Abdestin Farzları
21 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
Abdestin farzları dörttür: Yüzü bir kez su ile yıkamak, iki eli dirseklerle beraber bir kez yıkamak, her iki ayağı topuklarla beraber bir kez yıkamak ve başın dörtte birini ıslak bir elle ve kullanılmadık temiz bir su yaşlığı ile bir kez silmek (meshetmek)tir. Şöyle ki:
Yüz denilen organ, iki kulak memesi, arasındaki yer ile alnın saç biten yerinden çene altına kadar olan kısımdır. Kulaklarla sakal arasında bulunan kılsız kısımlar da yüzden sayılır. İşte yüz denilen bütün bu kısmı su ile bir kere yıkamak farzdır.
Sakal sık olunca, onun üstünü yıkamak yeterlidir, altındaki deriyi yıkamak gerekmez. Fakat sakal seyrek olunca, altındaki deri kısımları da yıkamak gerekir.
Dirseklere gelince, bunlara “Mirfak” denir. Elleri dirseklerle beraber yıkamak farz ise de, dirseklerden daha yukarısını yıkamak zorunluğu yoktur. Ayakların iki taraflarında bulunan ve “Topuk” denilen şişkin kısımları da yıkamak gerekir. Fakat bunların yukarısını yıkamak gerekmez.
Başa meshe gelince: Alından arkaya doğru başın ön kısmına meshedilmesi daha faziletlidir. Meshedilen yer iki kulağın üstüdür. Bu kısımdaki saçların üzerine meshedilmesi yeterlidir. Fakat bu kısımdan aşağıya sarkan saçların üzerine meshedilmesi, başın üstünde topak olsalar dahi, yeterli olmaz.
(Malikî ve Hanbelîlere göre, başın tamamını meshetmek vacibdir. Şafiîlere göre en az bir parmak mesih yeterlidir
Müslümanlıkta İbadetler, Taharetler
21 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
İslâm dini, Yüce Allah’a ibadetten, itaat ve teslimiyetten ibaret en kutsal bir dindir. Bu kutsal din, Yüce Allah’ı bilmek, ona ibadet ve itaatta bulunmak için insanların yaratılmış olduklarını bildirmektedir.
Büyük İslâm dini, insanları yükseltir, insanları melekler gibi temiz bir hayata kavuşturur, insanların ruhlarını manevî duygularla aydınlatır. Bütün kâinatın yüce yaratıcısına kulluk ve ibadet görevinde bulunmalarını emreder.
İkramı bol olan ezelî yaratıcımızın manevî huzurunda kabul edilmek, insan için ne büyük bir nimet, ne büyük bir şereftir. İşte ibadet ve itaat, insana bu nimet ve şerefi kazandırır.
Uyanık bir ruhun ferahlığı, sağlam düşünceli bir insanın kalben huzuru, gerçek bir neş’eye ve bir mutluluğa kavuşması, ancak Yüce Allah’a ibadet sayesinde elde edilir.
İbadet ve itaat zevkinden yoksun olanlar, kendi yaratılışlarındaki hikmetten habersiz olan zavallılardır.
Yüce Allah’a kulluk ve ibadette bulunmayanlar, borçlu oldukları şükür görevini terk etmiş, sonsuz âhiret hayatlarını tehlikeye düşürmüş mutsuz kimselerdir.
Hiç şübhe yok ki, insanların mutluluk ve selâmeti, gerçek varlığı, Yüce Allah’a güzel niyet ve samimi bir kalb ile ibadet ve itaat etmekle kazanılmış olur. İbadetlerin bir kısmı da temizliğe ve pâklığa bağlıdır.
Müslümanlık, temizliğe büyük bir önem vermiştir. Taharet, maddî ve manevî kirlerden arınmak demektir. Bir kısım ibadetlerin şartı, başlangıcı, anahtarıdır. Temizlik bulunmadıkça bu ibadetler yerine getirilemez. Temizlik bulunmadıkça insan Yüce Allah’ın manevî huzuruna giremez. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Temizlik imandandır,” buyurulmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifde de: “Namazın anahtarı temizliktir “ buyurulmuştur.
Aynı zamanda temizlik sağlık için yararlıdır. Rızkın çoğalmasına sebeb olur. Nitekim bir hadis-i şerifde: “Temizliğe devam et ki, rızkına genişlik verilsin” buyurulmuştur.
Sonuç
Ehliyet ve yetki sahibi olan her insan birtakım ibadetlerle, temizliklerle din bakımından görevlidir. Bazı şeyleri yapmakla ve bazı şeyleri yapmamakla sorumlu tutulmuştur. Bunlara dair ilmihalimizde yeterince bilgi verilecektir. Ancak din kitablarında, yazışmalarda ve konuşmalarda çokça tekrarlanan bazı deyimler vardır ki, önce bunların anlamlarını bilmek gerekir. Bunun için önce bunların lûgat ve terim manalarını yazacağız
Fitre vermenin önemi
21 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
Sual: Fitrenin önemi nedir? Kimler verir, ölçüsü nedir?
CEVAP
İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın fitre vermesi vacib olur. Nisaba malik değilse fitre vermesi vacib olmaz, fakat vermesi iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ramazan orucu, gökle yer arasında durur. Sadaka-i fıtr verilince yükselir.) [Ebu Hafs]
(Sadaka-i fıtr, oruçlunun, uygunsuz sözlerinden hâsıl olan günahları temizler.) [Beyheki]
(Sadaka-i fıtr, zenginlerinize bir tezkiyedir. Fakirleriniz de verirse, Allahü teâlâ onlara daha çoğunu verir.) [Ebu Davud] (Tezkiye, temize çıkarma, temizleme demektir.)
Diğer üç mezhepte, bir günlük yiyeceği olanın fitre vermesi farzdır. Hadis-i şerifte, (Sadaka-i fıtrı, küçük büyük, zengin fakir herkesin vermesi gerekir) buyuruldu. (Ebu Davud)
Dinen zengin olmayan herkes, fıtra, zekât alabilir. İhtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın, fitre vermesi vacib olur. Fitre, zekât alması, haram olur. Fitre nisabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez.
Ticaret için olmayan malların zekâtı verilmez. Gelirleri nisaba dahil edilir.
Nisaba malik olmayan herkes fakir sayılır, zekât alabilir. Nisaba malikse fitre vermesi vacip olur. Asgari maaş alan bir kimse, borçları çıktıktan sonra, nisaba malik ise, zengin sayılır, fitre vermesi gerekir. [Nisap, 96 gr altın veya bu değerde para, ticaret malı demektir.]
Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caizse de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevabdır. Şafii’de ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zenginse fitre vermesi gerekir.
Ana babaya, dedeye, büyük anneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire fitre verilmez. Fakir olmak şartıyla geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa fıtra verilir. Hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya fitre vermek daha çok sevab olur. İmameyn’e göre, borçlu ve fakir kimseye, hanımı fitre verebilir. (Mevkufat)
Sadaka-i fıtrın miktarı her yıl değişmez. Fitre olarak yarım sa’ buğday veya un, yahut bir sa’ arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yarım sa ölçek, ihtiyatlı olarak 1750 gramdır. Bir sa’ ise 3500 gramdır. Bu miktarlar kıyamete kadar hiç değişmez. Fitre olarak, ya bizzat buğday, un, arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yahut değeri kadar altın veya gümüş verilir. Buğday, un ve diğerlerini vermek güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verilebilir.
Bu yılki fitre miktarları şöyledir:
| Fıtranın cinsi | Miktarı (gr) | Değeri (YTL) |
| Buğday | 1750 | 1,5 |
| Un | 1750 | 2 |
| Un (iyi) | 1750 | 3 |
| Arpa | 3500 | 2 |
| Kuru üzüm | 3500 | 30 |
| K. üzüm (iyi) | 3500 | 50 |
| Hurma | 3500 | 18 |
| Hurma (iyi) | 3500 | 140 |
Sual: Fitre ne zaman vacip olur?
CEVAP
Kurban bayramının üçüncü günü nisaba malik olan zengindir. Nisap, zekat nisabı gibidir. Kurbanda farklılık şöyledir:
İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekat nisabı kadar malı, parası bulunan her hür Müslümanın, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, tan yeri aydınlanırken, (Fitre) vermesi vacip olur. Daha önce ve daha sonra vacip olmaz. Fitre ve kurban nisabı hesabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lazım değildir. Bayramın birinci günü sabah namazı girdiği anda, nisap miktarı kadar mala malik olmak şarttır.
Sual: Fitre kimlere verilir, kimlere verilmez, zekatın hükümleri fitrede de geçerli mi?
CEVAP
Evet. Yani zekattaki gibi:
Ana babaya, dedeye, büyük anneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire fitre verilmez. Fakir olmak şartı ile geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa fitre verilir. Hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya fitre vermek daha çok sevap olur. İmameyne göre, borçlu ve fakir kimseye, hanımı fitre verebilir. (Mevkufat)Fitredeki vekalet, zekattaki gibi mi?
CEVAP
Evet.
Sual: Zekat gibi, fitreyi de hediye diye vermek caiz mi?
CEVAP
Evet.
Sual: Hurma ile iftar eden fitresini hurmadan mı verir?
CEVAP
Hayır. Senenin ekserisinde yediği şeyden verir.
Sual: Telefonda vekalet olur mu?
CEVAP
Olur. E-maille de olur.
Sual:
Sual: 4 kişinin adam başı 1750 gram un vererek toplam 7 kilogram ile bir kişiye vekalet vererek fitresini ödemesi doğru mu?
CEVAP
Doğru.
Sual: Bir kişiye verip (ya da daha sonra vermek üzere anlaşıp) bu parayla payıma düşen miktarda un alarak dilediğine dilediğin kadar adıma fitre olarak vermeye seni vekil tayin ettim dersek o da kabul ettim dese bu şekilde verilen fitre caiz midir?
CEVAP
O adam da un alıp verirse mesele yok. Daha kolay yol: 15- 20 kişinin vekaleti alınıp, alınan para ile bir çeyrek altın alınıp fakire verilirse bu iş halledilmiş olur.
Sual: Teyzeye halaya amcaya dayıya fitre ve zekat verilir mi?
CEVAP
Verilir.
Sual: Fitre sadece fakirlere mi verilir?
CEVAP
Evet.
Sual: Bir tanıdık bana birisi vasıtasıyla fitresini göndermiş.10 milyon. Bir şey de dememiş. Benim ne yapmam gerekir?
CEVAP
On milyon liralık gümüş veya altın alırsan fitresi verilmiş olur. Bu miktar altın bulamazsan, kendi parandan da katarak çeyrek altın al yine olur, sonra altını istediğine sat.
Sual: Fakirler için arkadaşımdan vekil olarak fitre nasıl alabilirim?
CEVAP
Zenginlerin vekili de olabilirsin, fakirlerin de. Bir fakirden vekalet alırsın. Yani fitremi almak ve dilediğin yere harcamak üzere seni vekil ettim der, sen de herkesten fitre alıp dilediğin yere verirsin.
Sual: Fitre vermek için akıl baliğ olma şartı var mıdır?
CEVAP
Hayır. Küçük çocuğun ve delinin malları varsa, bunların fıtraları da, mallarından verilir. Velîleri vermezse, çocuk büyüdüğünde, deli iyi olduğunda, eski fıtralarını da kendileri verir. Baliğ olmayan çocukların malı yoksa, bunların fıtrasını babaları, kendi fıtrası ile birlikte verir. Yani kendi zengin ise verir.
Sual: Eşimin ve akıl baliğ olmamış çocuklarımın onlardan habersiz ve vekaletsiz fitrelerini verebilir miyim?
CEVAP
Eşiniz ve çocuklarınıza bakmak mecburiyetinde olduğunuz için habersiz verebilirsiniz.
Sual: Ağabeyimin ve evli kız kardeşimin fitresini onlardan habersiz verebilir miyim?
CEVAP
Veremezsiniz. Bir kimse, kendi malından, başkası için fitre verince, o önceden emretmiş ise, caiz olur. Emri ile vermemiş ise, sonradan razı olsa da, caiz olmaz. Onların malı veya parası ile vermiş ise, razı olunca caiz olur. Yahut onların sizi, (Sadaka-i fıtramı vermek üzere seni vekil ettim) demeleri gerekir.
Sual: Beş kişinin fitrelerini vermek üzere vekilim. Fitreleri toplu olarak mı yoksa herbiri için ayrı ayrı mı vermeliyim?
CEVAP
Hepsini birden verebilirsiniz.
Sual: Şafii mezhebinde olan kimse ne kadar ve nasıl fitre vermesi gerekir?
CEVAP
1680 gram buğday, pirinç, hurma, nohut, peynir verilebilir. Bunların yerine kağıt para verilemediği gibi altın ve gümüş de verilemez. Ayrıca sekiz sınıfa verilmesi gerekir. Üç sınıfa verilmesini caiz gören âlimler de varsa da bu üç sınıfı bulmak çok güçtür, yok gibidir. Onun için Hanefi mezhebi taklit edilerek vermelidir.Geçmiş senelerde verilmeyen fitreler verilir mi? Verilirse nasıl verilir?
CEVAP
Verilir. Kaza edilmiş olur. Aynen altın olarak verilir. Seferde olduğum için oruç tutamadım. Fitre vermem gerekir mi?
CEVAP
Bir özrü sebebi ile oruç tutmayanın da, sadaka-i fıtr vermesi gerekir.
Sual: Doğmamış anne karnındaki çocuğun fitresini vermek gerekir mi?
CEVAP
Verilmez.Nisap miktarı param var fakat 1 sene dolmadı, fitre vermem gerekiyor mu?
CEVAP
Fıtra için bir sene gerekmez. O an nisaba malikseniz vereceksiniz.
Sual:
Sual:
Sual:
Sual: Ramazan ayında bayram namazından önce verilmesi gereken fitreyi, caiz olmayan kişilere verdiğini bayramdan sonra öğrenen bir kişinin ne yapması gerekir?
CEVAP
Yeniden bir fakire verir.
Sual: Zekatım fitrelerimizle birlikte bir çeyrek altın tutuyor. Bir çeyrek altını hem zekatım için hem de fitrelerim için verebilir miyim?
CEVAP
Evet verilir.
Sual: Fitreyi fazla vermek iyi olur mu?
CEVAP
Elbette.
Sual: Fitreyi yıllarca kağıt para ile veren, altınla devir yapması lazım mı?
CEVAP
Evet.
Sual: Zekat ve fitre aynı kişiye verilebilir mi?
CEVAP
Evet.
Sual: Fakir kardeşe fitre verilir mi?
CEVAP
Evet.
Sual: Kız kardeşime fitre verebilir miyim?
CEVAP
Fitrenizi zengin değilse kız kardeşinize veya çocuklarına vermenizde mahzur yoktur.
Yolcu fitre verir mi?
Sual: Seferi yani yolcu olan kimse, nisaba mâlikse, fitre vermesi gerekir mi?
CEVAP
Gerekir.
Delinin fitresi
Sual: Delinin, fitre vermesi gerekir mi?
CEVAP
Evet, malı varsa fitresi kendi malından verilir. Velisi vermezse, deli iyileşirse, eski fitrelerini de kendisi verir. İyileşmezse, zaten sorumlu olmaz. (Dürr-ül-muhtar)
Başkasının fitresini vermek
Sual: Bir kimse, yanında kalan ana babasının ve âkil bâliğ olan oğlunun fitresini, onlardan habersiz verse, caiz olur mu?
CEVAP
Sonradan bildirmek şartıyla caiz olur
Zekât ve fitre kimlere verilir?
21 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
|
|
||||||
|
Bu itibarla biz de bugün aynı konuyu işleyecek, zihinleri meşgul eden bu mühim soruları cevaplamaya çalışacağız.
Bilindiği üzere yüce İslam, Müslüman’ı bencillikten korumuş, egoistlikten muhafaza etmiştir. Bu sebeple İslam’la ilgisi olmayanlar, sadece kendi menfaatlerini düşünebilirler, kendilerini kurtardıktan sonra başkalarının sıkıntısını hesaba katmayabilirler. Hatta ‘altta kalanın canı çıksın’ tekerlemesiyle çevrelerine ilgisiz de kalabilirler. Ama Müslüman böyle diyemez ve çevresine böyle ilgisiz kalamaz. Evet, İslam, Müslüman’ı işte böylesine çevresine ilgi gösteren sosyal insan yapar, örnek insan haline getirir… İslam’ın Müslüman’a yüklediği bu yardım yükümlülüğü bilhassaRamazanayında daha çok gündeme gelmektedir. Zenginler bu ayda servetlerini hesap ederler, zenginlik sınırına ulaşmışlarsa kırkta birini ayırıp ihtiyaç sahibi din kardeşlerine verme mutluluğu yaşarlar. Ayrıca aile bireylerinin fitresini de hesap ederler. Her bir aile ferdi adına bir fitre vermeyi, var oluş sadakası olarak borç bilirler. Ancak, bu yardımda dikkat edecekleri hususlar vardır. Çevresindeki ihtiyaç sahiplerinden kimileri yakın akraba, kimileri de uzak akraba, konu komşu olabilirler. Bunları ayırmaya ise ihtiyaç vardır. Çünkü yakın akrabaya zekat, fitre verilmez. Verirse zekat, fitresini sanki bir cebinden çıkarıp öbür cebine koymuş gibi olur. Vermemiş durumuna düşer. Öyle yanılgıya düşmemek için kimlere zekat, fitre verilip kimlere verilmeyeceğini bilmesi gerekir. Bunlar yabancı değil, servetin sanki ortağıdırlar. Zekatla, fitreyle değil servetin kendisiyle korumaya alınmalıdır. Şayet ihtiyaçları varsa… Bir de servetin kazanıldığı yerin bekleyen muhtaçlarına… Bu itibarla, bulunulan yerdeki yoksullar sizden bir şeyler beklerken başka yerlere göndermek (caiz olsa da) münasip görülmeyebilir. Öyle ise sizden bir şeyler bekleyenlerin ihtiyaçları karşılanır. Sonra çok münasip görülen uzaklara da gönderilebilir. Yeter ki gönderilen bu kimseler tam ihtiyaç sahibi olsunlar. Bayramdan önce ellerine geçerek bayramın mutluluğunu birlikte yaşama imkanına onlar da kavuşsunlar. Daha doğrusu, bayram sevincinde hep beraber olalım. İçimizde üzgünler, dargınlar, kırgınlar kalmasın. Yardımların hikmeti de budur zaten. Hep birlikte sevinmek… Bir taraf ihtiyaçlarını karşılamış, huzur içinde bayram yapıyor, diğer taraf ise sıkıntılar içinde kıvranıyor, sonra bir arada bayram yapıyoruz… Bu, İslam’ın mesajına, Müslüman’ın merhamet ve şefkatine de uygun düşmez. Ağlayanlarla gülenler yan yana bayram yapamaz. Ya birlikte ağlayacağız ya da birlikte güleceğiz. Çünkü biz Müslüman’ız… İslam, bize bu tebliği ve telkini yapmakta, biz de Müslümanlığı böyle anlamaktayız… |
|||||||
İBRETLİK BİR HATIRA.
19 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
SELAMIN KAVLEN MİNRABBİRRAHİM…
H.Z.ALLAH C.C ayeti kerimesinde BEN CİNLERİ VE İNSANLARI ANCAK BENİ BİLSİNLER BANA İBADET YAPSINLAR DİYE YARATTIM zariyat.56.bu emri ilahiyi duyduğu halde ibadet yapmayanlar yine yaratanın emriyle alçaltılmış olarak cehennemi boylayacaklardır.birincisi dünya cehennemiyle, ölünce ise daha ağır cezaya çarptırılacaklardır.ibadet yapmayıp yaratanla gönül bağı kuramayan insan yalnız yapayalnızdır zora düştüğü zaman insanların peşinden koşar durur peşine koştuğu insan da gücü azalınca yardımı keser isterse bu kişi ilim adamı veya doktor olsun, nice hastalar vardır doktorların yanlış teşhis koyması veya yanlış ilaç tedavi uygulaması ile hayatlarını kaybetmişlerdir. Yaratılan yanlış yapabilir. Fakat yaratan.bilmez olur mu.muhakkak ki o her şeyi bilendir. kesinlikle yanlış yapmaz onda çaresizlik diye bir şey de bulunmaz Çünkü, o bütün noksanlıklardan münezzehtir. Böyle mükemmel kudret ve azamet sahibinin yardımını kazanmak için ibadet yapmayıp gönlüne giremeyenler hem bu dünyada hem ahirette azap göreceklerdir. halbuki bize emredilen ibadetler hepsi bizim iyiliğimiz için bunu cahil olan bile anlar. abdest temiz olmamıza. namaz vücudumuzun kan dolaşımına güç katıyor oruç ise mide ve bağırsakları dinlendiriyor.dikkat edilirse doktor bile hastasına bazı durumlarda diyet uyguluyor. İşte nankör insan menfaatine olan bu ilahi emirleri yapmayıp kendisini zarara sokuyor. Bu saydıklarımız gözle görünen zahiri faydalar. ya gözle görünmeyen batini faydalarının birincisi içine çektiği huzur dolu nefesler. ikincisi ise. muhabbet bağı hattını kazanması o öyle bir mukaddes bağlantı ki artık her derdini her sıkıntısını kaldıracak yüce bir kapı önündedir o ne mutlu bir kuldur. Yine yıllar evvel çocukluğumda şahit olduğum bir hadiseyi hatırladım. hazreti ALLAHA canı gönülden bağlı. dua ederken gözlerinden yaşlar akan ananem vardı. Mürşide bir hanımdı diyorum çünkü rabbim teala onu vesile ederek bizi çok olaylara şahit tuttu. kendisi seksen yaşın üzerindeydi. bir gün abdest alırken dalgınlıktan olacak dengesini kaybedip düştü ve sol kalça kemiği ve sol kolu kırıldı. üzüntüye gark olduk . vakit kaybetmeden doktora götürdük. doktor muayene etti ve bu çok yaşlı bunun kemikleri kaynamaz evine götürün deyince. Kahrolduk. kaderiymiş dedik aldık eve götürdük. O siz üzülmeyin ALLAH benim kemiklerimi kaynatır dedi. ve sağ elini kırık olan sol kolunun ve kalçasının üzerinde gezdirerek dua okumaya başladı. Dikkat ettik yasini şerifte geçen, SELAMINKAVLENMİNRABBİRRAHİM ayeti kerimesini okuyordu. bu duayı tespih gibi gece gündüz devamlı okudu. Ve bir kaç ay sonra doktorun kaynamaz dediği kolu ve kalçasının kaynadığını gözlerimizle gördük. Ve 105 yaşına kadar yaşadı ALLAH rahmet eylesin nur içinde yatsın. maddi durumu güzel olmamasına rağmen dilinden şükrü eksiltmezdi.
yaşadığı evin bahçesinde hazine saklı olduğu söylentileri dilden dile dolaşıyordu rahmetli dayım kazmadık yer bırakmadı fakat hiç bir şey bulamadı. bir gün annem kendisine, anne durumumuz pek iyi olmadığını görüyorsun ne olur istihare namazı kılda belki hazine yerini öğrenirsin biz de zengin oluruz dedi. Ana annemi razı etti istihareye yattı. Ertesi günü ne gördüğünü sorduk. gördüm evladım yerini de gösterdiler al fakat yalnız dünyalık ahirette sana bir şey yok bitici dünya zengini mi olmak istersin yoksa bitmeyen ahiret zengini mi olmak istersin dediler onun için bu hazine meselesini de unutun dedi ömrü boyunca da lafını ettirmedi ALLAH rahmet eylesin. kırılan kolu ve kalçası iyileşince bize vasiyet etti bir yeriniz rahatsız olup iyileşmediği zaman elinizi rahatsız olan yerin üzerine koyun ve bu duayı okuyun ALLAHın izniyle geçer dedi. aradan bir hayli zaman sonra h.z. ALLAH c.c.SELAMIN KAVLEN MİN RABBİRRAHİM ayeti kerimesinin sırrıyla azametini bize gösterdi ve imanımıza iman depoladı. şöyle ki, Bir gün evimizde kardeşlerimle oturuyorduk en küçük kız kardeşim sağ tarafımda oturuyordu büyük kız kardeşim ise elinde bıçak ile önümüzden geçerken küçük kardeşim aniden oturduğu yerden doğrulunca büyük kardeşimin elindeki ekmek bıçağı küçük kardeşimin sol gözüne girdi çıktı . her şey bir kaç saniye içinde oldu. Biz elimizi kardeşimizin delinen gözünün üzerine koyduk ve SELAMIN KAVLEN MIN RABBİRRAHİM ayetini durmadan okumaya başladım hepimiz korku ve panik içindeydik küçük kardeşim can acısından ağlıyor büyük kardeşim ise ağbey ben kardeşimi kör ettim diye üzüntüsünden feryat ediyordu bir zaman sonra elimi kaldırdım baktım göz pınarından kan akıyordu elimi hemen kapadım okumaya devam ettim bütün kalbimizle sığıntı halinde okuyorduk kardeşimin ağlaması durunca biz kaderimize razı olduk ve elimizi kaldırdık kardeşime gözünü açmasını söyledim gözünü açtı kıpkırmızı idi şükürler olsun rabbimize delik çizik diye bir şey yoktu kardeşime gözünü kapamasını söyledim biraz daha bekledik on beş dakika sonra gözünü açtı pırıl pırıldı hiç bir iz ve hasar yoktu h.z. ALLAHın kudretini ve yardımını gözlerimizle gördük. bu ayeti kerime bildiğimiz gibi yasini şerifte geçiyor Ayeti kerimede. QNLARA ORADA cennette ÇEŞİTLİ MEYVELER VAR HEM ONLARA İSTEDİKLERİ HER ŞEY VAR.ALLAH TARAFINDAN BİR SÖZ OLARAK ONLARA SELAM VAR yasin 57. 58 bizde ağrıyan yerimize ahirette göndereceği selamını alıyoruz ve okuyoruz. sen sığınmasını bilirsen o seni mahrum bırakır mı. Ayeti kerimesinde buyuruyor ki, RESULUM KULLARIM SANA BENİ SORUNCA HABER VER Kİ BEN ONLARA YAKINIM BENDEN İSTEYENİN DUA ETTİĞİNDE DUASINI KABUL EDERİM ÖYLEYSE ONLARDA BENİM DAVETİME İCABET ETSİNLER BANA İMAN ETSİNLER Kİ, DOĞRU YOLA GİDEBİLSİNLER. biz kulları da hep yalvaralım ona yalvaralım hep isteyelim ondan isteyelim. h.z ALLAHc.c hu, sonsuz rahmetinden istifade etmemizi cümlemize nasip ve müyesser etsin.
Resulullah s.a.v.hadisi şerifinde, KULUN KALBİNE DUA ETME ARZUSU GELDİĞİNDE RABBİNE DUA ETSİN ÇÜNKÜ ALLAH O, DUAYI KABUL EDECEKTİR.tirmizi. yukarıda geçen ayet ve hadisi şerifi yaşantımıza aksettirirsek hem dünya hayatımızı hem ahiret yurdumuzun huzurlu geçmesini sağlayabiliriz neden diye sorulursa bir kul ki , kainatın idarecisine inanmış ve her şeyin onun ve ondan geldiğine teslim olmuş ona emredilen ilahi emirleri yaparak kendini sevdirmiş her hangi bir sıkıntı esnasında kalbine dua etme arzusu geldiğinde dua ettiğinde, sonsuz merhamet sahibi olan H.z. ALLAH c.c. umut edilir ki, onun duasını kabul edebilir. Yapılan talep ister dünyalık ister ahiretlik olsun dünyalık ve ahiret olarak iki kazanç kapısı kendisine açılmıştır ne mutlu böyle kullara dünyası da güzel ahireti de güzel bundan daha güzel ticaret varmıdır. Çünkü her ihtiyacı görülüyor. İşte bu nimetlerden bazı kullar istifade ediyor bazı kullar ise itimat etmediği için istifade edemiyor. Halbuki insan yaratılana itimat ettiği kadar yaratana itimat etse her işi görülecektir yaratılan durumu müsait ise belirli bir süreye kadar yardım eder ve nihayet benden bu kadar der ve yardımı keser yaratan ise kul samimi oldukça sözünde durup ibadetlerine devam ettikçe kendisine dilekte bulunduğu zaman o kulunun önüne her imkanlarını serecektir.
H.z ALLAH c.c.cümlemize dünyanın helal nimetlerini ahirette ise cennet nimetlerini nasip etsin. Amin. ALLAHÜMME SALLİ ALA MUHAMMEDİN VE ALA ALİ MUHAMMEDİN FİL EVVELİNE VEL AHİRİNE VEFİL MELAİL ALA İLA YEVMİDDİN VEL HAMDÜ LİLLAHİ RABBİL ALEMİN. KALPTEN İNAN EY, MÜSLÜMAN
Fetih suresinin 11. ayeti bir mucize midir?
19 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
Bedevilerden (savaşa ve sefere katılmayıp) geri kalanlar ise, «Bizi mallarımız ve ailemiz oyaladı. Bizim için bağışlanma dile» diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki : «Eğer Allah sizi bir zarara uğratmayı dilerse veya size bir yarar sağlamak isterse, O’na karşı kim bir şey yapmaya güç bulabilir? Elbette Allah yaptıklarınızdan haberlidir.”
Bu ayet, gaybdan haber veren açık bir mucizedir. Fetih Sûresi, Hudeybiye dönüşü yolda inmiştir. Zafer anahtarını ellerine geçiren müminler şan ve şerefle Medine’ye dönerken, bu yolculuğunda Hz. Peygambere (a.s.v) arkadaşlık etmeyen münafıklar, âdeta şaşkına döndüler. Zira onlar, Peygamber (asv)’in ve arkadaşlarının salimen dönemiyeceklerini düşünüyorlardı. Durum aksine tezahür edince, kendilerini temize çıkarmak ve üzerlerindeki şüpheli bakışlardan kurtulmak için, Hz. Peygamber (a.s.v) Medine’ye döner dönmez, mal ve çocuklarının meşguliyetinden dolayı bu sefere katılamadıklarını belirterek özür beyân edeceklerini kendi aralarında kararlaştırdılar.
Cenâb-ı Hak, bu ikiyüzlü döneklerin neler düşündüklerini, Hz. Peygamber (asv) henüz Medine’ye dönmeden kendisine haber vererek, ona göre münafıklara karşı tavır almasına işarette bulundu.
(bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri)
kabir azabının ya da kabir nimetlerinin sebepleri nelerdir? kabir azabı çekmeyecek olanlar kimlerdir
19 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
Cevap
Değerli Kardeşimiz;
Her günahın, her haramın Kabir azabına neden olacağını düşünerek terk etmek; her iyiliğin, her ibadetin de kabir nimetine vesile olacağını hesab ederek yerine getirmek gerekir. Bazı rivayetlerde kabir azabına neden olacağı ya da kabir nimetine vesile olacağı açıklanan ameller vardır. Ancak bunlar birer örnektir. İslamın bütün yasaklarının azaba, emirlerinin de nimete neden olacağını söyleyebilriz.
Azap, Allah’ı tanımayan veya emirlerine karşı gelenlere dünyada ve ahirette verilen ilahi cezadır. Azap “terk etmek, vazgeçmek, vazgeçirmek” gibi manalara gelen “azb” kökünden isim olup “işkence, eziyet ve elem” anlamında kullanılır. Kur’an’da türevleriyle birlikte 490 yerde geçen azap, genellikle ilahi emirlere karşı gelenlere verilen cezanın adı olarak kullanılır. Kur’an’da azap manasında geçen başka kelimeler de vardır. Bunlardan en çok tekrarlananlar “ nâr, cehennem, ricz, be’s ve ikab”dır. İlgili ayetlerin incelenmesinden anlaşıldığına göre ilahi azap dünyada, kabir hayatında ve ahirette olmak üzere üç safhada gerçekleşmektedir.1
Kabir azabına sebep olan amelleri hadisi şeriflerden öğrenmekteyiz. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1- Kabir azabı nemime ve bevlden sakınmama sebebiyle olmaktadır.
Buhari ve Müslim, Abdullah b. Abbas (r. a)’ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: Rasulullah (a. s) iki kabrin yanından geçti ve şöyle buyurdu: “Bu kabirlerde yatanlar azap görmektedirler. Ama büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar”. Rasulullah (as) daha sonra sözüne şöyle devam etti: “Evet bunlardan birisi, insanlar arasında söz taşırdı. Diğeri ise bevlinden (idrarını üzerine sıçratmaktan) sakınmazdı. 2
2- Ölen kişinin ardından ağıt yakılması halinde ölü kabirde bu ağıt sebebiyle azap görmektedir.
Ömer İbni Hattab (r. a) Rasulullah (a. s)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Ölü kabirde ağıt sebebiyle azap görür. ”3 Bu konudaki hadisler çoktur. Bu hadislerde ölünün üzerine yakılan ağıt sebebiyle azap göreceğine delalet vardır. Ancak bu durumda şu problem ortaya çıkmaktadır: Kişi başkasının yaptığı bir şeyle niye azap görür? Bu soruya verilen cevaplar farklı farklı olup Hz. Âişe bunu kabul etmemiş ve “kimse kimsenin günahını çekmez”4 ayetiyle delil getirerek başkasının ağıt yakması sebebiyle ölünün kabirde azap çekmeyeceğini söylemiştir. Ebu Hureyre de bu konuda Hz. Âişe ile aynı görüştedir.5 Bazı âlimler de bu hadisi te’vil etmişler ve “bu durum ağıt yakılmasını vasiyet etmiş ise öyledir. Vasiyet etmemişse azap görmez” demişlerdir.6
3- Kabir azabı ganimet mallarından gizlemek sebebiyledir.
Ömer İbni Hattab (r. a) şöyle dedi: “Hayber gazvesi günü idi. Nebi (s. a. v. )’in ashabından bir grup geldi ve “falanca şehittir. Falanca şehittir” dediler. Sonra bir adamın yanından geçtiler: “falanca kimse de şehittir” dediler. Nebi (s. a. v. ): “Hayır, ben onu ganimetten çaldığı bir hırka –veya aba- içinde cehennemde gördüm” buyurdu.7
Görüldüğü üzere kişi şehit olsa bile cehenneme gidebilmektedir. Bunun sebebi de her ne kadar şehitlik, kişinin birçok günahına kefaret olsa da ammenin malına hıyaneti ve kul haklarını ortadan kaldırmaz. Bu sebeple, Peygamber Efendimiz şehit olduğu haber verilen bir kişinin ganimetten çaldığı bir hırkadan dolayı cehennemde olduğunu bildirmiş, amme malına ihanetin ve kul hakkının affedilmeyeceğini ümmete öğretmiştir. 8
4- Kabir azabı borç sebebiyledir. Kişi ödemediği borçları ödeninceye kadar azap görür. Bu konuda Ebû Hüreyre’den Rasulullah (s. a. v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Müminin borcu ödeninceye kadar ruhu borcuna takılıdır. ”9
Ölen kimsenin dünya ile alakası kesilir. Ancak bu hadisi şerif, bu ilginin bir konuda devam ettiğini bildirmektedir: Borç. Borçlu olarak ölen mü’minin ruhu kavuşacağı ikram ve iyiliklere borcu ödeninceye kadar ulaşamaz. Bir başka anlayışa göre, borçlu ölmüş mü’min hakkında, ilk iş olarak borcunun ödenip ödenmediğine bakılır. Her iki yoruma göre de borçlu ölen mü’min için borcu, bir çeşit ayak bağıdır, onu yerinden kıpırdatmaz. 10 Borç Beyhaki’nin belirttiğine göre kabir azabına sebep olan şeylerden birisidir. 11
5- Allah Teala’ya isyan olan her davranış da kabirde azaba sebeptir. Çünkü kabirdeki azabın Kâfir ve Münafıklarla, Allah’a asi olan mü’min kullara olacağı belirtilmektedir.12
6- Hadesten temizlenmeyi terk etmenin de kabirde azaba sebep olacağı söylenmiştir.13
7- Yardım etme gücü ve imkânı varken mazluma yardım etmeyi terk etmek de kabir azabına sebep olan ameller arasında zikredilmiştir.14
8- Allah’ın zikrinden yüz çevirmek de kabir azabına sebep olan davranışlardandır. Cenab-ı Hak K. Kerim’de: “Benim kitabımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz”15 buyurarak Allah’ın zikrinden yüz çevirmenin kabir azabına sebep olacağını belirtmiştir. Ayette geçen dar geçimi Peygamberimiz bizzat kendisi kabir azabı olarak açıklamıştır. 16
Kabirde azaba sebep olan amellerin yanında bir takım ameller de vardır ki onlar da kişiyi kabirdeki azaptan muhafaza ederler. Bu amelleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- Allah’a itaat edip onun emirlerine karşı gelmekten sakınmanın kabir azabından koruyacağı söylenmiştir.17 Nitekim Cenab-ı Hak: “Kim inkâr ederse inkarı kendi aleyhine olur. Yararlı iş işleyen kimseler kendileri için rahat bir yer hazırlamış olurlar. Çünkü Allah inanıp yararlı iş işleyenlere lütfundan karşılık verecektir. Doğrusu o inkârcıları sevmez. ”18 Buyurmaktadır. Mücahid ayette geçen, “kendileri için rahat bir yerin” kabir olduğunu haber vermektedir. 19
2- Allah yolunda sınırda nöbet tutmak kabir azabından kişiyi koruyacağı umulan ameller arasındadır. Selman (r. a) Rasulullah (s. a. v. )’i şöyle buyururken işittim demiştir: “Bir gün ve bir gece hudut nöbeti tutmak, gündüzü oruçlu gecesi ibadetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şayet kişi bu nöbet esnasında vazife başında iken ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevabı kıyamete kadar devam eder, şehit olarak rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerinden güven içinde olur”20
Bir kimse askerlik görevi yaparken vazife başında ölürse, o şehit olarak Rabbine kavuşur. Şehidin amel defteri kapanmaz ve dünyada işlediği güzel ve hayırlı işlerin sevabı da kıyamete kadar devam eder. Şehit kabirde meleklerin sorgulamalarından ve kabir azabından muaf tutulur. Sağlıklı bir imana ve cihad ruhuna sahip olmak bunun yegâne şartıdır. 21
3- Allah yolunda şehit olmak da kabir azabından koruyan amellerdendir. Cenab-ı Mevla “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyiniz. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz anlamazsınız”22 buyurmaktadır. Bir başka ayet bu konuda biraz daha bilgi vermektedir : “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında bol bol nimetler içindedirler. ”23 Görüldüğü üzere şehitler bizim fark etmediğimiz bir hayatı yaşamakta ve Allah’ın nimetleriyle nimetlenmektedirler.
4- Mülk Suresini okumak da kişiyi kabir azabından koruyan amellerdendir.
Ebû Hüreyre (r. a)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s. a. v. ) şöyle buyurdu: “Kur’an’da otuz ayetten ibaret bir sure bir adama şefaat etti. Neticede o kişi bağışlandı. O sure; تبارك الذى بيده الملك’tür. ” 24
Mülk suresi Kur’an’ın 67. suresi olup 30 ayetten ibarettir. Bu sure Mülk suresi diye anılır ve Kur’an’daki adı böyledir. Ancak ona Mânia, Münciye, Vakiye gibi isimler de verilmiştir. Bu surenin bir adama şefaat etmesi ve bu vesileyle onun mağfirete nail olup bağışlanması, onu sürekli okuması ve kadrini kıymetini bilmesi sebebiyledir. Bu şekilde davrananları Cenab-ı Hak kabir azabından koruyacak veya kıyamet gününde kendilerini bağışlayıp affedecektir. Hatta sureye “Mânia” ve “Münciye” adlarının verilmesinin sebebi, onun mana ve mahiyetini kavrayarak ve inanarak okuyanın kabir azabı görmesine engel olacağı ve kurtuluşuna da vesile teşkil edeceği içindir. 25
5- İshal hastalığından ölenin de kabir azabından korunacağı söylenmiştir.
Nesai, Abdullah b. Dinar (r. a)’ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir; “Ben, Süleyman b Surad ve Halid b. Arfata birlikte oturuyorduk. Bu sırada bir adamın ishalden öldüğünü söylediler. Baktım, benimle beraber olan (adı geçen) iki kişi öldüğü bildirilen adamın cenazesinde bulunmayı arzu ediyorlar. Bunlardan birisi diğerine: Rasulullah (a. s): “Kim ishalden ölürse, kabrinde azap görmez” diye buyurmadı mı? diye sordu. Öteki de: “Evet öyle buyurdu” diye cevap verdi. 26
Ebu Hüreyre (r. a)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s. a. v. ) ; “Siz kimleri şehit sayıyorsunuz? diye sordu. Sahabiler “Ya Rasulallah! Kim Allah yolunda öldürülürse o şehittir” dediler. Peygamber Efendimiz: “Öyleyse ümmetimin şehitleri oldukça azdır” buyurdu. Ashab: “O halde kimler şehittir Ya Rasulallah?” dediler. Rasulü Ekrem: “Allah yolunda öldürülen şehittir. Bulaşıcı hastalıktan ölen şehittir. İshalden ölen şehittir. Boğularak ölen şehittir” buyurdu.27
Görüldüğü üzere Peygamberimiz ishalden ölenleri de şehit saymıştır. Biz bunlara bilindiği üzere Hükmî Şehit diyoruz. Diğer hükmî şehitleri de ishalden ölene kıyas edersek onların da kabir azabından korunacağı ortaya çıkar.
6- Cuma gecesi ölmenin kabir fitnesinden korunmaya sebep olacağı umulmaktadır. 28
7- Hadesten temizlenmek kabir azabından korur. 29
8- Emri bil Ma’ruf Nehyi ani’l-Münker yapmak da kabir azabından koruyan amellerdendir. Çünkü bunda insanlar için dinleri hususunda çok büyük faydalar vardır. 30
Hadisi şeriflerde kabirlerde olacak azap şekilleri hakkında da bilgiler verilmiştir. Kabirdeki azap gayba ait bilgilerden olduğu için akılla bilinemez ancak Allah ve Rasulü’nün bildirmesiyle bilinebilir. Orada karşılaşılan azap dünya şartlarında düşündüğümüz azabın tamamen dışındadır. Bizler varlığını kabul ederiz fakat nasıl olacağını bilemeyiz. Hz. Peygamberin haber verdiğiyle yetiniriz.
1- Yavuz, Yusuf Şevki, T. D. V. İslam Ansiklopedisi, c. 4, s. 302
2- Buhari, Vudu, 56; Müslim, Taharet, 34; Nesai, Cenaiz, 166; Diğer rivayetler için bkz. Beyhaki, Ebû Bekir Ahmed b. el-Hüseyin, “İsbatü Azabi’l-Kabr ve Suali’l-Melekeyn”, Mektebetü’t-Turas, Kahire trs s. 115
3- Buhari, Cenaiz, 34; Müslim, Cenaiz, 28; Beyhaki, a.g.e., s. 124.
4- İsra, 17/15.
5- es-Sanâni, Muhammed b. İsmail, Sübülü’s-Selam Şerhu Buluğu’l-Meram, c. 2, s. 183.
6- Beyhaki, a.g.e., s. 124; Diğer teviller için bkz. es-Sanani, Muhammed b. İsmail, “Sübülü’s-Selam Şerhu Buluğu’l –Meram min Cemi Edilleti’l-Ahkam” ,(I-IV), Daru’l –Marifet 6. baskı, Beyrut 2000, c. 2, s. 184; Abdulcebbar b. Ahmed, a.g.e., s. 732.
7- Müslim, İman, 182; ayrıca bkz. Buhari, Cihad, 190; Beyhaki, a.g.e., s. 125.
8- Nevevi, Riyazü’s-Salihin Peygamberimizden hayat ölçüleri (Terc. Ve Şerh M. Yaşar Kandemir ve Ark. ) c. 2, s. 163-164, İst. 1997.
9- Tirmizi, Cenaiz, 74; Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 508; ayrıca bkz. Beyhaki, a.g.e., s. 127.
10- Nevevi, Ebu Zekeiyya Muhyiddin b. Şeref, “Şerhu Sahihi Müslim”, baskı yeri yok. 1991. (Terc. Ve Şerh) c. 4, s. 585.
11- Beyhaki, a.g.e., s. 127.
12- Taftazani, Sa’duddin, Şerhu’l-Makasıd, c. 5, s. 113; en-Nesefi, Ebu’l-Muin, Tebsıratü’l-edille fi Usuli’d-din, c. 2, s. 763.
13- el-Hanbeli, Ebû’l-Ferec Zeynuddin Abdurrahman b. Ahmed, “Ehvalü’l-Kubur ve Ahvalü Ehliha ile’n-Nuşur”, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, 3. Baskı, Beyrut 1995, s. 90.
14- el-Hanbeli, İbn Recep, a.g.e., s. 90.
15- Taha, 20/124.
16- Bkz. Beyhaki, a.g.e., s. 71.
17- Beyhaki, a.g.e., s. 130.
18- Rum, 30/44-45.
19- Beyhaki, a.g.e., s. 130.
20- Müslim, İmaret, 163; Ayrıca bkz. Fezailü’l-Cihad, 2; Nesai, Cihad, 39; İbn Mace, Cihad, 7.
21- Nevevi, , Riyazü’s-Salihin (Terc. Ve Şerh M. Yaşar Kandemir ve Ark. ) c. 6, s. 24, İst. 1997.
22 -Bakara, 2/154.
23- Ali İmran, 3/169-170.
24- Ebu Davud, Salat, 327; Tirmizi, Fezailü’l-Kur’an, 9; ayrıca bkz. İbn Mace, Edep, 52.
25- Nevevi, a.g.e., c. 5, s. 139.
26- Nesai, Cenaiz, 111; Tirmizi, Cenaiz, 65.
27- Müslim, İmare, 165, ayrıca bkz. İbn Mace, Cihad, 17.
28- Beyhaki, a.g.e., s. 141.
29- el-Hanbeli, İbn Recep, s. 90.
30- el-Hanbeli, İbn Recep, a.g.e., s. 90
Kabir azabını her ölen çekecek mi. Nasıl yaşayacağız nelerle karşılaşacağız?
19 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
Cevap
Değerli Kardeşimiz;
Kabir hayatı, bir bakıma ahiretin giriş kapısı ve başlangıcı sayılır. Ölen kimse, ister kabre defnedilsin, yırtıcı hayvanlarca parçalansın; ister ateşte yanıp külleri savrulsun ya da denizde kaybolsun, onun için kabir hayatı başlamış olur. Münker ve Nekir melekleri kabir sorgulamasını yapar. Rabbini, peygamberini ve dini sorar. Bu sorgudan sadece peygamberler ve çocuklar muaftır.
Ehl-i Sünnet inancına göre, kâfirlere ve bazı günahkâr müminlere kabir azabı vardır. Kabir, iman ve salih amel sahipleri için Cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için de Cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabir hayatının, azap şeklinin mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha, bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır (Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, terc Şerafeddin Gölcük, İstanbul 1980, s. 235, 237: es-Sâbûnî, Mâtürîdî Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979, s. 185; Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, s. 251; Tirmizi, Kıyâme, 26; Müslim, İman, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, Beyrut 1972, III, 29).
Kabirdeki ölü cennetlik (said) bir kimse ise, onun ruhu Cennet’e gider, eğer günahkâr ve cehennemlik (şâkî) ise, Cehennem’in yanına gider. Bir kısım ruhlar da berzah’ta bulunurlar ki, burası ne Cennet ne de Cehennem’dir.
Bazı âlimlere göre, saidlerin rûhu Cennette olmakla birlikte kabirleriyle olan bağlantıları kesilmez. Bu irtibat özellikle cum’a gecesi ve gündüzü ile cumartesi gecesi güneş doğuncaya kadar, pek canlı bir şekilde devam eder. Saidlerin ruhları dünya haberlerini izleme imkânı bulabilirler Vefat edip yeni gelenlere dünyadan haber sorarlar. Kendilerini ziyarete gelenlerin selâmını duyarlar, hatta izin verilirse, selâma karşılık vermeleri de mümkündür (ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih, Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 504, 505)
Kabir azabı.
Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir: Dinin nedir?” diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk. ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd.).
Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede; “Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun” (el-Mümin, 40/46) buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber efendimiz; “Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder” (İbrahim, 14/17) ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure: 14).
Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir.
Bunlardan bir kaçı şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: “Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur” (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.
Hz. Peygamber diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur” (Tirmizî, kıyamet, 26).
Başka bir hadiste de şöyle buyurur: “Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” O da şöyle cevap verir. “O, Allah’ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir. Bunun üzerine melekler; Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik”, derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: ” Yat ve uyu ” derler. O da; “Aileme gidin de durumu haber verin” der. Melekler ona; “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et” derler. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” Münâfık da şöyle cevap verir: “Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum. Melekler ona; “Böyle diyeceğini zaten biliyorduk” derler. Daha sonra yere “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder” (Tirmizi Cenâiz 70).
Kur’an’da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur: “Allah yolunda öldürenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar” (Âlu İmrân, 3/169), “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz.” (el-Bakara, 2/154).
Kabir azabının yalnız ruha mı, yoksa bedene mi, yahut da her ikisine mi yapılacağı konusu bilginler arasında tartışmalıdır. Bu azabın hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü tercihe şayandır. ancak azabın niteliği hakkında fazla bilgi yoktur. Rûhun gerçeği üzerinde de görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre ruh lâtif (ince, şeffaf, nüfuz kabiliyeti olan) bir cisimdir. Yaş ağaca suyun nüfûzu gibi bedene nüfûz etmiştir. Allah, rûh cesette kaldığı sürece hayatı devam ettirmeyi âdet kılmıştır. Ruh cesetten çıkınca ölüm hayatı ortadan kaldırır. Başka bir görüşe göre de, ruh ceset için güneşin ışıkları gibidir. Mutasavvıflar bu görüşü benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnete mensup bir topluluk, gülsuyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher olduğunu söylemişlerdir (Aliyyu’l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi Yavuz, İstanbul 1979, s. 259). Ayette şöyle buyurulur: “De ki ruh, Rabbimin bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir” (İsrâ, 17/85).
Ebû Hanife’ye göre, peygamberler, çocuklar ve şehitler kabir sorusu ile karşılaşmazlar. Ancak Ebû Hanîfe kâfirlerin çocuklarına kabirde soru sorulması, Cennete girmeleri ve onlarla ilgili benzeri bazı soruları cevapsız bırakmıştır (Alliyü’l-Kâri, a.g.e, s. 252-253
DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI YALAN” YA DA YAŞAYAMAMANIN HÜZNÜ
19 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
Dünyada ölümden başkası yalan”, günlük yaşamda çok sık kullanılan, yakın zamanda da bir şarkı sözü olarak dillerde dolaşan ve içinde bir çok anlamlar taşıyan bir deyiş. Kullanana ya da kullanıldığı zamana göre, neredeyse zıt denilecek kadar birbirinden çok farklı anlamlarda ve bağlamlarda kullanılabilmektedir. Bazen insanı teslim alan, gözden geçirmeyi değil, bırakmayı, vazgeçmeyi; bazen de yaşanılanları sorgulamayı, geleceği yeniden kurmayı içerir. Nerede ve ne şekilde kullanılırsa kullanılsın, dünyada ölümden başkası yalan ile farkına vararak ya da varmayarak ölüm dışındaki tüm yaşantıların, insanların, değerlerin yalanlanması ve değersizleştirilmesi ilginç bir noktadır.
“Dünyada ölümden başkası yalan” kişiye herkes gibi bir gün ölüp gideceğini anımsatmakla birlikte, yaşanan duygu bu dünyadan göçüp gitmenin korkusu gibi görünmüyor. Ölümün korku yaşatması beklenir, oysa burada yaşanan daha çok hüzündür; sorgulanan ölüm değil bu dünyadır, yalan dünyadır. Şarkının ya da söylemin yarattığı duygu hüzündür. Bu hüzün yaşayamamışlığın, yitip giden bir şeylerin duygusudur. “Dünyada ölümden başkası yalan”, geçip gidenin gözden geçirilmesi, kaçırılanların yasıdır. İnsanın yaşanabilecekken yaşanamamış olanların farkına varması ve bunun yarattığı duyguya katlanması kolay değildir. Herkes kendisine göre bunu aşmanın yollarını arar ve bulur; bazıları için de bu yol “dünyada ölümden başkası yalan” söylemidir. Görünürde farklı anlamlar var gibi görünse de kullananların ortak paydası yaşayamamanın hüznüdür. Kimi dünyevi zevkleri, istekleri değersizleştirir, kimi ölüm ile insanları imgesel bir eşitliğe ulaştırır, kimi bundan sonrasını daha anlamlı kılmanın yollarını düşler “dünyada ölümden başkası yalan” derken.
Bu yazıda “dünyada ölümden başkası yalan”ın ortaya çıkmasında rolü olduğu düşünülen psikolojik etmenler tartışılmaya çalışılacaktır. Açıklamaya çalışılırken burada ileri sürülen görüşlerin, bu deyişi kullanan her kişiyi açıkladığını ya da kullanıldığı her bağlamı açıkladığını söylemek oldukça güçtür. Belki de çoğu zaman bunların bir karmasıdır söz konusu olan. Yaşayamamakla yakından ilgili olduğunu düşündüğümüz dünyada ölümden başkası yalanın ortaya çıkmasında rolü olduğu düşünülen etmenler haz duyarak yaşayamama, eşitleme fantazisi, yaşamının sorumluluğunu alamama, gerçekdışı beklentiler ve yaşamla ilgili tasarımlar başlıkları altında ele alınacaktır.
| İnsan ilişkilerinde karşıdakine yüklenenler |
Yalın olarak bakıldığında, yaşama yalan denmesi yaşanılanların gerçek olmayan olarak algılandığını düşündürmektedir. Bir kişinin yaşadıklarının gerçek olmaması, kişinin yaşadıklarının kendi yaşamak istedikleri, kendisinin belirlediği ve kendisine ait yaşantılar olmadığını düşündürmektedir. Bu açıdan bakıldığında imgesel yaşantılarının dışında kalan tek yaşantı ölüm belki de ve yaşadıkları tek gerçek de ölüm bu kişilerin. Günlük yaşama bakıldığında aşk, sevgi, dostluk gibi duyguların çoğu zaman şarkılarda, türkülerde, televizyon dizilerinde oradaki özne ile özdeşim yapılarak yaşandığı gözlenir. Bunlar gerçek kişilerle yaşanmaz çoğu zaman. Yaşanılıyor gibi görünen zamanların bir çoğunda da kendi iç dünyasının gereksinimlerine göre şekillenmiş özelliklerin yüklenmesi söz konusudur karşıdakine. Başka bir deyişle karşıdakinde olduğu düşünülenler, kendi iç gereksinimlerine göre onda oldurulan, oldurulduğu varsayılan, ona yüklenen niteliklerdir; ilişkide karşıdakinde olduğu düşünülenlerin ne kadarı kişide gerçekten bulunanlar olduğu belirsizdir.
Sonuçta da kendi iç dünyasına göre çarpıtılarak anlaşılmış dünya, kolayca “yalan”a dönüşebilmektedir. Çünkü gerçekten de yalan o; karşıdakinin olduğu gibi değil kendi kafasında tasarladığı gibi göründüğünden, kısa bir zaman sonra gerçek olduğu sanılan yalana dönüşmektedir. Yaşayamamak da gerçek ilişkilerin kurulamamasıyla ilintili. Gerçek ilişkilerin kurulabilmesi de karşıdakini olduğu gibi görmek – kabullenmek ve kişinin kendi iç dünyasını iyi tanıyabilmesi ile çok yakından bağlantılıdır.
| Haz duyarak yaşayamama |
İnsanın yaşadığından tad alabilmesi sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. İnsanın ruhsal yapısı, içrel bazı isteklerini bir yandan doyurmaya, bir yandan da yaptığı değerlendirmeler ile bu isteğin doyurulmasını önlemeye ya da ertelemeye çalışan ögeler taşımaktadır. Üstbenlik, bilinçdışı isteklerin ya da dürtülerin doyum bulmasını önleyen en önemli zihinsel yapıdır. Bu yapı aşırı geliştiğinde kişinin ruhsal yapısı doyuma izin vermeyen bir nitelik kazanabilmektedir.
Dünyada ölümden başkası yalan ile yaşanmış, yaşanabilecek ya da başkasının yaşadığı bütün doyumlar değersizlendirilir ve yok sayılır. Burada kişi aşamadığı engellemelerin yaratacağı acılardan kaçınmak için dünyevi zevklerin hepsini değersizleştirmektedir. Bu zevk ve doyumların değersizleştirilmesi ile üstbenliğin yasakladığı ya da uygun görmediği dürtülerin doyurulması gereksinimi ortadan kaldırılır. Ancak bu değersizleştirme sürecinde toplumun (dolayısıyla üstbenliğin) onayladığı dürüstlük, yardımseverlik ya da çalışkanlık gibi kavramlar da değersizleştirilmektedir. İlginç bir şekilde bir yandan üstbenliğin yasakladığı dürtülerin doyurulması gerkesinimi ortadan kaldırılarak üstbenliğin istekleri yerine getirilirken, bir yandan da toplumun ve üstbenliğin önemsediği değerler de yalanlanmaktadır. Bu konuda belki de verilebilecek en güzel örnek bazı toplumsal kuralları hiçe sayıp ilkel dürtülerine doyum sağlayan kişinin ölümünün ardından da “dünyada ölümden başkası yalan” diye söylenilmesidir. Çalıp çırpanın sonuna bakıp, “dürtülerine doyum sağladın da ne oldu” diye sorulur. Çalıp çırpanın dürtüleri toplum tarafından onaylanmayan dürtüler olduğundan yalana dönüştürmenin daha kolay olduğu söylenebilir, fakat burada kişi yalnız bu ve benzeri dürtüler için değil doyum arayan bütün dürtüler için bir genelleme yapar (“çabalama, uğraşma, didinme, nasıl olsa sonu ölüm”) “dünyada ölümden başkası yalan” derken.
| Eşitleme fantazisi |
Dünyada ölümden başkası yalan, bir eşitlik fantazisi ve ezilmişliğin onarılmasıdır bir yandan da. Ölümün sonunda herkes için olduğunu düşünmek, doyum bularak yaşamak ile yaşamamanın sonuçta farklı bir sona neden olmadığını çıkarsatır. Yaşayamamışlığın acısı ve hüznü aşılmaya çalışılır bu şekilde. Hem yaşanabilecekler, hem de başkalarının yaşadıkları önemsizleştirilir, değersizleştirilir. Bunun da yalnız kendileri için değil herkes için geçerli olduğu düşünülür.
| Yaşamının sorumluluğunu alamama |
Bir akıntıya kapılıp gidilmişçesine, başkaları tarafından belirlenen yaşam gerçekten de kişinin kendi yaşamı değildir. Böyle yaşanmış bir yaşam ya da yaşantılar kolayca “yalan” olarak nitelenebilir. Kişinin yaşamını belirlemesi, ne istediğini bilmesi ve yaşadıklarının sorumluluğunu alabilmesi ile yakından ilişkilidir.
Yaşamının sorumluluğunu alamama ve “dünyada ölümden başkası yalan” anlayışı kısır döngünün iki ucudur aslında. Doyum arayan ve bulan istekler – dürtüler “dünyada ölümden başkası yalan” ile değersizleştirilirken, bir yandan da yaşamının sorumluluğunu alma gereksinimi de ortadan kalkmaktadır.
| Gerçekdışı beklentiler |
İnsanlarla ilişkilerde gerçekdışı beklentiler sonu olmayan bir sürecin yaşanmasına neden olur. Örneğin kişinin dünyasını ancak kendisinin değiştirebilecek olmasına karşın, başkasının “deli gibi sevmesi, dünyasını değiştirmesi” beklenir. Bu beklenti hiç bir şekilde karşılanamadığı için ya da yanılsama olduğu anlaşılmadan bir süre sonra bittiğinde yaşananlar kolayca yalana dönüştürülür. Gerçekdışı beklentiler aslında kişinin iç gereksinimlerini karşılayacak bazı özelliklerin bir başkasına yüklenmesidir. Bu durumda karşıdakinin bu özelliklere sahip olup olmadığı çoğu zaman bilinmemektedir.
| Yaşamla ilgili tasarımlar |
Toplumumuzda insan yaşamıyla ilgili en yaygın genel tasarım belki de “fani dünya” tasarımıdır. Dünyada ölümden başkası yalanda bu tasarımın içi (taşıdığı kuramsal anlam) boşaltılarak yeni bir anlam yüklenmektedir: “Fani dünya”da vurgu ölümlü, gelip geçici dünyadan çok “öbür dünya”ya iken, “dünyada ölümden başkası yalan”da vurgu bu dünyada yaşanabilecekken yaşanamayanlaradır.
“Dünyada ölümden başkası yalan” sonuçta kişinin yaşadıklarıyla, kendisiyle hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşma sonunda ne kaldığıdır önemli olan. Ne yazık ki çoğu kişide kalan yaşamı değersizleştiren bir tortudur.
Ölüyorum tanrım / bu da oldu işte // her ölüm erken ölümdür / biliyorum tanrım // ama ayrıca aldığın şu hayat / fena değildi // üstü kalsın (Cemal Süreyya)” diyebilmek ne kadar da ilişkili yaşayabilmekle, yaşanamayanları kabullenebilmekle.
”
Kocanın Karısına Karşı Görevleri
13 Ağustos 2010 Yazan admin
Kategori Dini BilgiLer
Karısına karşı iyi davranmalı
Haklarını gözetmeli
Temel ihtitaçları karşılamalı
Gücü ölçüsünde güzel ve değerli elbiseler giydirmeli
Evin yönetimine ortak etmeli
Üzerine evlenmemeli, çünkü iki evlilik kıskançlık ve geçimsizlik doğurur.
Kadın üzerine asla baskı ve zorbalık yapmamalı.
Birden fazla evli ise adalet




