş, rakiplerden birisi can verene kadar devam eder. Bizdeki “Kırkpınar” efsanesinde de pehlivanlar can verene kadar güreşmişlerdir.” “Anadolu Türklerinin parmaklar arasına sicim gererek oynadıkları sicim oyunu Atabaşkan ve Keçuva kabilelerinde de oynanmaktadır. Üstelik figürler ve isimler de aynıdır. Eğer Anadolu’da bir figüre yıldız deniliyorsa, Kızılderililerde de yıldız denmektedir.” (Tunç derililer. S. 181) (Age. S. 316) “İnka’lar kök sülalesine “Ay-ullu” yani ulu soy demekle beraber, kendi yöneticilerine Kur-Hakan demekteydiler. İnka’lar çocuklarına bir kahramanlık gösterene kadar ad vermezlerdi. Ad verme işlemi merasimle yapılırdı. (Dede korkut destanlarından Boğaç Han destanı hatırlanırsa, orada da çocuk bir kahramanlık gösterdikten sonra ad almış, ve bu ad alma işlemi de bir törenle gerçekleştirilmiştir.M.K.) bir kişi ölene kadar bir düzine ad ve nam sahibi olabilirdi. “ “Mayalarda buluğ çağına eren çocuklara ok ve yay verilirdi. Kafkasya Türklerinde hala yaşatıldığı üzere, kadın kocasını adı ile çağırmaz, “Evin büyüğü”, “çocukların babası” gibi sıfatlar kullanırdı. Kına yakma bütün Kızılderili kabilelerinde, Anadolu ve Orta Asyalı Altaylılar gibi uygulanmaktadır. Beşik kertmesi töresi aynı şekilde yaygın bir töredir.” (Age. S. 317) Yukarıdaki paragrafta anlatılanların tamamı Anadolu’da yaşanmakta olan Türk kültürünün bire bir aynıdır. Bu kadar yakın ve benzer bir yaşam biçiminin binlerce kilometre uzaktaki bir kıtada aynen yaşanıyor olması tesadüflerle izah edilebilir mi? “İnkalarda aşağı sınıftan yani “Kara budun”dan olan birisi bir boğayı öldürmeden evlenme hakkı kazanamazdı. “ “Mohavk ve Atabaşkan kabilelerinde Kore Türkleri olan İlu’lar gibi, nişanlı kızlar saçlarına nişan tüyü takarlar.” “Loğusa kadın bütün Altaylılar gibi kutsal sayılır. Loğusanın kırkını yaparlar. Ölülerini bütün Altaylılar gibi, silahları ve atı ile birlikte “Kur-gan”lara gömerler. Kan davası bir töre olarak uygulanır.” “Cenaze merasimlerinde bütün Altaylılar gibi ölü ağlayıcıları tutarlar. (Anadolu’da, Ankara yöresinde bu gelenek “Yasçı Tutmak” olarak yakın zamana kadar uygulanmaktaydı. Son zamanlarda azalmış durumdadır. Aynı gelenek yine Ankara il sınırları içindeki Kürt köylerinde de uygulanmaktaydı ve halen uygulanıyor. M.K.) Mayalar ölüm yıl dönümünde “Yıl aşı” verirler, cenaze törenlerinde erkekler yüzlerine kara boyalar sürerlerdi.” (Age. S. 317) “Toltek Kızılderililerinin gebelik ve bereket tanrısı “Tez Katlı Poka” (Tez katlı boğa)dır. Kızılderililerde cennet ve sırat köprüsü kavramı vardır. Cennete Vakui (Akui- Altından ırmaklar akan yer) derler.” “Siu Kızılderilileri’nin 1870 yılı sonlarında Papıti, Muhave, Kalamat, Şoson, Irok gibi kabilelerinde “Hu” çekerek Bektaşi semahlarına benzeyen ayinler yaptıkları tespit edilmiştir. (Tunç derililer.s.246)” “İnkalarda Kopuz benzeri bir saz kullanıldığı tespit edilmiştir. Aztek ve Mayalar “Ç-şıra” (şıra) isimli içki içerler. İnkalar ise bu içkiye “Çira” derlerdi.” (Age.318) Kızılderili ve Türk Dillerinde Kullanılan Ortak Kelimeler “Toplam 600 lehçeden oluşan Kızılderili lehçelerinin ortak büyük kütlesi Atabaşkan Kızılderililerinin dilidir. Bu dil Altay dillerindendir. Bu dil diğer dillerin ortak buluşma noktası niteliğindedir. Bazı örnekler: Yatkı : Ev, yatılan yer Dodohişça : Dudak Lı-ık : Vatan, ili Tamazkal : Hamam, temiz kal T-sün : Uzun Hogan : Kerpiç ev, Hopan Missigi : Mısır Tepek : Tepe Hu : Selam Tete : Dede Türe : Türe, Töre Atış-ka : Ateş Yanunda : Yanında Aş-köz : Yemek Tapa : Tuba Yu : Su, yu-mak, yıkamak İldiş : Dişleme Şimdilik Sonuç Türk tarihi açısından daha işin başında bulunmaktayız. Eğer, rahmetli Atatürk’ün kurmuş olduğu Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi kurumlar kuruluş amacı doğrultusunda çalışmalarını bu güne kadar sürdürebilmiş olsalardı, şimdilerde yolun başında değil, belki ortalarında olurduk. Bugün de çok geç kalmış sayılmayız. Sadece kendi gerçek izlerimize ulaşmak için çaba göstermemiz gerekiyor. Bunu başarabilmenin birinci şartı da, dünyaya, insanlara ve olaylara Türk gözüyle bakmaktır. Başkaları tarafından bize verilen gözlüklerle dünyaya, insanlara ve olaylara bakarsak gerçekleri göremeyiz. Bir düşünsenize, “atlı kültür, atlı kültür” diye dayatılan şey sonunda Türklerin bütün hayatı imiş gibi konuşulmaya başlandı. Tamam atı biz ehlileştirdik, atlı bir hayatla iç içeyiz, savaşta ve barışta at binmede üstümüze yok. Ama insaf yani, hepsi bu kadar mı? Bu sakat mantığa göre şimdi; -Orhun abidelerini atalarımız at sırtında mı yazdı? -Ya da bir ara dinlenmek için mola verilen su başında taşları görünce, dayanamayıp kılıçlarının burnuyla çentikler atarak mı yazdılar? -Altın elbiseli adam adı verilen muhteşem altın zırhı (ki dünyada bir eşine, benzerine rastlanmadı bu güne kadar) at sırtında uzun bir yola giderken mi yaptılar? -Bir vuruşta bir atı ikiye bölen, çifte su verilmiş o dehşetli Türk kılıçlarını at sırtına örs koyup da yollarda mı yaptılar? O çeliği at sırtında mı geliştirdiler? -Pazırık kurganından çıkan o harika Türk halısını, atların arasına ip gerip, boşluğa tezgah kurarak mı dokudu Türk kızları? -Kurdukları sayısı belirsiz Türk devletlerinde kullandıkları ve bizim yeni yeni tanıştığımız Türk altın ve gümüş sikkelerini darphane yerine, kayalık bir zeminde giderken, atların ayakları altına attıkları altın ve gümüş parçalarını at nallarıyla ezerek mi kestiler? Para kestikleri kalıpları da at sırtında çakı ile mi oydular? -Tanrı dağlarından Turfan’a kadar, çölün altında bir ağ gibi örülen ve uzunluğu beş bin metreyi, derinliği yer yer yüz on metreyi bulan su kanallarını köstebeklere mi kazdırdılar? Hem at sırtında yaşayan insanların bu kadar uzaktaki suyu getirmek için kanala, tünele ne ihtiyacı var? Gider atlarını orada sular gelirlerdi. Öyle değil mi? -Başka hiçbir yere bakmaya gerek yok. Tek başına Tac Mahal’i niçin yaptılar acaba? Atlarıyla sadece oradan geçiyorlardı nasıl olsa! Yoksa kendileri yapmadı, yaptırmadı da bir talan sırasında Çin’den ganimet olarak alıp at sırtında oraya mı taşıdılar? -Hindistan’ı, Güney Azerbaycan’ı (İran’ı), bütün Asya’yı süsleyen Turkuaz kubbeleri, muhteşem mabetleri, kılıçlarıyla atların sırtında ayağa kalkıp gökten mi indirdiler? -Nankör Arap zihniyetinin yıktığı Beytullah bekçisi, kartal yuvası Ecyad kalesini bedeviler mi yapmıştı oraya? -Farabi, İbni Sina, Ali Kuşçu, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Biruni ve binlerce Türk dehası ve dahisi, bütün eserlerini ve araştırmalarını atlı gece yürüyüşlerinde oluşan sessizlikten yararlanarak mı yazdılar? Bu soruları sayfalar dolusu, ciltler dolusu sormak mümkündür. Burada sorulan ve sorulabilecek her soru, Türk milletinin bütün tarihini at sırtına bağlayarak, atalarımızı çapulla, talanla geçinen, yerleşik bir medeniyetleri olmayan ilkel bir topluluk seviyesinde göstermeye çalışanlara vurulan bir tokattır. kAYNAK: Türk Dünya |
1500 YILLIK AYYILDIZLI TÜRK PARASI
Orta Asya’da yapılan kazılarda Göktürkler’e ait sikkeler bulundu. Sikkelerdeki ay-yıldız motofi, Türkler’in ay yıldızı İslamiyetten önce de kullandığının en somut kanıtı olarak gösteriliyor.
Arkeologlar tarafından Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan toplam 104 sikke, ilk olarak geçen yıl Kırgızistan’da yapılan uluslararası bir konferansta kamuoyuna duyuruldu.
Altıncı ve yedinci yüzyılda basıldığı tahmin edilen ay yıldız motifli sikkelerin, Türk tarihindeki en eski paralar olduğu bildirildi.
Sikkelerdeki ay yıldız motifleri ise, Türkler’in ay yıldızı İslamiyetten önce de kullandığının somut kanıtı olarak gösteriliyor.
9 Eylül Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yardımcı Doçent Doktor Yavuz Daloğlu şunları söyledi:
“Bunlar Türk tarihi açısından ilk paralar ve bu paraların bizim tarihimiz açısından çok önemli bir özelliği olduğu gibi bizim uygarlık tarihimiz açısından çok önemli özellikleri var. Nedeni de Türkler’in gelişmiş bir uygarlıkları olduğunu, Türkler’in devletlerinin her türlü gereklerini yerine getiren unsurları içerdiğini görüyoruz.
Kaynak: http://www.trt.net.tr/wwwtrt/hdevam.aspx?hid=117531&k=6
Orkun Anıtlarından Sonra En Önemli Keşif
Eski Türk devletlerinde kağanlığın (sonrakilerde hükümdârlığın) sembolü “tuğ” (bayrak, sancak ve davul) ve “sikke”dir. Sikke ekonomik, tuğ da siyasi bağımsızlığın göstergesi olan bayrağı ve bağımsızlık marşını (millî marşı) temsil etmektedir. Gök-Türkler tuğ’u ve sikke’siyle, bir başka söyleyişle, bayrağı, marşı ve parası ile bağımsız, başı dik bir devlet kurmuş ve büyük bir uygarlık oluşturmuştur.
Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nce 4-6 Ekim 2004 tarihlerinde Bişkek’te düzenlenen II. Uluslararası Türk Uygarlığı Kongresi’ne Türkiye adına gittim ve kongrede bir bildiri sundum.
Bişkek’te geçirdiğim günler oldukça yoğun geçti. Bir yandan akademisyen olarak II. Türk Uygarlığı Kongresi’ni ve kongre programındaki bütün etkinlikleri hiç sektirmeden izledim, “Atatürk ve Türk Uygarlığı” başlıklı bir bildiri sundum ve oturum aralarında çok değerli meslektaşlarla tanışma ve sohbet olanağı buldum. Diğer yandan da Kırgızistan ve Bişkek’teki tarihi yerleri (Balasagun, Issık Göl, Alato dağları), müzeleri (başta Devlet Tarih Müzesi ile Devlet Resim Galerisi) gezdim ve çok sayıda fotoğraf çektim. Ayrıca Kırgız Filarmoni Orkestrası’nın bir dinletisiyle, Kırgız Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği bir ulusal Kırgız operasını (Ay Çürek=Ay Yüzlü) seyrettim.
II. Uluslararası Türk Uygarlığı Kongresi’ne Kırgızistan dışından katılan bütün Türkologlar, hepimiz Issık Göl Oteli’nde kaldık ve meslektaşlarımızla her gece koyu sohbetler yapıp Türk tarihini, uygarlığını irdeledik, tartıştık.
GÖK-TÜRK SİKKELERİ İLE TANIŞMA
Türk Uygarlığı Kongresi’nin ikinci akşamıydı. Otelde Özbek tarihçi Dr. Gaybullah Babayar ile sohbet ediyordum. Bu sırada Dr. Babayar çantasından bazı notlar ve fotoğraflar çıkarıp göstermeye başladı. O anda gözbebeklerimin büyüdüğünü hissettim. Fotoğraflarda Büyük Türk İmparatorluğu kurmuş Gök-Türklerin, Gök-Türk kağanlarının darp ettirdiği sikkeler vardı karşımda. Bizans, Selçuklu, Osmanlı sikkelerini biliyordum, ama Gök-Türk kağanlarının sikke darb ettirdiklerini o ana dek hiç duymamış ve hiçbir yerde de okumamıştım. Fotoğrafları tek tek ve hayranlıkla incelediğimde, sikkelerden birinin üstünde ortada kağan kabartması ve kenarlarda üç tane ay-yıldızı görünce o anda ne kerte önemli bir olayla karşılaştığımı, bunun ne kerte önemli toplumsal, tarihsel, iktisadi ve siyasi bir olay olduğunu düşündüm. Bu konuyu mutlaka Türkiye’ye taşımalıydım. Çünkü bu, tarihi altüst edecek önemde bir buluştu. Dr. Babayar’a o anda bütün bu fotoğraflardan bir kopya istediğimi ve konuyla ilgili bir yazı hazırlamasını rica ettim. Sağ olsun! Bu cin gibi genç, kanı kaynayan Özbek Türkü değerli tarihçi de seve seve bu ricâmı yerine getirdi ve Gök-Türk sikkeleriyle ilgili yazısını bana ulaştırdı.
GÖK-TÜRKLERİN UYGARLIK BİRİKİMİ

Bir uygarlığın gelişmişlik düzeyini, o uygarlığı oluşturan toplumun üretim ve paylaşım biçimi ile ona bağlı toplumsal kurumlar: dil, aile, gelenekler, din, hukuk, askerlik, sanat, vb. belirler. Bütün bu unsurlar yüzyıllar içerisinde şekillenir ve kimlik kazanır. Ayrıca, bir toplum ya da bir ulusun, uygarlığa eriştiği veya uygarlığı yaşattığını belirten başlıca unsurlardan biri de, onların dünya tarihinde tuttuğu yer ve çeşitli halkların kültürüne kattığı etkilerdir.
“Peki, Türk toplulukları tarih boyunca bir uygarlık yaratabilmişler mi? Kesin olarak ilk Türk uygarlığı denebilecek bir uygarlık var mı? Varsa ne zaman, nerede ortaya çıkmıştı ve nasıl örnekleri var ve insanlığa ne gibi etkide bulunmuş?” sorularını cevaplamak gerekir.
İKİ BÜYÜK TÜRK DEVRİMİ
Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nce 4-6 Ekim 2004’te yapılan “II. Türk Uygarlığı Kongresi”nde “Atatürk ve Türk Uygarlığı” başlıklı bir bildiri sunmuştum. Bildirimde dünya uygarlığı içinde Türklerin yerini belirlerken çok önemli gördüğüm iki konuyu vurgulamıştım. Özetle: birincisi, Türk adı tarihte ilk kez bir devrimle; Türk kavramı, Türkçe konuşan Orta Asya kavimlerinin diğer kavimleri de yönetimlerine alarak devletleşme sürecinde, dolayısıyla hukuka ve siyasal kurumlara kavuştukları aşamada ortaya çıkmıştı. Bayrağıyla, hukukuyla, askeri gücüyle, devlet hiyerarşisiyle, paranın geçerli olduğu ticaret yaşamıyla, iktisadi yapısıyla, maliyesiyle, kısacası bugün devlet dediğimiz örgütlenmeyi başaran Gök-Türkler tarihte ilk kez Türk adı taşıyan bir devlet kurarak devrim yapmıştı. İkinci olarak ise, Türk adı tarihin gündemine gene bir devrimle geldi. Gök-Türklerle birlikte siyasal bağı ifade eden bir içerikle tarih sahnesine çıkan Türk adının, bu kez Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla yeniden tarihsel kökenindeki anlamını öne çıkaran bir içerik kazanması çok anlamlıdır. İşte bu iki devrim, Türklerin dünya uygarlığı içindeki yerini belirler. Kırgızistan’da sunduğum bildiride, XX. yüzyılın başında emperyalizme ve feodalizme karşı verilen ve kazanılan savaşta, bir başka söyleyişle ikinci büyük Türk devrimiyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş uygarlık hedefini incelemiş ve yorumlamıştım. Bu yazımda da, birinci büyük Türk devrimini gerçekleştiren Gök-Türklerin dünya uygarlığı içindeki yerini ve bu uygarlıkla ilgili bilimsel çalışmaları sergilemeye çalıştım.
Günümüzde hem Batı, hem de Doğu’daki tarihçilerin çeşitli yöndeki araştırmaları sayesinde İran, Çin, Hint, Yunan, Bizans ve Arap Müslüman uygarlıkları ile karşılıklı etkileşim içerisinde olan ve hattâ bunların merkezinde yer alan Türk uygarlığının temel unsurlarının geniş Orta Asya topraklarında ortaya çıktığı ve şekillendiği bir gerçektir.
İLK BÜYÜK TÜRK UYGARLIĞI
Türkoloji alanında tanınmış bilginlerin vardıkları sonuca göre, Türk uygarlığının ilk belirtisi zaman bakımından Orta Asya tarihi sahnesine Gök-Türk Devleti’nin çıkmasıyla meydana gelmiştir. Gerçi, milâttan önceki binyılın son çeyreğinde Hun Konfederasyonu’nun vücuda gelmesinden Gök-Türk Devleti’ne dek geçen zaman içinde Avrupa Hunları, Akhunlar (Eftalitler) gibi Türk konfederasyonları ortaya çıkmış olsa bile onlardan günümüze tam anlamda bir uygarlık mirâsı ulaşmamıştır.
Bugün bazılarının Gök-Türk Kağanlığı veya Gök-Türk Devleti diye adlandırdığı, gerçekte bir imparatorluk kuran Gök-Türkler kuvvetli olduğu dönemlerde doğuda Kore, güneyde Çin ve Tibet, güney-batıda Hindistan ve İran, batıda ise Bizans ve Doğu Avrupa ile sınır komşusu olmuştur. Gök-Türkler kendine özgü yönetimleri, toplumsal-kültürel yaşamları, yazıtları ve başka değerlere sahip olmakla beraber adını saydığımız komşu toplulukların kültür ve uygarlıklarıyla sıkı temaslar kurmuş ve onlar aracılığıyla kendi uygarlığının yükselmesine zemin hazırlamıştır. Ayrıca Gök-Türkler söz konusu bölgelerin hem iktisadi, hem de kültürel yönlerden gelişmesinde öncülük yapmıştır. Yani, birbirlerinden epey uzak mesafede yar alan Batı ve Doğu ülkelerinin değerleri (kültürleri) onların komşusu olan Gök-Türkler yoluyla tanışmış ve etkileşmiştir. Bazı bilginlere göre Sasanlı, Bizans, Tang (Çin) gibi o dönemin en büyük dünya imparatorlukları, Gök-Türk İmparatorluğu var oldukça yükselmiş, onun zayıflamasıyla da çökmeye başlamıştır ki, bunun nedeni de Gök-Türklerin kontrolündeki bu büyük coğrafyada, güvenle yaptıkları ve yaptırdıkları ticaretin duraklaması olmuştur.
Gök-Türk Devleti’nin kurulması hemen-hemen tüm Türk ve Orta Asya bodunlarının bir araya getirilmesi yanında, Türk uygarlığını oluşturan unsurların o dönemin anayasası diyebileceğimiz Türk Töresi, Eski Türk-Runik yazılarına dayanan ortak edebi dil, bölgesel yönetim merkezlerinin yanı sıra zanaat ve ticaretin var olduğu yerleşik tarım ve şehir kültürü, bütün Türklerin ortak mânevî kültürünün temelini oluşturan ve aynı zamanda ortak dini olan Gök-Tanrıcılığın gelişiminde de önemli rol oynamıştır. Ayrıca kağanlıkta biçimlendirilen verâset yönetim sistemi, kendi döneminin en etkin askeri-siyasi yönetim sistemlerinden biriydi. İşte bu yönetim sistemi sayesinde, devletin iç güvenliğinin yanı sıra yeni toprakların fethedilmesi ve ele geçirilmesi de sağlanırdı. Böylece Türk halkları, kendi tarihinin gelişim zirvesinde yeni kuvvetli bir askeri-siyasi örgütün yanı sıra Çin, Hint, İran (Sogd, Tohar, Pers) ve Bizans uygarlıklarının en güzel taraflarını benimseyen örnek bir uygarlığı meydana getirmiştir. Bu uygarlık sonuçta, doğuda Büyük Okyanus’tan, batıda Adriyatik Denizi’ne kadar uzanan Avrasya’nın uçsuz bucaksız topraklarını yurt kılan tüm Türk boyları ve halklarının kültürel kimliğinin başlıca işareti olmuştur.
GÖK-TÜRK TARİHİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
İlk Türk uygarlığını oluşturan Gök-Türk İmparatorluğu tarihimizin en parlak dönemlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, yaklaşık son 150 yıldır bilim insanları tarafından araştırılmakta olan Gök-Türk İmparatorluğu tarihi şimdiye dek tüm yönleriyle aydınlatılmamıştır. Fransız, Çin bilimcileri ve tarihçileri S. Julien (1864, 1877), E. Chavannes (1903), R. Grousset (1949), Çinli Liu Mau*tsai (1958), Rus bilginleri A. Bernştam (1946), S. Klyaştorniy (1964), L. Gumilev (1967), Macar J. Harmatta (1996) ve daha pek çok bilim insanı Gök-Türkler üzerine araştırma yapmıştır.
Gök-Türklerin tarihiyle ilgili araştırmaların en çok sürdürüldüğü Türkiye’de de A. N. Kurat (1952), B. Ögel (1945, 1957), A. Taşağıl (1995, 1999, 2004), S. Gömeç (1997) gibi tarihçiler çalışmalarıyla Kağanlık tarihini önemli ölçüde aydınlatmıştır.
GÖK-TÜRK TARİHİYLE İLGİLİ YAPILMASI GEREKENLER
Geçen yüzyılda Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Afganistan’da sürdürülen arkeolojik kazılar sonucunda elde edilen çeşitli buluntular ve kültür eşyaları, Gök-Türk tarihinin karanlık sayfalarını aydınlatmada büyük önem taşımaktadır. Bunların başında Gök-Türk kültürü ve sanatı için değerli bilgileri içeren duvar resimleri; Afrasiyab (Semerkant), Varahşa (Buhara), Acinetepe, Tavkatepe (Güney Özbekistan), Pencikent, Şehristan (Tacikistan), Bamian (Afganistan) buluntuları (sarayların kalıntıları) gelmektedir. VII-VIII.yüzyıllara ait olan bu duvar resimlerinde görülen betimlemeler; prensler ve onun çevresi, elçiler, muhafızlar ve onlarla ilgili çeşitli törenler, o dönem yaşamını canlandırmakla birlikte Gök-Türklerin kültürü hakkında önemli sonuçlar vermektedir. Daha da önemlisi söz konusu duvar resimlerindeki insan figürlerinin çoğu fiziksel olarak Türk tipinde (hafif çekik gözlü, elmacık yanak, gür olmayan sakal, arkaya uzatılmış örülmüş ya da omuza bırakılmış saç, vb.) olup, giysiler ve silâh takımlarının da eski Türklere özgü olduğu bilinmektedir. Söz konusu duvar resimlerini inceleyen araştırmacılara (L. Albaum, V. Raspopova) göre, o dönem Çin yıllıklarında betimlenen eski Türk giysileri ve saç şekilleri hakkındaki bilgiler ve Altaylar, Moğolistan gibi Gök-Türklerin yoğun merkezlerinde yer alan taş babalar, balballar, yine bu bölgelerde bulunan arkeoloji buluntular arasında çok yakınlık görülmektedir. Bu gibi arkeolojik buluntular Gök-Türk dönemi sanatı, mimarisi, toplumsal ve kültürel yaşamı konusunda önemli bilgiler içermektedir ki, bunları tüm yönleriyle araştırmak ve incelemek gerekmektedir. Ne yazık ki, söz konusu duvar resimleri bir araya getirilerek derin bir çalışma yapılmamıştır. Hattâ, birkaç çalışma dışında, onların Gök-Türklerle ilişkili olduğu bile düşünülmemiştir.
GÖK-TÜRK SİKKELERİ
Sadece Gök-Türk tarihi için değil, tüm kadim Türk tarihi için başlıca kaynak oluşturabilecek malzemeler arasında, söz konusu ülkelerde bulunan sikkeler de yer almaktadır. Gök-Türk dönemi kültürel-ekonomik yaşamı hakkında ipucu olabilecek sikkeler son yıllarda gerçekleştirilen kazılar sonucunda bulunmuş ve onların Sogd, Baktri, Pehlevi yazılarında Kağan, Hatun, Yabgu, Tegin, Tudun, Tarhan, Elteber gibi Gök-Türklere özgü unvanlarla darb olunduğu görülmüştür. Gerçi bu sikkeler üzerine O. Smirnova, E. Rtveladze ve L. Baratova’nın çalışmaları vardır, ancak toplu olarak bir çalışma şimdiye dek yapılmamış ve de bu sikkelerin Gök-Türk tarihi, genelde de Türk tarihi için değeri tam olarak ortaya konmamıştır. Bütün bu gelişmeleri şu başlık altında Türk kamuoyuna ilk kez açıklıyorum.
Türk Ulusu’na büyük açıklama:
“Gök-Türk sikkelerinin bulunuşunun kuşkusuz ki, günümüz açısından çok önemli tarihsel ve siyasal sonuçları vardır. Bunlardan en önemlisi bu sikkelerin toplumumuza dayatılan ‘Türkler barbardı, Türklerin uygarlığı yoktu, Türkler yağmacıydı, Türkler kaç-göçlü bir toplumdu, vb.’ gibi Avrupa merkezli tarih ve kültür anlayışı ile bunun siyasal sonuçlarını bir kez daha yerle bir etmesidir.
Avrupa merkezli tarih dayatmasını alt-üst eden, Türk ve dünya tarihinin yeniden yazılmasını gerektirecek bu çok önemli buluşu Türk Ulusu’na açıklamaktan kıvanç duyuyorum!”
Kuşkusuz ki bilim insanlarımız, Avrupa merkezli bu iddiaları çürüten pek çok bilimsel çalışma ve kanıt ortaya koymuştur. Şimdi ben de bunlara çok önemli bir katkı koyarak, Gök-Türk sikkelerini gündeme taşıyarak, Türklerin büyük uygarlık birikimini ve bunun günümüze ulaşan kanıtlarını bir kez daha Türk kamuoyuna ve dünyaya sunuyorum.
Gök-Türk sikkelerinin bulunuşu, Orhun Yazıtları’nın bulunuşu kadar önemlidir.
Türkler (Gök-Türkler ve diğer Türk kavimleri ve devletleri) tarihin derinliklerinde, dünya uygarlığına büyük katkı sunmuştur. Askeri örgütlenme, büyük ordular meydana getirme, Avrasya’nın büyük coğrafyasında bağımsız, başı dik devletler kurma, paranın geçerli olduğu ekonomik ve toplumsal bir ticaret yaşamı, şehirleşme ve yerleşik yaşam biçimi, hiçbir dönemde köleci toplumsal yapının egemen olmaması, güzel sanatları yaratma ve yaşatma ve daha pek çok unsur Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyetini göstermektedir.
Eski Türk devletlerinde kağanlığın (sonrakilerde hükümdârlığın) sembolü “tuğ” (bayrak, sancak ve davul) ve “sikke”dir. Sikke ekonomik, tuğ da siyasi bağımsızlığın göstergesi olan bayrağı ve bağımsızlık marşını (milli marşını) temsil etmektedir. Gök-Türkler tuğ’u ve sikke’siyle, yani bayrağı, marşı ve parası ile bağımsız, başı dik bir devlet kurmuş ve büyük bir uygarlık oluşturmuştur.
GÖK-TÜRK KAYNAKLARI
Uzun yıllardır Gök-Türk tarihini araştırmada temel kaynaklar olarak kullanılmakta olan Çin yıllıkları, Orhun Yazıtları, Bizans ve diğer dillerdeki kaynakların yanısıra, kazılar sonucu elde edilen Sogd ve Baktri dilinde yazılmış VI-VIII.yüzyıllara ilişkin belgelerin de değerlendirilmesi gereklidir. Sogdça belgeler arasında en başta “Mug dağı Sogd belgeleri” gelmektedir. “Mug dağı Sogd arşivi” olarak da yürütülen söz konusu belgeler 1932 yılında Tacikistan’ın Pencikent ilçesinde (Semerkant şehrinin 90 km doğusu) yer alan Mug dağı dolaylarında eski kale harabelerinde bulunmuştur. Araştırmacılar burada bir yıl kadar sürdürülen kazılar sırasında, yaklaşık 80 kadar belgeye rastlamıştır. Belgelerin 70’i Sogdça, dördü Çince, biri Arapça ve bir adedi de Türkçe (Runik) olduğu belirtilmiştir. Sogdça olanlar A. Freyman, V. A. Livşits, O. İ. Smirnova, M. N. Bogolyubov gibi Sogd dili uzmanları tarafından çözülmüş ve belgelerin Sogd bölgesinde birer hükümdarlık olan Penç (Pencikent) prensi Divaştiç (709-722) sarayı arşivi olduğu anlaşılmıştır. Bu belgelerden birinde kendisini Hun (Doğu Gök-Türk) kağanının bir naibi olarak gösteren Divaştiç aslında 709 yılında, kendisinden önce 693-*708 yılları arasında Penç vilâyetinin prensi olan Türk asıllı Çakin Çor Bilge yerine yönetime gelmiştir. Adı geçen arşiv belgeleri arasında Çakin Çor Bilge zamanında yazılmış belgelere de rastlanmaktadır. Bununla beraber, belgelerde Gök-Türk Kağanlığı tarihi için önemli bilgiler verebilecek kayıtlar da bulunmaktadır. Belgelerde Türkçe Kağan, Tudun, Elteber, Tutuk, Tarhan unvanları geçmektedir. Ancak bu belgeler hâlâ Türkçeye çevrilmemiştir. Baktri dilinde yazılmış belgeler ise son yıllarda bulunmuş ve N. Simms-Williams tarafından çözülerek İngilizce’ye çevrilmiş ve yayımlanmıştır (New-York, 2000). Çoğunluğu hukuksal belgeler olan Baktrice belgelerden de Gök-Türk tarihinin bilinmeyen yönleri aydınlanacaktır kuşkusuz. Bu belgelerde de görülen Kağan, Tegin, Tarhan, Tudun, Elteber unvanları ve Türkçe isimler, Kağanlık döneminde Afganistan, Horasan ve Kuzey Hindistan’da kurulan Gök-Türk asıllı sülâlelerin tarihi aydınlanacaktır. Zaten, adı geçen belgelerde vurgulandığına göre, bu belgelerin pek çoğu Türk asıllı vâlilerin himâyesinde düzenlenmiştir. Bu belgeler de vakit geçirilmeksizin Türkçeye çevrilmeli ve Türk tarihinin bazı karanlık noktaları da aydınlatılmalıdır.
Demek ki bugün, Gök-Türk tarihinin çalışılacak temel sorunları arasında Kağanlık-Sasanlı, Kağanlık-Bizans, Kağanlık-Çin ilişkileri, Kağanlığın Kuzey Hindistan, Afganistan, Horasan, Ceyhun ve Seyhun (Amuderya ve Siriderya) aralığı ve buraya bitişik bölgeler, Doğu Türkistan, İdil-Ural havzaları, Kafkasya, Kuzey Karadeniz kıyıları ve Uzak Doğu ülkelerindeki etkinlikleri, buraların pek çoğunda kurulan Gök-Türk asıllı sülâleler tarihi yer almaktadır.
Yrd.Doç.Dr.Yavuz DALOĞLU
(Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı)
Türk müzik ve tarih araştırmacısı. 1985 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzikoloji Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitede yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Çeşitli dergilerde müzik ve tarih konularında yazılar yazdı. Müzikbilim ve tarihle ilgili ulusal ve uluslararası pek çok bilimsel toplantıda bildiri sundu. Radyo ve televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı. Türk müzik yaşamı, tarihi ve Türk tarihi konularında konferanslar verdi. Hâlen Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğretim üyesidir.
Yavuz Daloğlu (1961)
Bu keşfin üzerinden biraz zaman geçti ama fikir meydanında tüm aramalarıma rağmen bu konuyu bulamadım ve üzüldüm. Hemen sizleri Türk Tarihindeki bu muhteşem keşifle başbaşa bırakmak isterim. Bu keşif özetle üç şeyi kanıtlıyor. Avrupalıların iddia ettiğinin aksine Gök Türklerin para bastırmasıyla, tuğuyla tam bir devlet olduğunu, Ay Yıldız’ın sanılanın aksine İslamiyet öncesinden de köklü bir Türk simgesi olduğunu ve tarihimizin kim bilir daha ne kadarının yerler altında olduğunu…
1500 Yıllık Ay Yıldızlı Türk Parası
Türklere ait ilk parayı Göktürkler bastırmış. Kazılarda ortaya çıkan ay-yıldızlı Göktürk paralarının bulunuşu ‘Orhun yazıtları kadar değerli’ diye yorumlandı
Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’da yapılan arkeolojik kazılarda ilk büyük Türk uygarlığı olan Göktürklere ait paralar bulunduğu ortaya çıktı. Paralar, ‘Türk uygarlığında önemli keşif’ olarak değerlendirildi.
Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nin 4-6 Ekim 2004′te Bişkek’te düzenlediği İkinci Uluslararası Türk Uygarlığı Kongresi’ne katılan Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Yavuz Daloğlu, burada tanıştığı Özbek tarihçi Gaybullah Dr. Babayar’ın eski Türk devletleri paraları üzerinde yaptığı çalışmayı inceledi. Daloğlu, bu paralar arasında daha önce hiç duymadığı, görmediği Göktürk paralarıyla karşılaştı. Dr. Daloğlu, Dr. Babayar’la yaptığı çalışma sonunda, Göktürk paralarının bulunuşunu ‘Türk uygarlığında önemli bir keşif’ olarak açıkladı.
Sikkelerden birinde ortada kağan kabartması ve kenarlarda üç tane ay-yıldız olduğunu söyleyen Daloğlu, bu sikkenin Türk uygarlığı açısından çok büyük önemi olduğunu belirtti. Daloğlu, şöyle dedi:
“Göktürklerden sonra 8′inci yüzyılda Türgişlere ait paralar bulunmuştu. Ancak Göktürklere ait paralar onlardan 150-200 sene daha önceye, 576-600 yıllarına ait. En önemlisi, bu sikkelerin Türk toplumuna dayatılan ‘Türkler barbardı, Türklerin uygarlığı yoktu, göçerlerdi’ gibi Avrupa merkezli anlayışı çürütmesi. Göktürk sikkelerinin bulunuşu, Orhun Yazıtları’nın bulunuşu kadar önemlidir. Ayrıca ay-yıldızın bize İslam’da Semavi anlayıştan miras kaldığını biliyorduk. Ancak, yeni bulunan Göktürk paralarında da ay-yıldızlı figürler var.”
KAYNAK: Türkçe Düny
IRAKTA TÜRKMEN TARİHİ
Türkmenler Irak halkı’NIN bir bölümüdür. Irak’ın diğer halkları gibi şan ve yiğitlik dolu bir tarihe asil ve ŞANLI bir K ÜLTÜR’E ve dedelerden oğullara taşınan ulusal bir mirasa sahiptirLER. Ama bir çok NEDENDen dolayı yeterli önemi görEmeyen Türkmen tarihi DOLAYISIYLA sosyal, siyasi ve ekonomi yönDEN DE DESTEKLENMEDİĞİNDEN araştırmalar KONUSUNDA YETERLİ İLGİYİ GÖRMEMİŞTİR. Ayrıca Türkmen ulusçuluğu varlık ve kimliğiNİN ispatlaması konusunda DA tarih boyu hüküm süren güçler sayesinde değişik insanlık dışı durumlarına boyun eğmek zorunda kalmıştır. Türkmen ulusçuluğu H. 54 yılında Basra’da yerleşme döneminE ait bir geçmişe sahiptir. ANCAK Irak tarihi boyunca hep ırkçı siyasette MARUZ kalmıştır. İki milyondan fazla Türkmen Vatandaşını yok etmeyi amaçlayan bu siyaset, hazırlanmış planlara dayanarak bastırma, soykırım, zorunlu göç gibi UYGULAMALARLA az sayılmayan köyleri yok edip kalanları da Araplaştırmıştır. Irak’taki Türkmenler, milli tarih ve kimliklerini çirkinleştirmekten uzak tutup Iraklı kimliklerini açıklayan uzman incelemelerine ihtiyaç duymaktadırlar. DolayIsı İLE tarihin derin denizlerine dalarak tarihte Türkmenlerin gerçek ve sabit rolünü açıklamalıyız. Bunun için de davamızı destekleyip de varlığımızı kanıtlayan belgeler bulunsun diye Irak Türkmenleri adlı araştırmamızı hazırladık. Araştırmamız üç üniteden oluşmaktadır.
Birinci Ünite: Türkmen adı hakkında verilen görüşler ve Türkmen boylarının yöre ve adlarını arz ederek Türkmenlerin aslının araştırılması. 1.Türkmen kimdir? 2.Türkmen adının anlamı 3.Türkmen BoyLarınIN ad ve yurtları 1.Irak’ta Türkmenlerin Tarihi kökeni 3.Büveyhi devleti döneminde Türkmenler: 4.SELÇUKLAR DÖNEMİNDE TÜRKLER: ATABEYLİK SİSTEMİN TANIMI : 5.MUSUL’DA ATABEYLİK DEVLETİ : 6.ERBİL beylik ATABEYLİĞİ: 7.KERKÜK’TEKİ KAPÇAK BEYLİĞİ : Irak’ta Bağımsız Türkmen Hükümetleri: 1.Celayir Hükümeti: 2.KaraKoyunlu Devleti : 3.AkKoyunlu (Bayındır Devleti): 4.Irak’ta Safevi Devleti: 5.Moğol Döneminde Türkmenler: 6.Osmanlı yönetim Döneminde Türkmenlerin Irak’a Girmeleri: 1.TÜRKMENLER Irak’ın Yeni ve ÇAĞDAŞ Tarihinde: 1970-1980 yılları arasında Türkmenler çeşitli terör işlerine maruz kalmışlardır. bazı liderler tutuklanıp yargılanmış yada suni yargılarla hapiste yatmışlardır. Irak hükümeti kullandığı insanlık dışı siyasete rağmen Türkmen halkını bir türlü mücadele yolundan uzak tutmayı başarmamıştır. Onlar dedelerinin yurdunda hep gelenek ve milli varlıklarını canlandırmaya çalışmışlardır. 2.Irak’ta Türkmenlerin Yerleşim YERleri: 3.Nüfusları: A.Türkmenler Kuzey Irak’ta özellikle Telafer’den Musul’daki Sıncar, Erbil, Kerkük, Hanekin ve Diyale’den Mendeli’ye kadar uzanan bölgelerde zorunlu göçe maruz kalmışlardır. B.Irak Hükümeti Kürt halkıNA kullandığı ASİMİLASYON politikasını Türkmenlere de kullanmıştır. Irak’ta nüfus artIŞ oranı %3,2 olduğu halde Türkmenlerin toplam sayısı 1994 yılında Kerkük, Erbil, Musul, Salahattin ile DiyalA’yA bağlı köy, kasaba ve Bağdat’ta yaşayanLAR dahil en kötü tahmine göre yaklaşık 3,000,000 kişidir. Sonuç Kaynaklar Dergiler:- |
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN BATI TRAKYA POLİTİKASI NE İDİ?
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN BATI TRAKYA POLİTİKASI NE İDİ?
|
II. Beyazıt Külliyesi göle dönmekten kurtuldu
Yerleşim yerlerinin göle dönmemesi için DSİ’nin yaptırdığı setler dışında kalan 500 yıllık külliye, yağmur suyundan bir türlü kurtarılamıyordu. Tarihî yapı, nehir seviyesinde olduğundan yüksek kotta bulunan yerlere düşen yağmurların tamamı külliye içine doluyordu. İşte Vakıflar Genel Müdürlüğü, bu sorunu çözecek önemli bir çalışmaya imza attı. Halen restorasyonu devam eden külliyenin onarımından önce yapıya drenaj ve pompa sistemi kurdu. Yaklaşık 1 milyon 800 bin lira harcama yapılan sistem sayesinde artık saniyede 600 litre su tahliye edilebiliyor. Külliyenin zeminine döşenen emici borularla suların güneybatı köşesinde bulunan kuyularda toplanması sağlandı. Bu suların pompalarla Tunca Nehri’ne tahliye edilmesiyle de süreç tamamlandı. Artık, yağmur suları külliyede belli bir seviyeye ulaştığında sistem otomatik olarak devreye giriyor ve biriken suları bu borular aracılığıyla boşaltıyor. II. Beyazıt’ın hükümdarlığı sırasında, 1488 yılında inşa edilen külliye, cami, imaret, hastane, medrese, hamam, mutfak ve ambarlardan oluşuyor.
zaman
Peygamberimizin (s.a.v.) ay mucizesi
Peygamberimizin (s.a.v.) ay mucizesi
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) en büyük mucizelerinden biri, Sâkk-i Kamer adiyla bilinen “Ay’in ikiye ayrilmasi”‘dir. ZAFER su ana kadar ele alinmaya pek cesaret edilemeyen bu mucizeyi Temmuz 1991 sayisinda incelerken, âyet ve hadislerin yanisira çesitli teknik bilgilere, astronomik haritalara ve uydu fotograflarina yer verdi. “AY MUCIZESI” basligini tasiyan yazida, mucize tahakkuk ettigi sirada Efendimizin (s.a.v.) yaninda bulunanlarin isimleri, mucizenin nasil gerçeklestigi, kimler ve hangi ülkeler tarafindan müsahede edildigi, fakat neden herkes tarafindan görülemedigi gibi hususlara temas edilmisti.
***
Söz konusu yazida, bazi arkeolojik kesiflerden de bahsedildi. Meselâ Hindistan’da bulunan bir heykel üzerinde “Ay’in ikiye ayrildigi sene yapilmistir” yazisinin bulunmasi (bkz. Ö.N. Bilmen, Müvezzah Ilm-i Kelâm, 3. baski, s.161) bu delillerden biriydi.
1967 yilinda firlatilan Orbiter-4 uydusundan alinan 67-1805 seri numarali fotograflarda, Ay’in dünyadan görünmeyen ara yüzeyinin, uzunlugu 240, kalinligi ise 8 km olan bir yarik tarafindan kusatildigi belirtilmisti. Bu yarigin bariz bir sekilde yükselmis yan kenarlari, Ay’in ayrildiktan sonra tekrar birlesmesi sirasinda olusmus intibaini kuvvetlendiriyordu.

Orbiter-4 tarafindan çekilen fotograf
Ayni yazida ilk defa ZAFER tarafindan ortaya atilan bir delil de, Modern Astronomi ile ugrasan bütün ilim adamlarinca fevkalâde önemli bir kaynak olarak kabul edilen ve ilmi yönü tartisilmayan bircok kitapta yer alan 311 yillik Ay haritasiydi. Italyan gök bilimcisi Cassini tarafindan çizilen bu ay haritasinda, dünyamizdan görülen ay yüzeyinin tamamini kusatan tesadüflerle meydana gelemeyecek kadar muntazaman olan bir çizginin varligi, son derece net bir sekilde müsahede edilmekteydi. ZAFER, bu çizginin ay’in ikiye ayrilip tekrar birlesmesiyle meydana gelebilecegini belirttigi yorumunda, zamanla yapisinda degisikliklerin olabilecegini ortaya koydu. Çünkü ay, her an yogun bir meteor bombardimanina tutuluyor ve 1 gramlik göktaslari bile, en sert kayalarda 30 cm derinliginde, 60 cm çapinda bir çukur açiyordu. Bilindigi gibi bu meteorlardan bazilari koruyucu atmosfer tabakasina ragmen dünyamiza düsmüs, Arizona çölüne düsen bir tanesi çevresi 5 km’ye ulasan 174 m derinliginde bir çukur açmisti.
ZAFER, daha sonra “Ay Mucizesi”‘nin dünyadaki örneklerine veriyor ve yaziyi söyle devam noktaliyordu:
“Döllenmis tek bir hücrenin parçalanarak 60 trilyona ulasmasi ve beden üzerinde kusursuz bir sekilde birlesmesiyle vücud bulan insanoglunun, Ay gibi suursuz bir kütlenin parçalanip tekrar birlesmesini inkâr etmesi, gerçekten gülünç ve acinacak bir tablodur”
HÜZÜN YILI
Mekke döneminin en sikintili aninda Hz. Hatice ile Ebu Talib’in vefat ettikleri yil.
Peygamberligin onuncu yilinda Müslümanlar iktisâdî ablukadan yeni çikmislardi. Ebû Tâlib agir hasta yatiyordu. Ebû Talib Peygamberimizi bir amca olarak düsmanlarina karsi korumus ve Abdülmuttalib’in nüfuzunu kullanarak müsriklere ezdirmemeye çalismisti. Hatta Ebu Talib mahallesindeki müsriklerin kusatma sirasinda bile gece gündüz demeden Peygamberimizin kaldigi yerlerde nöbet tutturuyordu. Ancak müslüman olmamisti. Peygamberimiz ise kendisine çok iyiligi geçen amcasinin müslüman olmasini arzu ediyor, böylece ona sefâat etmeyi umuyordu. Bunu saglamak için hastaligi agirlasan ve ölüm Isaretleri, yüzünde belirmis olan Ebû Talib’in yanina girdi:
“Ey amcacigim: Ölümünden önce sehadet kelimesi getir ki, yarin mahserde Cenab-i Hakk’in yaninda senin müslümanligina taniklik yapayim” dedi.
Fakat Ebu Talib câhiliye âdetlerinin etkisi ve câhiliye kompleksi içinde davranmaktan kendini kurtaramadi. “Ben Abdü’l-Muttalib’in dini üzere ölüyorum. Kureys’in “ölümden korktu çekindi de yegeninin dinini kabul ediverdi demeyeceklerini bilsem, senin dinine inanirdim yegenim” gibi laflar söyledi. Hadis âlimleri, onun iman etmeden gittigini ve Peygamberimizin buna çok üzüldügünü kaydederler. Ancak Ibn Ishâk gibi tarihçiler onun ölürken o zaman henüz müsrik olan Abbas b. Abdü’l-Muttalib tarafindan sehadet kelimesini söyl ediginin isitildigini naklederler. Su kadar var ki, Islâm âlimleri hadisçilerin görüsünü tercih etmekle beraber yine de meseleyi Allah’in Ilmine havale etmislerdir.
Ebû Tâlib’in ölümünden üç gün sonra da Hz. Hatice, ruhunu teslim etmisti. Hz. Hatice annemiz, sevgili Peygamberimizin vefakâr hayat arkadasi idi. O, dünyada Peygamberimize Ilk iman eden kisi olmak bahtiyarligina kavusmus, en sIkintili zamanlarinda Rasûlüllah’i teselli etmis, desteklemisti. Peygamberimiz aci, tatli basina gelen bütün islerde onu hemen yani basinda bulmustu. Peygamberimiz, bu örnek Islâm kadinini kendi elleriyle kabrine indirdi.
Peygamberimiz, Hz. Hatice’yi takdirle ve rahmetle anardi. Onun hatirasina, çok hürmet ederdi. Hz. Ali’nin naklettigine göre Peygamberimiz, Hz. Hatice hakkinda söyle buyurmustur:
“Bu ümmetin kadinlarinin en hayirlisi Hatice’dir” (Müslim, Sahih, VII, 336).
Onuncu yilda pespese gelen bu Iki ölüm olayi Peygamberimizi ve müslümanlari çok üzdügü için bu yil Islâm tarihçilerince “hüzün yili, gam ve keder yili” olarak ifade olunmustur. Ebû talib, Kureys’in iskencesine karsi Peygamberimizi koruyor; Hz. Hatice ise teselli ediyor, sevgili esine daima yardimci oluyordu. Bu Iki seçkin Insanin ölümünden sonra Kureys müsrikleri Rasûl-i Ekrem’i güç durumlarda birakmak için baski ve zulümlerini daha da arttirdilar.
Iki musibetin, böyle bir biri pesi sira gelisi nedeniyle Peygamberimiz (s.a.s): “Bu ümmet üzerinde, su günlerde toplanan Iki musibetten, ben, hangisine en çok yanacagimi bilemiyorum!” demekten kendilerini alamiyorlardi.
Peygamber Efendimiz (s.a.s) amcasi Ebû Talib’in vefatindan sonra günlerce evinden dIsari çikmamis ve hep evinde oturmustu. Pek az dIsari çiktigi olmustu.
Ebu Talib’in ölümünden sonra müsrikler için engel kalmamisti. Artik Peygamberimiz (s.a.s)’e çok rahat saldirabiliyorlardi .
Kizlarindan birisi, hemen kosup Peygamberimizin basindaki tozu topragi, aglaya aglaya yikarken, Peygamberimiz, “Kizim aglama! Aglama! muhakkak ki, Allah babani, koruyacak, savunacaktir. Kureys müsrikleri; Ebu Talib, ölmedikçe bana hoslanmadigim bir seyi yapmaga, pek muvaffak olamamislardi” buyurarak, Ebû Talib’in ölümüne üzüldügünü belirtmistir .
Hüseyin ALGÜL
TEBLIGIN BES DEVRESI
Davet`in bes devresi olup birinci devresi: Nübüvvet devresidir.
Davetin ikinci devresi:En yakin hisim ve akrabayi, Ahiret azabiyla korkutup uyarma devresidir.Davetin ücüncü devresi:Kendi kavmini,Ahiret azabiyle korkutup uyarma devresidir.Davetin dördüncü devresi:Kendilerine, daha önce Ahiret azabiyle korkutup uyarma devresidir.Davetin besinci devresi ise: Zamanin sonuna kadar, bütün Cinlerden ve insanlardan, kendilerine davet erisebilecek olanlari, ahiret azabiyle korkutup uyarma devresidir.
PEYGAMBERIMIZIN VAZIFESINI ACIKTAN ACIKLAMASININ EMREDILMESI
Peygamberimiz, Tebligin ilk devresi olan nübüvvet devresini üç yil geçirdikten sonra
açiktan teblig emri geldikten sonra akrabalari olan Abdülmuttalip ogullarini kendisine inanmalarini ve ona yardimci olmalarini istemisti.
Fakat akrabalari kendisine yardim etmedigi gibi Amcasi Ebu Leheb hakaret etmis, bizi buraya bunun için mi çagirdin diyerek hakaret etmisti.
Bundan sonra Peygamberimiz, Kureys kabilelerini, Safa tepesi yanina toplayarak onlari Islama davet etti, bu davetten de Kureysilerden açik bir destek alamadi. Hatta Amcasi Ebu Lehep Peygamberimize Hakaret ederek ona tas atti, bunun sonucu Tebbet suresi inzal oldu.
ISKENCELER
Peygamberimiz tebligi açiktan yapmaya baslayinca Kureysiler müslüman olanlara iskence yapmaya basladilar.
Bu iskencelerin en fazlasini Peygamber efendimiz Aleyhisselam görüyordu.Ona, hakaret ediyorlar,namazini kilarken üzerine pislik atiyorlar,geçecegi yollara diken,butrak gibi seyler saçiyorlardi. Secde de iken Deve Iskembesini ve pisligini kafasina atiyorlardi.
Diger Müslüman olan insanlarin da hemen hemen hepsi iskence görüyordu. Bunlardan köle ve cariye olanlarin iskencesi öylesine agirlasmistiki tahammül sinirlarini asmisti.
En çok iskence gören Sahabileri söyle siralamak mümkün:
Bilal-i Habesi,Zinnure Hatun,Ümmü Ubeys,Nehdiyye Hatun,Amir b.Füheyre,Lübeyne Hatun, Ebu Fukeyhe,Habbab b.Eret,Yasir b.Amir,Miktat b.Amr,Suheyb b.Sinan, vb…
EBU CEHL’IN PEYGAMBERIMIZI ÖLDÜRMEGE KALKISMASI
VE NADR B.HARISIN BIR KONUSMASI ,
Nadr b.Haris’in Peygamberimiz Hakkindaki Konusmasi:
Ebu Cehl, basindan geçeni, Kureysli müsriklerine anlatinca, Nadr b.Haris, kalkip “Ey Kureys cemeati ! Vallahi, sizin basiniza hiç bir zaman, bir benzerile mübtela olmadiginiz,bundan sonra da, kolay kolay çaresini bulamayacaginiz bir is gelmis bulunuyor!
Muhammed; Sakaklarina ak düstügünü gördügünüz zamana kadar, içinizde,en çok hosunuza giden bir gençti.
En dogru sözlünüz ve en emininiz idi.
Nihayet, size getirdigi seyle gelince, ona (Sihirbaz!) dediniz.
Hayir! Vallahi, o, bir Sihirbaz degildir!
Biz, Sihirbazlari ve onlarin üfürmelerini, dügümlemelerini görmüsüzdür.
Siz, ona (Kahin!) dediniz.
Hayir! Vallahi, o, bir kahin degildir.
Biz, kahinleri ve onlarin titreyislerini, görmüs ve Seci’li sözlerini, dinlemisizdir
Siz, ona (Sair!) dediniz.
Hayir! Vallahi, o, bir Sair de, degildir.
Biz, Siiri görmüs ve onun her çesidini: Hezec’ini, Recez’ini.. dinlemisizdir.
Siz, ona (Mecnun!) dediniz.
Hayir! Vallahi, o, bir mecnun da degildir.
Biz, delilikleri, görmüsüzdür.
Onun ise, ne bogulmasi, ne çarpinip titremesi, ne evhamlanmasi, ne de, sözlerini, karistirmasi, vardir.
Ey Kureys cemeati! Durumunuzu iyice düsününüz, gözden geçiriniz!
Çünki, vallahi, sizin basiniza, büyük bir is gelmistir ! ‘ ‘ dedi .
Kaynak: Islam tarihi



çin, öncelikle layık oldukları yeri bilmeleri gerekir. Bunu yaparken de başvuracakları en önemli kaynak tarihtir. Ama doğru tarih. Başkalarının bize yakıştırdığı ve bizim de hazırcılıkla sahiplendiğimiz değil, ilmi verilerin ve tarihi buluntuların bizi getirdiği en son noktada yer alan gerçek tarih. Başkalarının sizin için yazdığı tarihi kabul ederseniz, başkalarının size verdiği rolü de kabullenmiş olursunuz. Kendi yerimizi belirlemek ise hiç de o kadar zor değildir. İki yüz yıllık ve utançlarla dolu bir tarihe sahip olanlar dünyaya nizam vermeye kalkışabiliyorlarsa, bilinen beş bin yıllık tarihimizle, dünyaya nizam vermek bizim asli görevimiz olmalıdır.
ÜLTÜR’E ve dedelerden oğullara taşınan ulusal bir mirasa sahiptirLER. Ama bir çok NEDENDen dolayı yeterli önemi görEmeyen Türkmen tarihi DOLAYISIYLA sosyal, siyasi ve ekonomi yönDEN DE DESTEKLENMEDİĞİNDEN araştırmalar KONUSUNDA YETERLİ İLGİYİ GÖRMEMİŞTİR. Ayrıca Türkmen ulusçuluğu varlık ve kimliğiNİN ispatlaması konusunda DA tarih boyu hüküm süren güçler sayesinde değişik insanlık dışı durumlarına boyun eğmek zorunda kalmıştır. Türkmen ulusçuluğu H. 54 yılında Basra’da yerleşme döneminE ait bir geçmişe sahiptir. ANCAK Irak tarihi boyunca hep ırkçı siyasette MARUZ kalmıştır. İki milyondan fazla Türkmen Vatandaşını yok etmeyi amaçlayan bu siyaset, hazırlanmış planlara dayanarak bastırma, soykırım, zorunlu göç gibi UYGULAMALARLA az sayılmayan köyleri yok edip kalanları da Araplaştırmıştır. Irak’taki Türkmenler, milli tarih ve kimliklerini çirkinleştirmekten uzak tutup Iraklı kimliklerini açıklayan uzman incelemelerine ihtiyaç duymaktadırlar. DolayIsı İLE tarihin derin denizlerine dalarak tarihte Türkmenlerin gerçek ve sabit rolünü açıklamalıyız. Bunun için de davamızı destekleyip de varlığımızı kanıtlayan belgeler bulunsun diye Irak Türkmenleri adlı araştırmamızı hazırladık. Araştırmamız üç üniteden oluşmaktadır.



