Yüz Ümre sevabý
06 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
Gemi niçin yürümedi?
Ýlyas Çelebi rahimehullahü teâlâ bir gün bazý talebesiyle deniz aþýrý bir yere gidecekti.
Rýhtýma geldiler.
Ancak gemici onu almadý gemisine.
Üstelik hakaret etti.
Üzüldü büyük Velî.
Kýrýk kalble ayrýldý rýhtýmdan.
O anda enteresan bir þey oldu.
Gemici, hareket ettiremiyordu gemisini.
Ne kadar uðraþtýysa da nafile.
Bir milim oynamýyordu yerinden.
Ýþte o anda aklý baþýna geldi.
Koþup yalvardý bu zata:
– Lütfen buyurun gemiye. Sizden ücret de almýyorum.
Büyük Velî bindi gemiye.
Gemi baþladý yürümeye.
Gemici, talebesiydi artýk bu Velinin.
EN MÜHÝM ÝÞ
Bir gün bir sevdiðine;
– Ýman ettikten sonra en mühim iþ, o imaný korumaktýr, buyurdu.
Ve ekledi:
– Ýman, “mum alevi”ne benzer. En ufak bir rüzgarla sönebilir. Sönmemesi için, cam bir fenerle etrafýný çevirmek gerekir.
Sordular:
– Fenerden maksat nedir hocam?
– Ýbadetlerdir. Namaz, bir fenerdir mesela. Oruç, hac, dînî sohbet, dînî kitap okumak, bunlarýn hepsi imaný muhafaza altýna alan “cam fener” gibidirler.
MÜMÝN DÜNYAYA BEDELDÝR
Bir gün de sohbetinde;
– Müslümanýn yüzüne bakmak ibadettir, buyurdu.
Þaþýrdýlar:
– Ýbadet mi efendim?
– Evet. Müminin yüzüne sevgiyle bakana, cenâb-ý Hak “yüz ömre” sevabý verir.
– Hikmeti ne hocam?
– Çünkü müslüman, Allahýn dostudur. Halis müslümana, gökteki melekler bile imrenerek bakarlar
Yatsýyý kýlmadan yatma
06 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
Bursa’da medfun bulunan Alaaddin Ali Fenari hazretlerinin “rahime-hullahü teâlâ” bir talebesi, yatsý namazýný kýlmadan yatmayý âdet edinmiþti.
Bir gün, bu talebeye;
– Yatsýyý kýlmadan yatma! buyurdu. Namazý kazaya býrakmak çok büyük günahtýr.
Delikanlý;
– Peki efendim, dedi.
Ama o gece yine kýlmadan yattý.
Ancak korku ile uyandý birazdan.
Zira hocasý rüyasýnda girmiþ ve;
– Hani söz vermiþtin! Ne oldu? diye ikaz etmiþti.
Lakin tekrar uyuyakaldý.
Az sonra korkuyla uyandý.
Büyük Velî kýzgýndý bu sefer.
– Haydi kalk! Kýl namazýný!
Uyandý, ama yine uyuyakaldý.
Üçüncüde daha sert bir ikaz aldý.
– Haydi kalk! Yatsýyý kýl da yat! Namazý kazaya býrakmak, çok büyük günahtýr.
Fýrladý yataktan.
Kýldý namazýný.
Ertesi gün gitti hocasýnýn huzuruna.
Büyük Velî onu görünce sordu:
– Niçin sözünde durmazsýn?
Genç;
– Bir daha olmayacak hocam, dedi.
Ve tuttu bu sözünü.
Þu nasihatý da unutmadý hayatý boyunca:
“Namazý kazaya býrakmak, çok büyük günahtýr”.
ÖNCE NEYÝ ÖÐRETELÝM?
Bir gün de bir sevdiði;
– Efendim, çocuklarýmýza en önce neyi öðretelim? diye sordu.
Cevabýnda;
– Namaz kýlmasýný öðret, buyurdu.
Sordu yine:
– Dünya ve ahirette saadete kavuþmak neye baðlýdýr efendim?
– Doðru namaz kýlmaya.
– Hocam namaz bu kadar mühim mi?
– Elbette. Namazsýz müslümanlýk olmaz. Müslüman demek, “Namaz” demektir
huysuz eþe sabretmek
06 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
Osmanlý ulemasýnýn en büyüklerinden Zenbilli Ali efendi hanýmýndan hiç memnun deðilmiþ.Uzun bir müddet her türlü kötülüðüne fenalýðýna katlanmýþ.Biraz kafa dinlemek için istanbuldan çatalcaya gitmeye karar vermiþ.yolda iki derviþe rastlamýþ.Beraber yolculuk etmeye baþlamýþlar.Yolda giderlerken acýkmýþlar ve derviþlerden biri bunun üzerine dua etmiþ
Karþýdan bir adam elinde bir sofralýk yemekle çýkagelmiþ.Karýnlarýný doyurmuþlar.
Derken biraz daha gitmiþler yine karýnlarý acýkmýþ bu sefer diðer derviþ dua etmiþ karþýdan bir adam elinde sofrayla yine gelmiþ ve karýnlarýný doyurmuþlar.
—Bir müddet daha gitmiþler ve yine mola vermiþler.Sýra zenbilli Ali efendiye gelmiþ.
—Daha önce hiç böyle bir dua etmemiþ nasýl dua edeceðini biraz düþünmüþ sonra þöyle dua etmiþ.
—Ya Rabbi derviþler kimin hatýrý için senden yiyecek istedilerse bende onun hürmetine senden yemek istiyorum.demiþ bunun üzerine karþýdan iki adam ellerinde iki sofra yemekle çýkagelmiþler.
—derviþler çok þaþýrmýþlar nasýl dua ettin diye sormuþlar zenbilli ALÝ efendiye o da
—Önce siz söyleyin siz nasýl dua ettiniz demiþ.derviþlerde
—Biz duamýzdar1;Allahr17;ým bize karýsýnýn zulmüne sabredip erenler arasýna karýþan Zenbilli ali hürmetine yiyecek gönderr1;diye duaettik derler.
—iþte ozaman zenbilli ali efendi iþin farkýna varmýþ.derviþlere
—arkadaþlar benim yolculuðum burada bitiyor.benim evime karýmýn yanýna dönmem gerekiyo der.
—o mertebeyi karýsýnýn eziyetine katlanmak suretiyle elde ettiðini anlar.
Görülüyorki böyle hanýmlara sabretnek zor.Tabi sýrf hanýmlara deðil erkeklerede sabretmek zor.Öyleki Cenabý Hak bu sabrýn mükafatýný evliyalýkla deðerlendiriyor.Hiç bir haným bu kadar kötü olmak istemez.Kadýnlar ben kötü olayým da eþim evliya olsun diye düþünmesinler.bu tür hanýmlar yani kocasýna eziyet eden hanýmlar ve erkeklerin ne bu dünyada nede öbür dünyada yeri yoktur.
Ayyaþýn sonu
06 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
Herkesin birbirini tanýdýðý küçük bir kasabada, bir ayyaþ yaþýyordu Bütün gününü, gecelerinin çoðunu kasabanýn meyhanesinde geçiriyordu Evini, iþini, çoluk-çocuðunu çoktan unutmuþtu Bu yüzden herkes kendisine antipati duyuyordu Kimse kendisiyle ne doðru dürüst konuþuyor, ne de selam alýp veriyordu Bu haldeyken günün birinde vakti saati doldu ve öldü Kendisine yaþarken duyulan hoþnutsuzluk ölümünden sonra bile sürdürüldü O kadar ki, namazýný kýlacak kimse çýkmadý Cenazesi ortada kaldý Adamýn karýsý kocasýnýn ölüsünü bir küfeye koyup sýrtýna yüklendi ve gömmesi için o çevrede yaþayan ve iyilik severliði ile tanýnan bir çobana götürdü Çoban bir çukur açýp adamý gömdü Ardýndan herkes “Cehennemi boylamýþtýr” diye dünüþünüyordu Aradan bir müddet geçti Beldenin ileri gelenlerin
den biri rüyasýnda ayyaþ adamý cennette gördü “Adam caným rüyadýr, rüyada herþey görülür” diye geçiþtirdi Ama her gece ayný rüya tekrarlanýyordu Hemen imama gidip durumu açtý Ýmam da ayný rüyayý epeydir kendisinin de görmekte olduðunu söyledi Bunun üzerine akýllarýna bu adamý gömen çobana gidip nasýl gömdüðünü, arka sýndan ne söylediðini sormak geldi Birlikte çobana gittiler Selam sabahtan sonra hemen konuya girdiler:
– Bir süre önce defnetmen için karýsý tarafýndan sana bir cenaze getirildi Sen onu nasýl gömdün? Gömerken ne dedin?
– Valla merakýnýzý anlamýyorum Biliyorsunuz ben cahil biriyim Bir çukur açtým, adamý koyup üstünü kapatýverdim
– Peki bu sýrada hiç birþey söylemedin mi? Bir dua falan?
– Ben pek dua mua bilmem Yalnýz þunu söyledim:
“Rabbim, þimdiye kadar sen bana birçok misafir gönderdin Allah misafiriyiz diye bana gele ni senin rýzan için aðýrlamaya memnun etmeye çalýþtým Kýrk yýlda bir, bir misafir de ben sana gönderiyorum Sen de onu þanýna uygun bir þekilde aðýrla”
Kuyumcu-Mücevherin asýl deðeri-Müthiþ Bir Hikaye
06 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
Kuyumcu-Mücevherin asýl deðeri-Müthiþ Bir Hikaye
Vaktiyle bir bilge hoca, yýllarca yanýnda yetiþtirdiði öðrencisinin seviyesini öðrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: “Oðlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarýný ve ne dediklerini öðren, gel bana bildir.
Öðrenci elindeki ile çevresindeki esnafý gezmeye baþlar. Ýlk önce bir bakkal dükkanýna girer ve “Þunu kaça alýrsýnýz?” diye sorar . Bakkal parlak bir boncuða benzettiði nesneyi eline alýr; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasýn” der.
Ýkinci olarak bir manifaturacýya gider. O da parlak bir taþa benzettiði
nesneye ancak bir beþ lira vermeye razý olur.
Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye þöyle bir bakar, “Bu der
“benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaþ dediðimiz süslerden yaparým. Buna bir on lira veririm.”
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öðrencinin elindekini görünce
yerinden fýrlar. “Bu kadar deðerli bir pýrlantayý, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle baðýrýr ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Öðrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.” Öðrenci, “Hayýr veremem.” diye taþý almak için uzanýnca kuyumcu yalvarmaya baþlar:
“Ne olur bunu bana satýn. Dükkânýmý, evimi, hatta arsalarýmý vereyim.” Öðrenci emanet olduðunu, satmaya yetkili olmadýðýný, ancak fiyat öðrenmesini istediklerini anlatýncaya kadar bir hayli dil döker.
Mücevheri alýp kuyumcudan çýkan öðrencinin kafasý karma karýþýktýr. Böylesi
karýþýk düþünceler içinde geriye dönmeye baþlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruþturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diðer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her þeyini vermeye hazýr olan ve hatta yalvaran kiþiler..
Bilge hocasýnýn yanýna dönen öðrenci, büyük bir þaþkýnlýk içinde baþýndan
geçen macerasýný anlatýr.
Bilge sorar: “Bu karþýlaþtýðýn durumlarý izah edebilir misin?” Öðrenci: “Çok þaþkýným efendim, ne diyeceðimi bilemiyorum,
kafam karmakarýþýk” diye cevap verir.
Bilge hoca çok kýsa cevap verir:
“Bir þeyin kýymetini ancak onun deðerini bileni anlar ve onun deðeri bilenin yanýnda kýymetlidir.”
Her insanýn hayatýnda varlýðýný ve deðerini bilen, hisseden, fark eden
kuyumcular mutlaka vardýr.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadýr…
Öyle Bir Tevbe Yaptı ki…
03 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
Resûlullah (s.a.s.)’a, Mâiz İbnu Mâlik el-Eslemî (ra) gelerek:
- Ey Allah’ın Resûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazihasını işledim, beni temizlemeni istiyorum” dedi. Resûlullah (sav) onu reddetti , geri çevirip meselenin üzerine gitmedi..
Ancak Mâiz ertesi gün tekrar geldi. Yine:
- Ey Allah’ın Resûlü, ben zinâ fazihasını irtikab ettim!” diye ikinci sefer itirafta bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Resûlullah (sav) adamın kavmine birisini yollayarak:
-Onun aklında bir noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına rastladınız mı?, diye tahkik ettirdi.
Ancak hep beraber:
-Biz onu gördüğümüz kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl sahibi biliyoruz” dediler.
Mâiz üçüncü sefer müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (sav) onlara yine birini göndererek adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur olmadığını söylediler.
Adam dördüncü sefer müracaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve taşlandı.
Gâmidiye adında bir kadın da gelerek:
- Ey Allah’ın Resûlü, beni niye reddediyorsun. Görüyorum ki, beni de Mâiz gibi geri çevirmek istiyorsun. Allah’a kasem olsun ben hamileyim de!, dedi.
Hz. Peygamber (sav) :
-Öyle ise hayır. Sen git ve çocuğu doğurunca gel,dedi.
Kadın gitti çocuğu doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi.
-İşte çocuk, doğurdum!,dedi.
Resûlullah (sav) :
-Git, sütten kesinceye kadar emdir, sonra gel!” buyurdu.
Kadın gitti, o çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek parçası vardı.
-Ey Allah’ın Resûlü, işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi” dedi.
Resûlullah (sav) çocuğu alıp, Müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı. Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Hâlid İbnu Velid (ra) elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne fışkırmıştı, kadına küfretti. Resûlullah (sav) Hâlid’in kadına küfrettiğini işitince:
-Ey Hâlid ağır ol!, dedi ve ilâve etti:
- Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe yaptı ki, şâyet alış-verişte sahtekârlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi !
Sonra Resûlullah (tekfın) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi
Günahkar Ağızdan Çıkan Dua
03 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
Bir kâfilede bulunan insanlar, Ebü’l-Hasan Harkânî hazretlerinin huzûruna gelip;
-Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz, diye istirhâm edince; buyurdu ki:
- O zaman, Ebü’l-Hasan’ı hatırınıza getiriniz!
Bu söz, gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ, önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metalarını aldı. Yalnız, Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini sorduklarında;
-Ebü’l-Hasan-ı Harkânî’yi hatırladım ve kurtuldum, cevâbını aldılar.
Gelip durumu Ebü’l-Hasan hazretlerine anlattılar. Ve;
-Biz Allah’tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir? diye sordular.
-O arkadaşınızı kurtaran, Allahü teâlâdır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı cenâb-ı Hak kabûl etmez. Bunun için siz Allah’a yalvardığınız zaman duânız kabûl olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; “Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar.” dedim. Rabbim benim duâmı kabûl ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir.” buyurdu
Ekmek Veren Eli Kıran Baba
03 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
Bağdat’ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri:
- Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.
Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. “Ver şu adama” dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.
Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu:
- Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?
Geriye bakıp eliyle işaret etti:
- İşte şu evden.
Adam kızgın şekilde salladı başını:
- Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi.
Kapıyı açar açmaz da sordu:
- Kim verdi ekmeği hamala?
Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:
- Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.
Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;
- Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.
Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek:
- Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu:
- Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada.
Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak “Al” dedi. “Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece.”
Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış;
- Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.
Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu:
- Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip ‘İşte oradan aldım’ demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.
Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:
- Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun… diyerek başlar anlatmaya:
- Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım.
Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru…
“Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur…” (Kur’an-ı Kerim, 14/7)
KAYNAK: Ahmed Şahin, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, Zaman Cep Kitapları 3, Feza Gazetecilik, İstanbul 2001
Allah rızası
03 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
Cüneyd-i Bağdadi, birisi ona gelir sorar:
-İhlâsı kimden öğrendiniz?
-Mekke-i Mükerreme’de harçlıksız kalmıştım. Basra’dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim.
- Peşin peşin söyliyeyim param yok, dedim,
- Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?
Berber o anda mevki sahibi birini traş etmekteydi. Onu bırakıp bana başladı. Adam itiraz etti.
Berber:
- Kusura bakmayınız efendim. Sizi ücreti mukabilinde traş ediyorum. Ama bu genç Allah rızası için istedi, dedi.
Berber dahasını da yaptı, bana harçlık verdi. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm.
- Asla alamam. İnan Allah’ın rızası daha değerli, dedi
Allah Nasıl Misafir Edilir?
03 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini HikayeLer
- Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina’ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
- «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»
Musa Aleyhisselâm:
«Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.
Allah (c.c.):
«Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:
«Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi.
Hz. Musa:
- Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.
Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa Tur’a gidip:
- Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:
- Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
- Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:
- «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.
Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah’ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadair



