ALLAHIN SIFATLARI ?

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Allah’in ezeli ve zatiyla kaim sifatlari vardir. Bu sifatlar zatinin ayni olmadigi gibi, zatindan gayri da degildirler. Islama göre bu sifatlara sahip ikinci bir varlik mevcut degildir.

Allahin zati sifatlari sunlardir:

Vucüd, Kidem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün lil Havadis, Kiyam Binefsihi.

1- Vücud
Allah’in var olmasi demektir. O, ezeli ve ebedi olarak vardir. Yok olmasi asla düsünülemez.

2- Kidem
Allah’in varliginin bir baslangici yoktur. Yani o sonradan var edilmis degildir.

3- Beka
Allah’in varliginin bir sonu yoktur. Her varligin bir sonu vardir, ancak AIlah’in varligi sona ermez.

4- Vahdaniyet
Allah birdir. Her yönüyle benzersizdir. Esi ve ortagi, yahut bir benzeri yoktur. Onun zati sifatlari bir baskasi için sifat olamaz.

5- Muhalefetün lil Havadis
Allah, sonradan yaratiklarinin hiç birine benzemez. Her sey sonradan yaratilmistir. Yani hadis’tir. Allah ise ezeli ve ebedidir.

6- Kiyam Binefsihi
Allahu tealanin varligi kendindendir. Var olmak için baska bir varliga ihtiyaci yoktur. Bütün varliklar ona muhtaç, O hiç bir seye muhtaç degildir.
 

Allahin subuti sifaflari sunlardir:

Hayat, ilim, kudret, Basar, Semi, Irade, Kelam, Tekvin.

1- Hayat
Allah diridir. Hayat sahibidir. Diger canlilara hayat veren de O’dur.

2- Ilim
Allah her seyi bilir. Hiç bir sey ilminin disinda degildir. O, olmusu bildigi gibi olacagi da bilir. Bilgisinde artma, eksilme ve degisme olmaz. Sinirsiz ilim sahibidir.

3- Kudret
Allah’in her seye gücü yeter. Ondan daha kudretli hiç bir varlik yoktur. Istedigi her ,seyi yapar.

4- Basar
Allah görür. Görmek için göze ve isiga ihtiyaci yoktur. Gecede, gündüzde her yerde ve her zaman, her seyi görür.

5- Semi‘
Allah isitir. Isitmek için kulaga ve sese ihtiyaci yoktur. Gizli ve açik her seyi, her yer ve her zamanda isitir.

6- Irade
Allah külli irade sahibidir. Istedigini yapar. Bir seyin olmasini isterse ona ol der. O da derhal oluverir. Hiç bir kimse Allah’in diledigi seyin önüne geçemez.

7- Kelam
Alah konusur. Konusmak için sese ve agiza ihtiyaci yoktur. Kur’an, Tevrat, Incil, Zebur ve diger suhuflar Allah’in kelamidirlar.

8- Tekvin
Allah yaraticidir, var edicidir. O’ndan baska hiç bir kimse hiç bir seyi yaratmaya güç yetiremez

İnsanın Apaçık Düşmanı

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

İnsanın Apaçık Düşmanı

ŞEYTAN !

Gerçek su ki, seytan sizin düsmaninizdir, öyleyse siz de onu düsman edinin. O, kendi grubunu, ancak çilginca yanan atesin halkindan olmaya çagirir.

(Fatir Suresi, 6)

İnsanın En Büyük Düşmanı

Her kim olursaniz olun sizin sonsuz bir azap çekmenizi isteyen, bütün varligini buna adamis son derece tehlikeli bir düsmaniniz var. Ismi, Seytan. Bir baska deyisle, Allah tarafindan lanetlenmis ve O’nun huzurundan kovulmus olan Iblis ve onun takipçileri.
O en büyük düsmaniniz. Bir efsane ya da bir masal degil, gerçegin ta kendisi. Insanlik tarihinin her asamasinda var oldu. Yasamis ve ölmüs milyarlarca insani atesin içine çekti ve halen çekiyor. Hiçbir zaman ayirim yapmaz. Genç, yasli, kadin, erkek, devlet baskani veya dilenci farketmez. Her insan bu düsmanin hedefidir.

Bu yaziyi okurken de sizi gözlüyor ve planlar yapiyor. Tek arzusu var; kendisiyle beraber olabildigi kadar çok insani —siz de dahil— cehenneme sürüklemek.
Zafer kazanmasi için insanlarin kendisine tapinmasi veya çok uç sapkinliklar yapmalari gerekmiyor. Insanlardan mutlaka Allah’i inkar etmelerini de istemiyor. Zaten Allah’i kendisi inkar etmiyor ki, insanlardan özellikle bunu istesin. Onun tek istegi düsmanlarini Allah’in dininden ve Kuran’dan uzak tutmak, halis olarak Allah’a ibadet etmelerini engellemek, bunun sonucunda sonsuz azap çekmelerini saglamak. Hatta kimi zaman dindarlik maskesi altinda, Allah’in adini kullanarak insanlari gerçek dinden uzaklastirip, saptiriyor. Bu da insanlari kendisiyle beraber cehennem çukurunun içine çekmek için yeterli. Hangi vesileyle olursa olsun, onu takip edenlerin sonu hiç degismiyor:

Ona yazilmistir: “Kim onu veli edinirse, süphesiz o (seytan) onu sasirtip-saptirir ve onu çilgin atesin azabina yöneltir.” (Hac Suresi, 4)

Şeytan Nedir ?

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Kötü ruhun, kötü birinin, kötülüge tesvik edenin, kötülügün temsilcisinin, karanlik ve delàletin önderinin,
Allah’in ve O’nu seven, O’na kullukta bulunan herkesin büyük düsmaninin müsahhaslastirilmis sekli veya kötülügün sembolü olmus varlik.

    Seytan (Satan) Ibranice asilli bir kelime olup, rakip, muhalif gibi anlamlara gelir.
Hz. Adem (a.s.) topraktan yaratilan ve ilim ile nimetlenen, akil günesi ile aydinlanan Adem (a.s.)’in  her vechile
üstünlügü meydana çikmisti. Güzel melekler artik o pàyenin Adem (a.s.)’a verilmesindeki hikmeti anlamis bulunuyorlardi. Güzel ve masum melekler Hz. Adem’e hürmetlerin en güzelini gösteriyorlardi. Fakat Iblis Hz. Adem’i kiskandi. Birden kibir ve gurur ile doluvermisti. Bu gurur onun felaketi olacakti.

    Hz. Adem’e ilk secde eden Cebràil’dir. Pesinden Mikàil, sonra Israfil ve daha sonra da Azràil… 
Ve en sonra  mukarrebin denilen yakinlik melekleri.

    Hz. Adem (a.s.)’e edilen secde kulluk secdesi degil, tàzim secdesidir. Ve Adem’in kadrini sànini ilàndir.
Ve meleklerin emri  ilàhiye ne kadar muti olduklarinin delilidir.

     Hz. Adem (a.s.)’a secdeyi kabul etmedigi andan itibaren, “hayirdan ümidini kesmis, pismanlik ve üzüntü duyan” anlaminda Iblis; secde etmeyis sebebi olarak da “beni dumansiz atesten, onu ise çamurdan yarattin” diyerek hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdigi ve Adem’i Cennet’ten çikarmaya çalistigi andan itibaren de Seytan adini almistir.

     SEYTAN Arapça  “setane”  kökünden rahmetten uzaklasti, Hak’dan  uzak  oldu; “Sata”   kökünden  ise, öfkeden tutustu, helak olacak hale geldi gibi manalara gelip insanlardan,  cinlerlerden ve  hayvanlardan isyan eden ve zarar veren her seyin adi olmustur. Haset, öfke gibi  insana mahsus olan  her kötü huy ve davranis da seytan diye isimlendirilmistir.
Seriat örfünde ise, Yüce Allah’in Adem’e secde emrine karsi gelip isyan ettigi için ilàhi rahmetten kovulan ve insanlarin amansiz düsmani olan, cin taifesinin inkarci kesiminden gizli bir varliktir. (el-Kehf, 18/50)

     Diger  isimleri  ise Gaur, Vesvs, Hannàs,  Kàfir,  Sagir,  Marid,  Tàif,  Fàtin Mel’un, Medhur, Mekzu,  Kefr,  Hazul,  Adüvv,  Mudill,  Merid’dir.

     Yaratilisi ve Hz. Adem’e secde emrinden önceki durumu: Evrende Adem (a.s.)’den önce  yaratilmis melek ve cin adinda iki varlik mevcuttu  (el-Bakara, 2/31;  el Hicr, 15/26-29). 
Seytan, cin denen varlik grubuna mensup idi  (el-Kehf, 18/50). 

     Hz. Adem’e secde emrine kadar hissiyatina dokunan bir teklif yapilmamis ve imtihan  olunmamisti. Onun bu ana kadar, Allah’in emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre mi  hareket ettigi bilinmiyordu. Adem’e secde emri onun hissiyàtina ters düstü. Emri yerine  getirmekten kaçindi. Gerekçe, kendisinin atesten, Adem’in ise topraktan  yaratilmis olmasiydi. Böylece o,  itiraf ve özür dileme yerine itirazi ve hayati tercih etti. Ona göre atesten yaratilmis olmak bir  üstünlük sebebiydi. (Sàd, 38/71-58)

    Böylece o, atesin topraktan üstünlügü gibi iki madde arasinda, aslinda olmayan bir farklilik 
görmüstü. Her iki madde yaraticisinin da Allah oldugunu itiraf etmesine ragmen Adem’in yeryüzünde Allah’in halifesi olmasi, Allah’tan bir ruh tasimasi gibi asil üstünlükleri bilmezden gelmisti (el-Hicr, 15/29; Sàd, 38/72).

     Bu anlayis Seytan’a, Allah’in huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kiyamete  kadar
O’nun lànetini hak etme disinda hiç bir sey kazandirmadi. Çünkü o dar görüslüydü, maddenin ötesini görememisti. 
Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla seytanca bir yanilgiya düsmüstü.

     His ve duygulariyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanilgisini Allah’in emrine tercih etmekle insanin üstünlügü gerçegini kabul etmemisti. Çünkü bu secde emri yalniz Adem’in sahsina degil, zürriyeti de dahil, insan nev’ine verilen bir seref  ve imtiyazdi.

     Seytan’in bu itirazi, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkàra götüren bir isyana dönüstü. Çünkü o, 
neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayisina sahipti. 

     Nihayet Allah’tan su hitap geldi: In oradan!  Orada büyüklenmek sana düsmez, defol!… 
Sen alçagin birisin! Defol oradan. Sen artik kovulmus birisin. Dogrusu hesap gününe kadar lànet sanadir. 
(el-A’raf, 7/13; el-Hicr, 15/34-35; Sàd, 38/77-78)

Böylece Hz. Adem’e karsi büyüklük taslamasi ve secde emrine isyani neticesinde ilàhi rahmetten  ebediyen kovulusu “Iblis” adini almasina sebep oldu. Hz. Adem’e secde emri karsisinda isyan eden ve hakikatle ilgili bütün baglari koparilan ve melekler arasindaki yerini de kaybederek tamamen  yalniz kalan seytan bu defa intikam pesine düstü. Bir baska deyisle seytanca tutum içerisine girdi. Hedefi insandi. Çünkü insan yüzünden ilàhi rahmetten uzaklastirilmisti. Amacina ulasabilmek  için de Allah’tan kiyamete kadar mühlet istedi.

***
–Hay aksi seytan !…
   Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu duyunca söyle buyurdu:
Öyle deme.Öyle deyince seytani büyütmüs olursun.O kadar ki bir evi doldurmus olur.
   Söyle de: “Bismillah” O zaman seytan bir sinek kadar küçülür
.
“ 

MÜHLET  VERILISI

 Hz. Adem (a.s.)’a secde emri karsisinda büyüklük taslamasi sonucu ilàhi rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalniz 
kalan seytan, hayatindan da endise etmeye basladi. “-Insanlarin tekrar dirilecekleri  güne kadar, 
bana mühlet ver” diye Allah’a yalvardi    (el-A’raf, 7/14).
Insanlarin tekrar dirilecekleri günden maksat ise sur’a ikinci üfürülüs zamanidir. (ez-Zümer, 39/68; el-Mutaffin, 83/6)

    Bu sekilde mühlet istemekle tekrar dirilmeden sonra artik ölümün olmayacagini biliyor ve böylece ölümden kurtulacagini saniyordu. Onun bu ölümsüzlük istegi, “   …belirli bir zamana kadar” 
(el-Hicr, 15/38) kaydiyla, “Sen mühlet veri-lenlerden sin!.”  (el-A’raf, 7/15) seklinde cevaplandirildi. Belirli bir zamandan maksat ise, sur’a birinci üflenis zamanidir (en-Neml, 27/87). Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayati ölüme tercih etti. Onun için esas düsüs de bu oldu.

GÖREVI

 Belirli bir zamana kadar mühlet verilen seytan, hatasini anlayip tövbe ederek suçunu affettirme  yoluna gitmedi. 
Bilakis daha da azginlasti.
     Kendisine, kiyamete kadar mesgul olabilecegi bir hedef seçti. Bu hedef, Ilàhi rahmetten uzaklastirilmasina sebep olan insandi. Gönlünü intikam duygulari bürümüstü. 

Cüretkàr bir edà ile bu duygularini Yüce Allah’a söyle açikladi: 
     “-Beni  azdirdigin için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel  gösterecegim.”  (el-Hicr, 15/39)

    Görüldügü gibi, Yüce Allah isyanindan dolayi seytani hemen huzurundan kovmamis, önce ona konusma firsati vermis, hatasini anlayip tövbe etme imkàni tanimis fakat o, inat ve küfründe israr edince, bulundugu makamdan indirmis ve tasarladigi plànlarini söylece sinirlayivermistir: 
     “Halis kullarim üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapiklar bunun disindadir” (el-Hicr, 15/42). 
    -Yerilmis ve kogulmus olarak defol. Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa; sizin hepinizi  Cehennem’e dolduracagim.”  (el-A’raf, 7/18)

HAVVA’NIN  YARATILISINDAN  SONRA

 Bilindigi gibi ilk insan olarak yaratilan Hz. Adem erkekti; 
Adn Cenneti’nde ikamet  ediyordu. Burasi Adem’in ilk vücut Nimetine mazhar oldugu hilkat bahçesiydi. Kendi cinsinden ve nefsinden esi de yaratildi.  (er-Rum, 30/21) 

    Esinin adi Havva  idi. Artik evrende iki insan vardi: Adem ve Havva. Böylece insanin Cennet hayati baslamisti, devam ediyordu. Öte yanda, Adem’i kendi felaketine sebep bilen seytan, ondan öç almayi  planliyordu. Bunun üzerine Adem ve esini Allah söyle uyardi:  “Ey Adem!  Esin ve sen Cennette kal, orada olandan istediginiz yerde bol bol yiyin, yalniz su agaca yaklasmayin; yoksa zalimlerden olursunuz. ..”   (el-Bakara, 2/35, Tàhà, 20/117-119)

    Simdi imtihan edilme sirasi Adem’e gelmisti. Aslinda Adem’e ve esine yaklasmamasi tavsiye edilen  agaç, ayni zamanda bir imtihan sahasiydi. Onun meyvasindan yemek ise, yasak bir fiilin islenmesi,  sorumluluk sahasinin disina çikilmasi ve Allah’in  koydugu bir yasagin çignemesi demekti.

    Nihayet “seytan” oradan ikisinin de ayagini kaydirtti…” ve onlarin yanilmalarini sagladi  (el-Bakara, 2/36). Adem ve esi, melek olma veya Cennet’te ebedi  kalma ihtimallerini duyunca, seytanin kendile- rine düsman oldugunu unuttular. “Agaca yaklasmayin” emrine sabirsizlik edip ondan yediler (Tàhà, 20/115). Agaçtan meyve tadinca ayip yerleri kendilerine açiliverdi. (Tahà, 20/121)
Allah  Adem’e  görevini  hatirlatarak “Ben sizi o Agaçtan men etmemis  miydim?   Seytanin size apaçik bir  düsman oldugunu söylememis miydim?” diye seslendi (el-A’raf, 7/22).

    Nimetin devamliligi ve Cennet’te ebedi kalma arzusu onlarin bu duruma düsmesine ve seytana uymalarina sebep olmustu. Fakat hatalarini çok çabuk anladilar, meleklerin yolunu seçerek derhal tövbe ettiler (el-A’raf, 7/23). Allah da tövbelerini kabul etti (el-Bakara, 2/37 Tàhà, 20/122). 

     Fakat cennette daha fazla kalmalarina müsaade etmedi ve su emri verdi: 
Birbirinize düsman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerlesip geçineceksiniz. Orada yasar,  orada ölür ve oradan dirilip çikarilirsiniz” (el-A’raf, 7/24-25).

    “Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helàl seylerden yiyin, seytana ayak uydurmayin, zira o sizin için apaçik bir düsmandir. Muhakkak size kötülügü, hayasizligi, Allah’a karsi da bilmediginiz seyi söylemenizi emreder”(el-Bakara, 2/168-169).

    Seytanin kendilerine te’sir edemeyecegi kimseler de ayetlerde su sekilde belirtilmistir: “Seytan seni  dürtecek olursa Allah’a sigin, dogrusu O isitir ve bilir. Allah’a karsi gelmekten sakinanlar, seytan  tarafindan bir vesveseye ugrayinca, Allah’i anarlar ve hemen gerçegi görürler” (el-A’raf, 7/200-201).

    “Kur’àn okuyacagin zaman, kovulmus seytandan Allah’a  sigin. Dogrusu seytanin, inananlar ve yalniz Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak kosanlar üzerindedir.” (en-Nahl,16/98-100)

    Allah’in hàlis kullarina tesir edemeyecegini, seytan, bizzat kendisi de itiraf etmistir. 
(el-Hicr, 15/28-43; el-Isra, 17/61) 

HER  INSANA  BIR  SEYTAN  VERILISI

 Yüce Allah insani, yol gösteren bir melekle destekledigi gibi, onun yanina, kendisine vesvese veren,  kötülügü süslü gösteren, münkere tesvik eden ve fitneye çagiran birde seytan vermistir.

    Bu  konuda Peygamberlerle diger insanlar arasinda hiç bir ayirim yapilmamistir. 
Söyle ki: Böylece biz her Peygambere insan ve cin seytanlarini düsman yaptik.

    Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldizli (içi bozuk disi süslü ve aldatici) sözLer söylerler” (el-En’àm, 6/11/2-113). 
Yani vahyeder gibi seri bir ima ve isaretlerle öyle süslü, yaldizli sözler telkin ederler ki bunlarin sade disindaki süsüne bakanlar aldanir ve onlarin seytanliklarina meftun olurlar.

    Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanin yaninda bir seytan vardir” buyurmus, “seninle de  mi ey Allah’in Elçisi?” diye soruldugunda, “Evet, fakat Rabbim ona karsi bana yardim etti de, o da bana teslim oldu” demistir. (Müslim)
 

Ey insan ogullari, 
ben size, seytana tapmayin, o sizin için apaçik bir düsmandir, diye bildirmedim mi ? (Yâsin, 36/60)

İNSANI  SEYTANA  TUTSAK  EDEN  NEFSI  HASTALIKLAR

Zayiflik, ümitsizlik, emelsizlik, simariklik, asiri sevinç, kendini begenmislik, yersiz övünme, zülüm,  azginlik, inkàr, nankörlük,  acelecilik, basibosluk, serserilik, cimrilik, aç gözlük, hirs, münakasa, gösteris, süphe, kararsizlik, cehalet, gaflet, düsmanlikta katilik, aldatma, yalan, iddià, sabirsizlik, sikàyet ve yakinma, infak etmeme, isyankàrlik, inatçilik, tahakküm, haddi asma, mala düskünlük ve dünyaya dört elle sarilma.

    Bu Nefsi hastaliklardan kurtulup mutmain olunca içini Allah’in zikri, seytandan sakinma, güç ve gayretin Allah ile mümkün oldugunu itiraf etme, gökleri ve yeri ayakta tutan ve yok olmaktan koruyan Allah’a yönelme gibi, insanin maneviyatini güçlendiren ve ruhi kalitesini yükselten faziletlerle dolar. 
Bu durumda yükselen insandan seytan artik çekinmeye baslar ve onunla karsilastigi yolunu degistirir.

    Nitekim Hz. Ömer bunun en güzel örnegidir. Hz. Peygamber ona hitaben söyle demistir: 
“Ey Hattâboglu Ömer, seytan aslâ seninle karsilasamaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan baska bir yola yönelir gider

Mümin – Münafık …

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

MÜMİN

Kelime manası itibariyle mümin, inanan demektir. Islam akaidine göre mümin Allah’a, meleklere, kitaplara, Peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere inanan, bu inancında hiç bir şüphe taşımayan, üstelik kalbi bir şüphe taşımadan inandığı bu hususları diliyle de açığa vuran kimsedir. Bu kimseler Allah’ın rahmetine ve cennetine kavuşacaklardır. Bir kimsenin gerçek bir mümin olduğunu ise en iyi Allah bilir. Mümin, son nefeste imansız gitmemek için Rabbine yalvarıp durur, inancının gereklerini yerine getirmeye çalışır. Yeryüzünü islah eden, yeryüzünde huzurun doğmasını sağlayan ve insanlığın kurtuluşu için çalışanlar mümin kimselerdir. Onlar kelime-i şehadeti yahut Kelime-i Tevhidi gönülden tasdik ederek, bunu aleme ilan ederler. Bir kimse kalbiyle tasdik ve kabul ettiği şeyleri diliyle söyleyemiyorsa, Allah katında yine mümin sayılır. Ancak biz onda iman alametlerini duymuyor ve görmüyorsak kendisine müminler gibi muamele edemeyiz.  

MÜNAFIK

İman esaslarını kalbiyle kabul ve tasdik etmediği, Allah’a ve Resulune inanmadığı halde, inandığını söyleyen, yani içi başka dışı başka olan iki yüzlü kimselere münafık adı verilir. İnsanların en kötüsü onlardır. Cehennemde de en büyük azabı onlar tadacaklardır. Müminler onların dış görünüşlerine bakarak kendilerine müslüman muamelesi yaparlar. Ancak bunların fitne ve fesadına karşı da uyanık bulunmaya çalışırlar. Peygamberimiz zamanında da münafıklar vardı. Kıyamete kadar da içimizde münafıklar bulunacakdır. Sevgili Peygamberimiz bizi münafiklara karşı uyarmış, onların alametlerinden bazılarını bildirmiştir. Bir hadis-i şerifte: “Münafıkın üç alameti vardır 1- Konuştuğu zaman yalan söyler, 2- Vadettiğinde sözünde durmaz, 3- Kendisine emanet edilen şeye hiyanet eder, buyurulmuştur.
 

 KAFİR

Iman esaslarını kalbiyle kabul ve tasdik etmediği gibi, bu inkarını diliyle de açığa vuran, Allah’a ve Peygamberine inanmadığını ilan eden kimselere kafir denilir. Kafir inkar eden, küfreden manasına gelir. Kafirler Allah’ın azabına uğrayacak ve kendilerine verilen akıl nimeti sayesinde mümin olmadıkları için cehenneme atılacaklardır. Kafirler cehennemde ebedi olarak kalacaklardır.
 

MÜŞRİK

Müşrik, kelime olarak şirk koşan, yani Allah‘ın bir eşi, benzeri yahut ortağı olduğunu söyleyen kimse demektir. Yüce Allah’ın asla bağışlamayacağı günahların başında şirk gelir. Müşrik olarak ölenler ebediyyen cehennemde kalacaklardir. Kelimeler arasındaki küçük farklara rağmen küfür ve şirk aynı şeydir.

ESMAÜ”L HÜSNA

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

ESMAÜ”L HÜSNA

Cenâb-ı Allah’ın güzel isimleri.

Yasadığımız dünya, felekler, yıldızlar, ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir ahenk içindedirler. Bu, Allah’ın Rab sıfatının bir tecellisidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup, varlıkları bir ahenk içinde yaşatma da Rab sıfatının gereğidir.

Doğmamız, büyümemiz, ölmemiz, insanlardâki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi, bütün iş ve hareketler, olma ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce yoktur.

Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerek hâdis-i şeriflerde gecen birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:

a) Hak Teâlâ’nın zatına mahsus bir özel isim olan “Allah” lâfz-ı şerifi Ondan başka bir varlık hakkında kullanılmamıştır. Kullanılması caiz değildir. Bu ismin tesniyesi (ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.

b) Allahu Teâlâ’nın ikinci gruba giren isimleri, sıfatlarından alınan isimlerdir. Ayet ve hadislerde Cenâb-ı Hakk’ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O’nun sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahman, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir başka dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Müminin Allah hakkındaki inancı, O’nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği, yüce sıfatlarla sıfatlandığıdır. Allah kendisini Esmâü’l-Hüsnâ en güzel isimler ile isimlendirmiştir (el-A ‘râf, 7/180; el-İsrâ, 17/1 10; Tâhâ, 20/7; el-Haşr, 59/24). Doksan dokuz adet olan bu isimlerin basında “Allah gelir. Diğer isimlerin hiçbiri anlam ve içerik itibarıyla “Allah” isminin yerini alamaz. Bu nedenle, İslâm’a girecek kişi, “Lâ ilâhe İllâllah” der; “Lâ ilâhe illarahman” demez. Namaza başlarken, “Allahü Ekber”der; “Rahman Ekber” diyemez. Allahu Teâlâ’nın bütün isimleri güzeldir. Kur’an-ı Kerîm’de, “Allah’ın güzel isimleri vardır. O halde Allah’a o güzel isimlerle dua edin” (el-A’râf, 7/180);

“De ki: “İster Allah deyip dua edin, ister Rahman deyip dua edin; hangisi ile dua ederseniz edin, onun güzel isimleri vardır ” (el-İsrâ, 1 7/110) buyurulmuştur

Peygamber efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. O isimleri kim ezberlerse (sayar, manasını anlar ve şuûruna ererse) cennete gider. şüphesiz, Allah tektir ve tek olmayı sever” (Buhârî, Daavât, 68). Allahu Teâlâ’nın isimleri doksandokuz isimden ibaret değildir. O’nun ayet ve hadislerde gecen başka isimleri de vardır. Yalnız Tirmizî ve İbn Mâce’de geçen bir hadiste bu doksandokuz isim teker teker sayılmıştır. Bu isimler şunlardır:

 

2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi, yüce Allah’ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi’dir. Allah’ın her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O’nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kainatta ne varlıktan, ne de tekâmül’den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemâlimiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah’ın Rab sıfatının yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah’ın sıfatlarının belirtisi vardır.

3) RAHMAN: Allah’ın pek merhametli, çok rahmet sahibi olması anlamlarına gelen bir sıfat ismidir. Sıfat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah’tan başkasına verilmesi uygun görülmez. “Çok rahmet sahibi, gayet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan” diye tefsir edilip açıklanabilirse de, yalnız yüce Allah’ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam anlamıyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karşılığı olan bir kelime yoktur. “Esirgeyici” olarak tercüme edilmesi de doğru değildir. Dolayısıyla bu anlam Rahman isminin tercümesi olamaz. “Acıyan” diye tercüme edilmesi de onun tam anlamını vermekten uzaktır. Çünkü kuru bir acıma merhamet değildir. Bilindiği gibi, merhamet acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcüğünden anladığımız anlamı, diğerlerinden anlayamayız. Rahman, “pek merhametli” şeklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah’ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret değildir. O’nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde “Rahman” ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karşılaştığımız ve içinde bulunduğumuz nimetler, aslında bize Rahman’ın en güzel açıklamasıdır.

4) RAHÎM: “Çok merhamet edici’ anlamında bir isimdir. Allah’ın sıfat ismi olmayıp, Allah’tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sıfat “Rahmet” mastarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifade ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Rahman ve Rahîm arasındaki bu farklar şöylece belirtmek mümkündür:

a) Rahman sıfatı; daha ziyâde ezelle; Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah’ın hakkında “Dünyanın Rahman’l ahiretin Rahîm’i” ifadelerinin kullanıldığını görüyoruz. Rahman sıfatı bütün insanları; Rahîm sıfatı ise yalnız müminleri kapsar.

b) Rahman sıfatı; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelirken; Rahîm sıfatı Allah’ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelmektedir.

c) Rahman sıfatı; ümitsizliğe, karamsarlığa imkan bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifade eder. Rahîm sıfatı ise, yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifade etmektedir. Bu nedenle Rahman sıfatının ifade ettiği mânâda mü’min ve kâfir eşit tutulup ayırım yapılmamış; Rahîm sıfatının belirttiği manada ise, mü’min ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır.

5) el-MELİK: Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegane hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan tek yaratık Allah’tır..

6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve acizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlamında. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayıtlarına sığmayan, hakkında hiçbir eksiklik düşünülemeyen en mukaddes olan en yüce varlıktır (el-Haşr, 59/23; el-Cum’a, 62/1).

7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminliğin, salimliğin aslı olup, ayıptan kusurdan ve her çeşit eksikliklerden uzak olan yüce yaratıcı anlamındadır. Allah, yok olmaktan ve hatıra gelen her türlü eksikliklerden uzaktır. Buna göre dünyadan ve ahiretten emin olmak isteyenleri ve kurtuluşa ermek dileğinde bulunanları, kurtuluşa erdirecek olan da yalnız Allah’tır (el-Haşr, 59/23).

8) el-MÜMİN: Allah’ın iman ve güven veren her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran anlamında bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakımdan her türlü korkudan emin olmak için Allah’a iltica edilmeli, O’na sığınılmalıdır.

9) el-MÜHEYMİN: Allah’ın görüp gözeten, her şeye şahit olan, her şeyi koruması altına alan, onları muhâfaza edip saklayan olduğu anlamına gelir.

10) el-AZİZ: Allah’ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olduğu manasına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah’tır.

11) el-CEBBAR: Allah’ın, yarattığı tüm varlıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, her konuda çok güçlü ve kudretli olduğu anlamındadır. Ayrıca Allah’ın yarattıklarının tümünü kendi iradesine mecbur eden, dilediğini de zorla yaptırmaya gücü yeten, kesin hükmüne karşı gelinemeyen yaratıcı olduğu anlamına da gelir. Yüce Allah’ın “Cebbâr” sıfatı sebebiyle insanların, işlerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadığı sanılmamalıdır. Çünkü Allah, bildirdiği emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda insanları kendi iradelerinde serbest bırakmıştır. Şüphesiz insanların, Allah tarafından akıllı ve iradeli yaratılmalarının bir anlamı vardır. Allah, insanı O’nun hükümlerini tanıyıp bilmesi için akıllı, kendi irade ve istekleri ile O’nun emrine uymaları ve gösterdiği bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmıştır.

Ancak Allah’ın, insanlara işlerinde serbestlik tanımış olması, onların bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Örneğin Allah’ın emirlerini dinlemeyip O’na karşı gelen asiler, günahkârlar cezaya yanaşmak istemeseler de vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olacaklardır. Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti altına girmeyen hiçbir varlık düşünülemez. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir” (Âlu İmrân, 3/83).

12) el-MÜTEKEBBİR: Allah’ın her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratıcı olduğu anlamındadır. Büyüklük O’nun hakkıdır. Yaratılmışların hiçbirinin böyle bir hakkı yoktur. Allah, zatında sıfatlarında ve işlerinde, mutlak manada büyüklüğün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah’ın sonsuz kudreti ve büyüklüğü karşısında ne kadar küçüldükleri imkân imkânsız olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasına kapılanların yok olmalarına, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratık, bir mikrop bile yetmiştir. Bu gerçek karşısında insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?..

13) el-HÂLİK: Allah’ın yaratıcı olduğunu belirten bir sıfattır. Yaratmak ise bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu manada Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Herşeyi yaratan O’dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değildir; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O’nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır.

14) el-BÂRÎ: Allah’ın, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizâm üzere yaratması, olgunlaştırarak birbirinden farklı niteliklerde meydana getirmesi mânâsındadır. Şüphesiz varlıkları seçip, düzenleyip olgunlaştırarak her birini ayrı bir özellikte yaratan Allah’tır.

15) el-MUSAVVİR: Allah’ın yaratmış olduğu varlıkların şekil ve durumlarını takdir edip, dilediği şekilde meydana getirmesi, şekillendirmesi anlamına gelir.

16) el-GAFFÂR: Kullarının günâhlarını affeden ve çok bağışlayan yüce varlık anlamına gelir. Günâh işlemek insanların özelliği olduğu gibi, onların günâhlarını örtmek ve bağışlamak da yüce Allah’ın ayrılmaz sıfatlarındandır.

17) el-KAHHÂR: Allah’ın ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlık olduğu manasına gelir. Sonsuz kudretinin karşısında hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O’nun karşısına çıkma cüretini gösterenlere de lâyık oldukları cezaları tam olarak verecektir. Allah’ın kayıtsız üstünlüğüne sınır koyacak hiçbir varlık yoktur.

18) el-VEHHÂB: Allah’ın çok hibe eden, çok fazla bağışlayan olduğu anlamına gelir. Hak sahibi olmadıkları halde yarattıklarına çok çok verendir.

19) er-REZZÂK: Allah’ın bütün yaratıkların rızıklarını veren olduğunu ifade eder. Her canlı için gerekli gıdayı bahşedip yaratan ve bol bol veren Allah’tır.

20) el-FETTAH: Kulların, her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan ve kolaylaştıran manasına gelir. Faydalı ilimlere karşı insanların kalbini açarak, onların islerini kolaylaştıran, bütün zorluklarını ortadan kaldıran yüce Allah’tır. Her işinde üstün gelen O’dur.

21) el-ÂLİM: Allah’ın, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen tek yaratıcı olduğu manasını ifade eder.

22) el-KÂBIZ: Allah’ın, her şeyi sonsuz kudreti altına alan, bu kudretiyle kuşatıp kavrayan, her şeyi emri altına alıp tutan en yüce varlık oldu

Bu anlamına gelir.

23) el-BÂSIT: Allah’ın, her hayrı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan yüce yaratıcı olduğunu ifade eder. Allah, insanlara rızık, neşe, rahatlık ve bolluk vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.

24) el-HÂFID: Allah’ın, emirlerini dinlemeyen, başkalarını beğenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanımaz zorbaları rezil, perişan eden anlamına gelen bir ismidir.

25) er-RÂFİ: Kaldıran, yükselten ve yüksek olan anlamlarına gelir. Gönülleri iman ve irfan ışığıyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah’tır. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O’dur.

26) el-MU’İZZ: İzzet ve ikrâm edici, şeref sahibi anlamına gelir. Yalancılığa, samimiyetsizliğe itibar etmez.

27) el-MÜZİLL: Yüce Allah’ın, lâyık olanları zillete düşüren, zelil kılan, onları hor ve hakir eden anlamına gelen bir sıfat isimdir.

28) es-SEMI’: İşiten, işitme kuvve tine sahip olan ve işitme gücünü verendir. O, hiçbir şartla ve kayda bağlı olmaksızın işitir.

29) el-BASÎR: Herşeyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratıklarına da görme duyusunu veren anlamını taşır.

30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varlıklar hakkında hükmünü tamamen icra eden anlamına gelir.

31) el-ADL: Allah’ın herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme razı olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamına gelen sıfatının ismidir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır (el-A ‘raf, 7/85; Yûnus, 10/109; Yûsuf, 12/80).

32) el-LATÎF: En ince işlerin bile bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır (el-En’âm, 6/103).

33) el-HABÎR: Herşeyden haberdar olan, her şeyin iç yüzünden ve gizli tarafından her yönüyle haber sahibi bulunan, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.

34) el-HALİM: Acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.

35) el-AZİM: Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O’ndadır.

36) el-GAFÛR: Mağfiret eden, yargılayan, suçları bağışlayan, affeden, insanların beğenilmeyen taraflarını gizleyendir.

37) eş-ŞEKÛR: Çok şükre lâyık olan, kendi rızası için şükredilen, şükür olarak yapılan iyi işlerin daha fazlasıyla karşılığını veren, insanlara nimetlerini artırarak şükür muamelesi yapandır.

38) el-ALİYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Herşey O’nun hükmü ve emri altındâdır.

39) el-KEBİR: Büyük, yüce anlamında olup, Allah’ın kâinatı ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her şeyi hükmü altına alan sıfatının ismidir.

40) el-HAFIZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan, yapılan işleri bütün ayrıntılarıyla saklayıp, her şeyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandır.

41) el-MUKÎT: Rızıkları yaratıcıdır.

42) el-HASÎB: Herkesin yaptıklarını takdir eden, yapılanları bütün ayrıntılarıyla bilip her insanı hesaba çekerek yaptığının karşılığını verendir (el-Ahzâb, 33/39).

43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.

44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik duygusunu veren, va’dini yerine getirendir.

45) er-RAKÎB: Görüp gözeten, murâkebe eden, bütün varlıklar üzerine gözcü olup bütün işlerini kontrol altına alandır (en-Nisâ, 4/1).

46) el-MUCÎB: İcâbet eden, isteyene karşılık veren, teklifleri bilen ve O’na yalvaranların isteklerine icâbet eden ve karşılık verendir (el-Bakara, 2/186).

47) el-VASİ’: Bağışlaması bol ve rahmeti çok olandır. Yarattıklarına maddi ve manevigenişlik verendir (el-Bakara, 2/247).

48) el-HAKIM: Herşeyi inceliğiyle bilen, bu bilgisine göre emir ve yasakları vâzeden, buyrukları ve bütün işleri yerli yerinde olandır.

49) el-VEDÛD: Çok şefkatli, muhabbetli, salih kullarını çok seven ve onlarca çok sevilen, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya yegane lâyık olandır. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır (Hud, 1 1/90).

50) el-MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudretinden dolayı yüce olan ve güzel işlerinden dolayı da sevilip övülendir. Şeref, ancak kendi emir ve yasaklarına uymakla elde edilebilir (Hud, 11/73).

51) el-BAİS: Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarma göre insanlara peygamberler gönderendir.

52) eş-ŞEHÎD: Herşeye şahit olan, her şeyi hakkıyla gören, bilen ve muamelesini de buna göre yapandır.

53) el-HAKK: Varlığı hiç değişmeyen, hiç yok olmayan ve gerçek olandır (el-Hacc, 22/6).

54) el-VEKİL: Hayatını, O’na tevekkül ederek düzenleyen ve böylece O’na sığınanların işlerinde kendilerine yardım edendir; İdaresinde hiçbir kayda ve şarta bağlı olmayandır.

55) el-KAVÎ: Kudretli, güçlü ve sınırsız kuvvet sahibi olandır. Herşey O’nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür; O’na boyun eğmek zorundadır.

56) el-METİN: Metânetli, kuvveti çok şiddetli olup hiçbir iş O’na zor değildir.

57) el-VELÎ: Emir sahibi ve iyi insanların yani müminlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir.

58) el-HAMÎD: Çok övülen, övgüyle değer sıfatlarıyla hamd edilendir. Bütün varlığın diliyle övülmeye lâyık ve her an hamd edilen tek yüce varlıktır.

59) el-MUHSÎÎ: Allah, çokça veren, sonsuz düşünülse bile her şeyin sayısını her yönüyle bilendir.

60) el-MÜBDÎ: Hiç yoktan ortaya koyan, vareden, yaratandır. O’ndan başka yaratıcı yoktur.

61) el-MU’ÎD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratandır. O’ndan başka yaratıcı olamaz.

62) el-MUHYÎ: Dirilten, canlandıran ve hayat verendir. O’nun öldürdüğüne kimse hayat veremez (Fussilet, 41/39)

63) el-MÜMÎT: Öldüren, ölümü her canlıya takdir edip bunu uygulayandır.

64) el-HAYY: Diri, canlı hiç ölmeyen, hayatı ezeli ve ebedi olandır.

65) el-KAYYÛM: Baki ve ebedi olan; her şeyin O’nun kudret ve iradesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır (el-Bakara, 2/250; Âlu İmrân, 3/1).

66) el-VÂCİD: Var olan ve her şeyi vareden, icad eyleyen; varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda var edip yaratandır. O’na karşı hiçbir şey kendini gizleyemez.

67) el-VAHİD: Tek, bir olmak, Allah ikincisi olmayan tek birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı-dengi ve benzeri bulunmayandır.

68) es-SAMED: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, tüm yaratıkların ihtiyacını gideren ve her türlü istekte doğrudan kendisine başvurulandır.

69) el-KADÎR: Kudret sahibi, tükenmez kudreti olan, istediğini dilediği gibi yapmaya muktedir olandır. Her türlü güç ve kuvvet de O’ndandır (el-Bakara, 2/20).

70) el-MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten, her şeyi dilediği duruma getiren, kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf edendir.

71) el-MUKADDİM: Herşeyden önce olan, dilediğini öne alan; dilediğine maddi ve manevi nimetler verip yükselten, öne geçiren, ilerlemelerini sağlayandır.

72) el-MUAHHİR: Herşeyden sonra yine var olan; emir ve yasaklarına uymayanları zelil edip arkaya bırakan, istediğini geri koyandır. Sonunda yine sadece O var (olarak) kalacaktır.

73) el-EVVEL: Herşeyden önce, öncelerin öncesi, başlangıçların yaratıcısı ve varlığının öncesi olmayandır.

74) el-AHİR: Herşey son bulunca O, var olarak kalacaktır. Varlığının sonu yoktur.

75) ez-ZÂHİR: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden aşikâr olandır. Her yaratık yaratanının görülen bir şâhididir.

76) el-BATIN: Gizli, cisim olarak görülmeyen, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. (Hayal, duygu, akıl ve düşüncenin de görülmeyip eserle varlıklarının kesin olarak bilinmesi gibi).

77) el-VALÎ: İdare eden bu büyük kâinatı ve onda her an olup bitenleri idare edip yönetendir. İdare etme yeteneği O’nundur.

78- el-MUTE’AL: Yüksek ve yüce varlık… Bilinenlerin en üstün olanı… Akım yaratılmışlarda mümkün gördüğü her şeyden çok yüce olandır.

79) el-BİRR: İyilik ve güzellik, bağışta bulunma, kullarına yardımcı olma anlamlarında Yüce Allah’ın bir sıfat ismidir. İyiliği ve ihsânı çoktur. İyilik ve ihsan gibi hisler de sadece ondadır (et-Tûr, 52/28).

80) et-TEVVÂB: Tövbeleri çok kabul eden, tövbe kapısını açık tutarak tövbe etme imkânı verendir. Samimi olarak günahlardan dönüp tövbe edenleri bağışlayandır.

81) el-MÜNTEKİM: İntikam alan, günahkârları, adaletiyle yargılayarak lâyık oldukları cezaya çarptıran demektir.

82) el-AFÜV: Merhametli, daima affeden, günâhlardan dilediğini affedip suçları bağışlayandır.

83) er-RAÛF: Çok merhamet eden, insanları yükümlü tutmada pek müsâmahalı ve yumuşak davranandır.

84) MALİKÜ’L-MÜLK: Herşeyin tek sahibi, her ne varsa O’nundur. Herşey üzerinde mutlak tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. O h;llde Ondan başkasına kulluk edilmez.

85) ZÜLCELÂL-İ VE’L-İKRÂM: Celâl ve ululuk sahibidir. İkrâm ve ihsân edicidir. Hürmet ve saygıya yegane lâyık ve tüm büyüklüklere sahip olandır.

86) el-MUKSİT: Doğru hareket eden, bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapandır.

87) el-CÂMİ: Derleyen, toplayan, her şeyi kudreti içinde bulundurup dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayandır.

88) GANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hakkında noksanlık ve ihtiyaçtan sözedilemeyendir.

89) el-MACİD: Kerem ve müsâmahası sınırsız olandır. İnsanlara iyilikle muamele edip onları himâye etme lütfunda bulunan, her türlü sıkıntılarını giderendir.

90) el-MÂNİ’: Herşey O’nun emir ve korumasına bağlıdır. O’nun emri olmadıkça hiçbir şey olamaz. İstemediği şeyin, yani takdir etmediğinin olmasına imkân yoktur.

91) en-NÛR: Alemleri, bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatan; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur, aydınlık ihsan edendir.

92) el-HADÎ: Hidâyet eden, doğru yolu gösteren; hidayet yaratan; istediğini iyi işlerde başarıya ulaştıran, kullarına doğru yolu gösterendir.

93) el-BEDÎ: Eşi ve benzeri olmayan, bir şeyi en mükemmel yapan, yaratan, eşsiz ve görülmemiş şeyleri varedendir. Varlıklar âleminde O’nun eşi ve benzeri yoktur. Hayret verici âlemleri yoktan var eden, icad eden O’dur.

94) el-BÂKÎ: Sürekli var olan ve var olacak olandır. Sonu olmayandır. Allah’ın varlığının sonu yoktur.

95) el-VARİS: Tüm varlıkların gerçek sahibi, varisidir. Servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra da varlığı devam eden ve o servetlerin sahibi olandır.

96) er-REŞÎD: Doğru yolu gösteren: İnsanları, peygamberlerin getirdiği ve tebliğ ettiği kitaplar vasıtasıyla doğru yola iletendir. Allah, bütün işleri ezeli takdirine göre yönetip, dosdoğru bir düzen içinde sonuca ulaştırandır.

97- es-SABÛR: Çok sabırlı, hiçbir şeyde acele etmeyen; kendine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyip, onlara süre verendir.

98- ed-DAR: Elem ve zarar verici şeyleri hikmetinin gereği olarak yaratandır. Yüce Allah, zarar veren şeyleri yaratmıştır. Fakat onlardan zarar görmemizi değil, akine maddi-manevi bütün zararlardan sakınarak korunmamızı emretmiştir.

99) en-NAFİ: Hayır ve fayda verici şeyleri yaratandır. Bütün olaylar sebepleriyle meydana geliyorsa da, sebepler yok’u var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer vesîle ve Hakk’tan isteme vâsıtası olmak üzere yaratılmışlardır.

Allah’ın zâtı, bir: güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ise çoktur. Allah’ın doksan dokuz ismi hadis-i şeriflerde de bildirilmiştir. İbn Kesir, tefsirinde, Buhâri ve Müslim’in Ebû Hureyre (r.a.)’den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s.)’den şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor:


“Yüce Allah’ın bir eksiğiyle yüz ismi vardır. (yani doksandokuz). Kim onları sayarsa cennete girer. O tektir, tek ‘i sever.

1-)ALLAH:-Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah’ın zatının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.

NAMAZ… !

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

TEMEL İSLAMİ BİLGİLER

NAMAZ… !

Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah’a karşı tesbîh, ta’zîm ve şükrün ifadesidir.

Namaz, Kur’an’da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi’rac (Isrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik’ten rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber (s.a.s)’e İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz, elli vakit namazın karşılığıdır” (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, Iman, 263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on katıecir verileceği şu ayetle sabittir: “Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on katı ecir vardır” (el Enam, 6/160; ayrıca bk. en-Neml, 27/89; el-Kasas, 28/84). Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber’in ibadet tarzı Cenâb-ı Hakk’ın yaratıklarını düşünmek, Allah’ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi. Sabah ve akşam ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı da nakledilir. Daha önceki ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur’an-ı Kerim’de Lokman aleyhisselâmın oğluna namazı emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. Ibrahim’in Hicaz’ın güvenliği için dua ederken namazdan söz etmesi (Ibrâhim,14/37), Yüce Allâh’ın, Tur dağında ilk vahiy sırasında Hz. Mûsa’dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ, 20/14) örnek verilebilir.
 


İslâmda namazın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ’ya dayanır.

Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde; namazı kılınız ve zekâtı veriniz” buyurulur. “Bütün namazları ve orta namazı muhafaza edin” (el-Bakara, 2/238). “Şüphesiz namaz, müminlere, vakitle belirlenmiş olarak farz kılınmıştır” (en-Nisa, 4/103).

“Oysa onlar, tevhid inancına yönelerek, dini yalnız Allah’a tahsis ederek O’na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emr olunmuşlardır. Işte doğru din budur” (el-Beyyine, 98/5). “Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a samimiyetle bağlanın. O, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır” (el-Hacc, 22/78).

Sünnetten delil: Bu konuda rivâyet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu Hadislerden bazıları şunlardır: “Ibn Ömer (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Islâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır” (Buhârî, Iman,1, 2; Müslim, Imân, 19-22).

Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel (r.a)’i Yemen’e gönderirken ona şöyle buyurmuştur: “Sen ehli kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları ilk önce Allah’a kulluk etmeğe çağır. Allah’ı tanırlarsa, Allah’ın onlara gecede ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını söyle. Namazı kılarlarsa; Allahın onlara, zenginlerinden alınıp yoksullara verilmek üzere zekâtı farz kıldığını söyle. İtaat ederlerse, bunu onlardan al, insanların mallarının en iyisini alma, mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur” (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, I ).

Diğer yandan İslâm ümmeti, bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir.

Namaz ergenlik çağına gelmiş, akıllı her müslümanın üzerine farzdır. Fakat yedi yaşına gelmiş olan çocuklar da namaz kılmakla emredilir. On yaşına geldikleri halde namaz kılmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşına girince bundan dolayı dövün ve o yaşda yataklarını ayırın” (Ebû Dâvûd Salât, 26; Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).

Bir günle gece içinde farz olan namazların sayısı beştir. Yalnızca, vitir veya bayram namazları vacib hükmündedir. Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit farz namaza delildir: “Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir ” Bedevî; “Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?” diye sorunca, Allah’ın Resulu şöyle cevap vermiştir:

“Hayır kendiliğinden nafile olarak kılarsan bu müstesnadır”. Bunun üzerine bedevî: “Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: “Eğer doğru söylüyorsa bu adam kurtulmuştur” (Buhârî, Imân, 34, Şehâdât, 26; Müslim, Imân, 8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).
 


NAMAZIN ŞARTLARI

Namazın şartları deyince, onlar olmadan namazın da olmayacağı şeyler anlaşılır. Bir şeyi ayakta tutan ana parçaların herbirine “rukün” dendiği için, namazın şartlarından, namaza başladıktan sonra olanlarına aynı zamanda namazın rukünleri denir. Hepsine birden namazın farzları da denir.

Namazın şartları, yani namaza başlamadan önceki farzlar beş tanedir:

l. Hadesten, yani hükmî pislikten temizlik.

2.Necasetten, yani hakiki pislikten temizlik.

3.Avret sayılan bölgeleri örtmek.

4.Namazı Kıbleye dönerek kılmak.

5.Her namazı kendi vaktinde kılmak.

Namazın rükünleri, yani namaza başladıktan sonraki farzlar yedi tanedir:

1. Niyyet, yani kıldığı namazın hangi namaz olduğunu bilmek.

2. Başlangıçtekbiri.

3. Farz namazları ayakta kılmak.

4. Namazda Kur’ân dan mutlaka bir parça okumak.

5. Rukû’, yani ayakta iken belden eğilmek.

6. Secde, yani alnını yere değdirmek.

7. Son oturuşta “Tahiyyât” okuyacak kadar durmak.

Namazın gerek şartlarının, gerekse rukünlerinin hepsi farz olduğu için, bunlarsız farz namaz düşünülemez. Birisi dahi bulunmazsa namaz batıl olur, yani tümden gider. Onun için bunların herbiri hakkında biraz bilgi vermek gerekir.

Hükmî Pislikten (Hadesten) Temizlik

Temizlik bölümünde de gördüğümüz gibi hades, hükmî olan, yani varsayılan pislik, ya da manevî olan pislik demektir ki. cünüplük ve abdestsizlikten ibarettir. Buna göre âdeti ve lohusalığı biten ve cünüp olan mükellefin yıkanması, abdesti bulunmayanın da abdest alması, bunları yapamıyorsa teyemmüm etmesi gerekir. Namaza ancak böyle başlayabilir.

Gerçek Pislikten (Necasetten) Temizlik

Namaz kılanın hem vücudu ve elbisesinin, hem de namaz kılacağı yerin temiz olması demektir. Pis olan şeyler bölümünde kaba ve hafif sayılan pislikleri görmüş, onların ne kadarının namaza engel olacağını ve nasıl temizleneceklerini anlatmıştık. Oraya bakılmalı. Vücudundaki ya da elbisesindeki pisliği giderecek bir şey bulamayan kimse, namazını çıplak değil, pis olan elbise ile beraber kılar.

Avret Olan Yerlerini Örtmek

Namazda kadının yüz, el ve ayakları dışındaki yerlerinden, erkeğin ise göbekle diz kapağı arasından, bir organın dörtte biri kadar açık olması namaza engeldir. Tenin rengini gösteren elbise, hiç giyilmemiş gibidir. Elbisenin dar olup organları belli etmesi halinde, rengini göstermiyorsa namaza engel değildir, ancak mekruhtur. Bu konu daha geniş olarak “Avret ve Örtü” bölümünde ele alınacaktır.

Kıbleye Dönmek

Kıble; ön yön demektir. Namaz kılarken Kâbe’ye dönüldügü için Kâbe’ye “Kıble” denmiştir. Kâbe şu andaki Mekke sehrinde bulunan ve Allah’ın emriyle ilk defa Hz. Ibrahim Peygamber (a.s.) tarafından yapılıp, sonraları birkaç kez tamir gören, küp şeklinde dört duvar bir yapıdır. Taşının ve maddesinin bir olağanüstü yönü yoktur. Ancak duvarında Cennet’ten çıktığı rivayet edilen Siyah Taş (Haceru’l-Esved) vardır ve Kâbe, bütün dünya müslümanlarını bir noktaya yönelttigi için “tevhid” in, yani Allah’ı birlemenin sembolüdür ve bu bakımdan herşeyden daha değerlidir.

Kâbe’nin etrafında bulunanların kıblesi, Kâbe’nin bizzat kendisidir. Kâbe’den uzaklarda olup onu göremeyecek olanların kıblesi ise kâbe’nin bulunduğu yöndür. Tam Kâbe’ye isabet edememeleri zarar vermez.

Namaz kılacağı yerde Kıble’nin hangi tarafa olduğunu bilmeyen, soracak kimse de yoksa, kendi imkânları oranında araştırma yapar ve kanaat ettiği yöne doğru kılar. Kılarken görüşü değişirse, o yöne doğru döner. Namaz bittikten sonra hata ettiğini anlasa da namazı tekrarlamaz. Ama araştırma yapmadan rastgele bir yöne dönmekle Kâbe’ye isabet ettirse dahi namazı caiz olmaz.

Düşman gibi bir şeyden korkan, hasta, bağlı, ya da binek üzeride bulunan kimselerin, dönmeye güç yetirebildkleri yön, kendi kıbleleridir.

Vakit

Her namazı kendi vaktinde kılmak şarttır. Sabah namazının vakti; ikinci fecir, yani şafağın doğuşundan Güneşin Doğuşuna kadar olan süre, Öglenin vakti; zevâlden, yani gölgenin en kısa olup uzamaya başladığı andan, her şeyin gölgesi, zevâl gölgesi dışında, kendisinin iki misline ulaştığı ana kadardır. Imam-ı Azam dışındaki imamlara göre ise, herşeyin gölgesi, zevâl gölgesi dışında, kendisinin bir misli olmasına kadardır. Ikindinin vakti; ögle vaktinin bitiminden Güneşin batışına kadarki süre, Akşamın vakti; Güneşin batışından, batıdaki kızıllığın ve onun arkasından beliren beyaz şafağın kayboluşuna kadarki süre; Yatsının ve vitrin vakti; Akşam vaktinin bitişinden, ikinci fecire, yani şafağın doğuşuna kadarki süredir. Ancak vitir yatsıdan önce kılınmaz. Bu vakitler Güneşe göre hesaplandığı, Güneşin hareketleri de astronomi ilmince bilinebildiği için, bunların takvime göse tesbiti daha kolaydır.

Müstehap Vakitler:

Bazı vakitlerde namazı geciktirmek, ya da acele etmek müstehaptır: Meselâ:

1. Sabah namazını; selâm verdiğinde abdest alıp Fâtiha’dan başka kırk âyet okunacak bir namaz daha kılacak zaman kalacak şekilde geciktirmek.

2. Ögleyi, yaz sıcaklarında gün ortası harareti geçinceye kadar ertelemek.

3. Ikindiyi, Güneşin sararma zamanına kalmayacak kadar geciktirmek.

4. Yatsıyi gecenin son üçte birine kadar geciktirmek.

5. Uyanabileceğinden eminse, vitri gecenin sonuna kadar geciktirmek.

6. Kışın öğleyi acele kılmak.

7. Akşamı, yıldız karışımından önce kılmak.

8. Bulutlu günlerde. ikindi ve yatsı namazlarını acele kılmak.

9. Bulutlu günlerde ikindi ve yatsının dışındaki namazları geciktirmek müstehaptır. (Bu son iki madde zamanın takvimsiz hesaplanmasına göredir.)

Mekruh ya da Haram Vakitler:

Bazı vakitlerde namaz kılınmaz. Bunlar:

1. Güneş’in doğmaya başlamasından, bir mızrak boyu yükselişine kadar. (Ülkemizde yaklaşık 45 dakika).

2. Öğleyin güneş tam tepede bulunduğu zaman, (ögleden yaklaşık onbeş dakika öncesinden öğle ezanına kadar.)

3. Güneş sararmaya başladığı andan batıncaya kadar, (yaklaşık kırkbeş dakika). O anda yalnız o günün ikindisinin farzı kılınabilir.

4. Sabah ve ikindi namazlarından sonra tavaf ve nafile namazı kılmak. (Kaza ve cenaze namazı kılınabilir, tilâvet secdesi yapılır).

5. Ikinci fecrin doğuşundan sabahın farzını kılıncaya kadar, sabahın sünnetinden başka nafile namaz kılmak.

6. Akşamın vaktinde, akşamı kılmadan önce nafile kılmak.

7. Hutbe okunurken nafile kılmak.

8. Bayram günü bayram namazından önce namaz kılmak.

9. Arefe ve Müzdelife’den başka bir yerde, bir özürle de olsa iki vakti birleştirerek kılmak.

Bunların ilk üçü haram, geri kalanları mekruhtur:

Niyyet

Namazın niyyeti, yapmakta olduğu hareketin namaz kılmak olduğunu ve hangi namazı kılacağını bilmekten ibarettir. Meselâ ikindi namazını kılmak için kıbleye dönen bir adam tekbir için ellerini kaldırırken ikindinin, meselâ, sünnetini düşünüp, kendisi için tekbir almakta olduğu bu kılacağı namazın, ikindinin sünneti olduğuna içinden karar vermesi niyyettir ve bu bir anlık meseledir. Dilden söylemesine gerek olmadığı gibi bu güzel de değildir. Çünkü niyyet kalbin işidir. Insanın dili birşey söylerken kalbi başka şey söylerse, niyyet, dilinin dediği değil, kalbinin dediğidir. Bu yüzden niyyeti kalbinden yapan, mutlaka isabet eder, ama diliyle yapan kalbi başka şey söylerse isabet etmeyebilir. Onun için eski âlimler dil ile niyyeti bid’at saymışlar ve bunu, ne peygamber, ne onun arkadaşları, ne de onları özleyen tâbiin yapmıştır. (bk. imam Rabbanî, Mektubât.) Öyleyse biz de yapmamalıyız, demişlerdir. Gerçekten de niyyetin dil ile yapılması, sadece son devir kitaplarında ve ilmihallerinde görülen bir şeydir Oruç ve diğer ibadetler için de durum aynıdır.

BaşlangıçTekbiri

Namaza, Allah’ın yüceliğini bildiren bir kelime ile başlamak namazın şartlarındandır. Buna iftitah (başlangıç) tekbiri ya da “tahrîme” denir. Niyyetin hemen arkasından elleri kaldırırken “Allahû Ekber” diyerek yapılır. Daha namaza başlarken, namaz kılana Allah’ın en büyük olduğu söylettirilirken sanki; namazının faydasını Allah’a yönelik sanma, O en büyüktür, buna ihtiyacı yoktur, namaz yine senin içindir, dedirtilmiş olur.

Ayakta Durmak (Kıyam)
 

Bir özrü olmayan mükellefin farz ve vacip olan namazları ayakta kılması da farzdır. Nafile namazları ise ayakta kılmak şart değildir, oturarak da kılabilir, ancak sevabı daha az olur.

Kur’ân Okumak (Kiraat)

Farz namazların ilk iki rekatlarında Kur’ân-ı Kerîm’den bir parça okumak da farzdır. Dolayısı ile bu farzın yerine gelmesine yetecek kadar Kur’ân âyetini ezbere bilmek de farz olmuş olur. Bu farz, Kur’ân’ın neresinden olursa olsun, üç kısa âyet kadar okumakla yerine gelmiş olur. Meselâ her rekatta okunan “fâtiha” ile bu farz da yerine getirilmiş olur. Bizzât fâtihanın okunması ise ayrıca vaciptir. Yeri gelince görülecektir.

Rukû’ (Eğilmek)

“Rukû” eğilmek demektir. Namazların her rekatında en az eller dizlere ulaşacak kadar eğilmek farzdır. Rukû, mükemmel şekliyle baş ile göğüs yere paralel oluncaya kadar eğilmekle olur. Yalnız bu, erkek içindir. Kadın ise sadece elleri dizlerine ulaşacak kadar egilir.

Secde

Namazın ana bölümlerinden biri de secdedir. Secde, Allah’ı ululayarak alnı yere koymaktır. Bu kadarı farzdır. Alınla beraber burnun da yere değmesi, ellerin de yere konması vaciptir, yani secdenin tam ve mükemmel olması için gereklidır.

Secde edilen yerin temiz ve katı olması gerekir. Pamuk, kar, saman gibi yumuşak olup yerin sertliğini duyurmayan şeyler üzerine secde yapılmaz. Ayrıca secde yeri, ayakların basıldığı yerden yarım zira’dan, yani 20- 30 cm.’den yüksek olmamalıdır.

Son Oturuş

Kıldığı namaza göre son rekatın bitiminde “tahiyyat” okuyacak kadar oturmak da farzdır. Tahiyyatı okumak ise vaciptir. Yerinde görülecektir.

Buraya kadar sayılan altı temel, namazın ana iskeletini oluşturor. Bunlardan biri dahi olmasa namaz batıl, yani asılsız olur. Vacipler ise namazın ikinci derecede kuvvetli bölümleridir. Farzları tamam olan bir namazın vacipleri bulunmasa namaz sayılır, ancak eksik ve yaralı bereli bir namaz olur. Vacipleri bilerek terkederse günah işlemiş olur, ama namaz yine tamamdır. Vaciplerden sonra da sünnetler ve müstehaplar gelir.
 



NAMAZIN SÜNNETLERİ

Namazın sünnetleri; önem bakımından vaciplerden sonra gelen, kasten ya da unutarak terkedilmeleri halinde namaz bozulmayan ya da yanılma secdesi gerekmeyen, ama kasten terkedilmeleri, alınacak sevabı azaltan davranışlardır. Namazın mükemmel olmasını sağlarlar. Namazın en güçlü sünneti farz namazları cemaatle kılmaktır. Bunun farz olduğunu söyleyenler de vardır. Diğer sünnetler şunlardır:

1. Başlangıçtekbirinde parmakları açarak elleri kaldırmak.

2. Tekbirleri imamın açıktan söylemesi.

3. Tekbirin arkasından “sübhaneke” okumak.

4. “Sübhaneke”den sonra “e’ûzü” okumak.

5. Her “fâtiha” dan önce “besmele” çekmek.

6. “Fâtiha”dan sonra gizlice “âmin” demek.

7. Elini göbeğinin altından bağlamak. (Kadınlar göğüslerinin üzerinden bağlarlar.)

8. Sağ elini sol elinin üzerine bağlamak.

9. Rukû’a giderken tekbir almak, yani “Allahü ekber” demek.

10. Rukû’da üç kere “tesbih” okumak (sübhane Rabbiye’1-azîm demek).

11. Rukû’dan kalkarken tekbir almak.

12. Rukû’da diz kapaklarını elleriyle kavramak. (Kadınlar dizlerini tutmayıp, ellerini dizlerinin üzerine koymakla yetinirler).

13. Rukû’da ellerinin parmaklarını aralıklı bırakmak.

14. Secdeler için tekbir almak.

15. Secdelerde üç kere “tesbih” okumak (Sübhane Rabbiye’1-A’lâ demek).

16. Secdelerde ellerini ve dizlerini yere koymak.

17. Oturuşlarda erkeklerin sol ayağı yatırıp sağ ayağı dikmesi. (kadınlar sol kalça üzerine oturarak iki ayaklarını birden sağa doğru çıkartırlar).

18. Rukû’dan sonraki kalkışta dosdoğru oluncaya kadar dikilmek (Kavme).

19. Iki secde arasında birazcık oturmak (celse).

20. Son oturuşta “tahiyyât”tan sonra Peygamberimize “salât ve selâm” (“salli” ve “barik”) okumak.

21. “Salat ve selâm’dan sonra, kendine, ana-Babasına ve bütün müminlere duâ etmek. (Rabbenâ âtina… okumak).

 



NAMAZIN VACİPLERİ

l. Fâtihayı okumak.

2. Farzların ilk iki rekatında, sünnetlerin her rekatında Fâtiha’ya en kısalarından üç âyet, ya da en kısa üç âyet kadar bir uzun âyet eklemek.

3. Fâtiha’yı bu ekledigi âyetlerden önce okumak.

4. Namazın diğer rukünlerinde de sırayı gözetmek.

5. “Ta’dili erkânı” yerine getirmek.

6. Ikiden çok rekatlı namazların birinci oturuşu.

7. Her iki oturuşta da “tahiyyât” okumak.

8. “es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah” diyerek selâm vermek.

9. Vitir namazında “kunut” duâsını okumak.

10. Bayram namazlarında ilâve tekbirleri söylemek.

11. Namazdan kendi fiili ile çıkmak.

12. Imamın açık okunacak yerde açık, gizli okunacak yerde de gizli okuması.

13. Namazda nelerin farz; nelerin vacip olduğunu bilmek.

Bu sayılan vaciplerden biri kasten terkedilirse günah islenmiş olunur, ama namaz yine tamamdır. Unutarak terkedilirse “yanılma (sehiv) secdesi” yapılır.

“Ta’dil-i erkân”; namaz kılarken rukû’a gidişte, rukû’dan kalkista, secdeye gidişte, secdeden kalkışta ve tekrar secdeye gidişte organlar yerlesecek şekilde hareket etmek ve mesela, daha tam doğrulmadan öbür harekete geçmemektir.

Yanılma secdesi (secde-i sehiv) son oturuşta sadece “tahiyyat”ı okuduktan sonra, sağa sola selâm verip, iki secde daha yaparak “tahiyyat” ı tekrar okuyup, “salli”, “barik” duâlarını da okuduktan sonra tekrar selâm vermekle yapılır. Genel kural olarak:

“Farzların geciktirilmesi, vaciplerin ise hem geciktirilmesi hem de terkedilmesi yanılma secdesini gerektirir.” Bu yüzden farzların da vaciplerin de iyi bilinmesi gerekir.

Örnek olarak: Namazda ayakta durmak farzdır. Birinci oturuşta, tahiyyatı okuyup kalkmak gerekirken, “salli” ve “barik” duâlarından unutarak en az üç kelime ya da daha fazla okuyan, ayakta durma farzını geciktirmiş olur, bu yüzden namazın sonunda “yanılma secdesi” yapması gerekir.

 


NAMAZ ÇEŞİTLERİ: NAMAZ DÖRT KISMA AYRILIR.

1. Farz-ı ayn olan namazlar. Beş vakit namaz ve cuma namazı gibi. Bunların her yükümlü için bizzat yerine getirilmesi gerekir.

2. Farz-ı kifâye olan namaz. Cenâze namazı gibi. Bu, topluluk tarafından yapılması istenilen bir emirdir. Topluluktan bir kısmı bunu yerine getirince, diğerlerinden sorumluluk kalkar. Eğer bunu hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr olur. Allah yolunda cihad, iyıliği emir kötülüğü yasak etme, müslümanlar arasında bir halife seçme de bu çeşit farzlardandır (Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Terc. AbdulKadir Şener, Ankara 1986, s. 37-39).

3. Vacib olan namazlar. Vitir namazı, bayram namazları gibi. Sübut yönünden kesin, fakat delâlet bakımından zannî olan delile dayalı emirler vâcib hükmündedir. Bu, Hanefilerin benimsediği bir prensiptir. Diğer mezheplerde farz ile vacib aynı anlamda kullanılır. Onlara göre bir şey farz değilse sünnettir. Vacibin işlenmesine sevap, terkine azap vardır. Ancak vacibi inkâr eden dinden çıkmaz.

4. Nâfile namazlar. Farz ve vacipten fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak, amacıyla kendiliğinden kılındığı için bunlara “tatavvu”da denir. Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her nafile sünnet değildir. Peygamberimizin kıldığı nâfile namazlar sünnettir.

Namazların Rekâtları:

Namazların rekatlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Sabah namazının iki rek’at sünneti, iki rek’at da farzı vardır. Öğle namazının dört rek’at ilk sünneti, dört rek’at farzı, iki rek’at da son sünneti vardır. Ikindi namazının dört rek’at sünneti, dört rek’at da farz vardır. Akşam namazının üç rek’at farzı, iki rek’at da sünneti vardır.

Yatsı namazının dört rekat ilk sünneti, dört rekat farzı, iki rekat da vaktin sünneti adıyla başka bir sünnet vardır.

Vitir namazı üç rekattır. Bayram namazları ise ikişer rekattan ibarettir. Teravih namazı yirmi rekattır. Diğer nafile namazlar da en az ikişer rekat olur.

Namazın şartları:

Namazın geçerli olması için bazı şartların ve rükünlerin bulunması gereklidır. Şart, sözlükte alâmet demektir. Bir terim olarak şart; varlığı kendisinin varlığına bağlı bulunan, fakat onun gerçek varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir. Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir şeyin varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve parçalarını teşkil eden esaslardır. Şer’i hüküm olarak şart ve rükne farz vasfı verilir. Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden bazı fakihler bu konuya “namazın farzları” başlığını koymuşlardır. Bir de namazın farz olmasının şartları vardır. Bunlar müslüman olmak, büluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir (Şürünbülâlî, Merakul-Felah, s. 28; eş-Şirazî, el-Muhezzeb, 1, 53; Ibn Kudâme, el-Muğni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fıkhuul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 563 vd)

Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı daha namaza başlamadan bulunması gereken farzlar olup şunlardır:

1) Hadesten temizlenme 2) Necasetten temizlenme, 3) Avret yerini örtmek, 4) Kıbleye yönelmek, 5) Vakit, 6) Niyet. Bunlara, “namazın şartları” denir.

Diğer altısı da namaza başladıktan sonra bulunması gereken farzlar olup şunlardır: 1) Iftitah tekbiri, 2) Kıyam, 3) Kıraat, 4) Rükû, 5) Sücûd, 6) Son oturuşta “et-Tehiyyâtü”yü okuyacak kadar bir süre oturmak. Bunlara da “namazın rükünleri” denir. Bunlardan başka ta’dîl-i erkân ve namazdan kendi isteği ile çıkmak gibi başka rükünler de vardır. İleride bunları açıklayacağız.

 



Burada, önce namazın şartları üzerinde duracağız:

1) Hadesten Temizlenme: Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya “hades hâli” denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadeslerden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah`ü Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın) Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin ” (el-Maide, 5/6).

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Abdest bozan kimse, abdest almadıkça Allah Teâlâ sizden birinizin namazını kabul etmez” (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 308). Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazı kabul etmez” (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî, Vüdû’, 21; Ahmed Ibn Hanbel, II, 39).

Farz, vacib, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih olmaz.

Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden birisi, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin ” (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât, 187; Tirmizî, Racıâ, 12).

Hadesten temizlenme, namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyî’, I, 114 vd.; Ibnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).

2) Necasetten Temizlenme: Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katıyahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir bölümünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş sayılır. Bundan fazlasınıise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine engel olur.

Allah Teâlâ; “Elbiseni temizle” (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. Ibn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisliğin su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r.anhâ)’nın özür kanının (istihâza) hükmünü sorması üzerine şu cevabı vermiştir: “Bu, kanama yapan bir damardır. Ay başı değildir. Âdet zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre geçtikten sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl” (Buhârî, Vüdû’, 63; Hayz, 24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde küçük abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); “Bu bedevinin işediği yere kova ile su dökün ” (Buhârı, Vüdû’, 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100) buyurmuştur. Yukarıdaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kılınacak yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.

3) Avret Yerini Örtmek:

Avret sözlükte; eksiklik, kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadın gibi anlamlara gelir. Şer’î bir terim olarak; bakılması haram olup, örtülmesi farı bulunan uzuvlara “avret yeri” denir. Hanefîlere göre, insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz sahih olmaz (Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 375).

Yıkanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi ihtiyaçlar dışında, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kitap ve Sünnettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin” (el-A’râf, 7/31). Ibn Abbas (r.a)’a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.

 


Hz. Peygamber şöyle buyurur:

Allah Teâlâ büluğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez” (Ibn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259). Ey Esma! Kadın büluğ çağına ulaşınca, onun şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz olmaz”. Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü işaret etmişti” (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).
 


Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamber’in şu hadisidir: “Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır”, “Göbeğinden aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan kısımdır” (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Başka bir delil de Darekutnî’den rivayet edilen, Diz kapağı avret yerlerindendir” (Zeylâi, Nasbur-Râye, I, 297) anlamındaki zayıf hadistir.

Hür kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam görülen görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için güçtür. Başka bir görüşe göre, bir kadının namazı, ayağının dörtte biri nisbetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre ise, ayakları namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu görüş ayrılığından kurtulmak için ayakların örtülmesi daha uygun görülmüştür. Sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da avrettir.

 


Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, ziynetlerini göstermesinler” (en-Nûr, 24/31). Bundan kastedilen ziynetlerin takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadın avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker” (Tirmizî, Radâ’, 18). Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)’ya büluğ çağından sonra el ile yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin dışındaki kısımların örtülmesini bildirmiştir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âişe’den nakledilen; “Allah Teâlâ büluğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez” (Ibn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçları örtünme kapsamına almaktadır.

 



Müstehcen avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayılan, bu iki yer dışındaki uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum kasıtsız olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir.

Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmiş olmakla birlikte namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e, I, 375 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; Ibn Kudame, el-Muğnî, I, 599; Ibn Rüşd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. Islâm Ilmihali,109).

4) Kıbleye Yönelmek: Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi. Medine döneminde inen şu ayet-i kerime ilk kıble, Mekke’deki Ka’be-i Muazzama’ya çevrildi: “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz” (el-Bakara” 2/144). Kâbe, Mekke’deki bilinen binadan ibaret değildir. Ancak bu binanın yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanın yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla, cemaat Kâbe’nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kılarlar.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in Mekke fethedildiği gün, Kâbe’ye bir kere girip içinde namaz kıldığı nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)’e, Allah elçisinin Kâbe’ye girdiği zaman namaz kılıp kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: “Evet Kâbe’ye girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra çıktı ve Kâbe’nin yönüne doğru iki rek’at namaz kıldı” (Buhârî, Salât, 30; Nesâî, Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed Ibn Hanbel, II, 75, III, 410, VI, 12, 13, 14).

Kâbe-i Muazzamadan uzakta bulunanların tam Kâbe’ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, Kâbe tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî, Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber (s.a.s); “Doğu ile batı orası kıbledir”‘ (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Sıyâm, 43; Ibn Mâce, Ikâme, 56) buyurmuştur. Eğer kıblede Kâbe’nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydı, bir mescidde uzun bir safın sadece Kâbe’nin hizasına rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise sahih olmaması gerekirdi.

 



NAMAZ VAKİTLERİ:

Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitr, teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından ibarettir. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Namazın yükümlüye gerekli olması ve kılındığında da geçerli sayılması kendisine bağlı olan “namaz vakitleri”ni bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve Sünnetle belirlenmiştir:

1) Sabah Namazının Vakti:

Ikinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadar olan süre, sabah namazının vaktidir. Ikinci fecir; sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir. Bununla sabah vakti girmiş, yatsı namazının vakti çıkmış ve oruç tutacaklar için bu ibadet başlamış olur. Bu yüzden buna “fecr-i sadık” denir. Bunun karşıtı, birinci fecirdir. Bu, doğu ufkunun ortasında yükseklere doğru, iki tarafı karanlık ve uzunlamasına bir hat şeklinde yayılan bir beyazlıktır. Bu beyazlık kısa bir süre sonra kaybolur ve kendisini bir karanlık izler. Bundan sonra ikinci fecir doğar. Bu birinci fecre, sabahın gerçekten girdiğini göstermemesi ve yalancı bir aydınlık olması yüzünden “fecr-i kâzib” adı verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsı namazı çıkmış ve ne de sabah namazı vakti girmiş olmaz. Oruç tutacakların bu süre içinde yiyip içmeleri de caizdir.

Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Fecir (şafak) iki tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram kılan ve kendisinde namaz kılmayı helal kılan fecirdir. Ikincisi ise, sabah namazını kılmak caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir” (es-San’ânî, Sübülüs-Selâm, 2. baskı, t.y., I,115). “Sabah namazının vakti ikinci fecrin doğmasından, güneşin doğuşuna kadardır” (Buhârî, Mevâkît, 27; Ebû Dâvûd Salât, 2; Ibn Mâce, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît,15; Ahmed Ibn Hanbel, II, 210, 213, 223).

2) Öğle Namazının Vakti: Öğle vakti, güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru meyletmesiyle başlar ve her şeyin gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam eder. Cisimlerin, güneş tam tepe noktada iken yere düşen gölgesi (fey-i zeval), bunun dışındadır. Öğlenin bu vaktine “asr-ı evvel” denir. Bu, Ebû Yusuf, Imam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’in görüşüdür. Ebû Hanîfe’ye göre ise, öğlenin vakti, fey-i zeval dışında, cisimlerin gölgesi, iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Bununla öğle namazı vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur. Buna “asr-ı sânî” denir.

Hac farızasını yerine getirmek için dünyanın her tarafından Mekke ye gelen müslümanlar, namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya özen gösterirler.

Cisimlerin gölgesinin mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu cisimlerin sahip oldukları gölge, uzunluğu itibar etmede uzayan gölgeye ilâve edilir.

Çoğunluk fakihlerin delili şu hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber’e namaz vakitlerini öğretirken, ikinci gün her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman öğle namazını kıldırmıştır (Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî, Mevâkît, 6, 10,15; Ibn Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta’, Salât, 9).

Ebû Hanîfe’nin delili ise, Hz. Peygamber’in şu hadisidir: “Öğle namazını hava serinlediği zaman kılınız. Çünkü öğle vaktindeki sıcaklığın şiddeti, cehennemin sıcaklığını andırır” (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sıcağın en şiddetli olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır. Bu yüzden öğleyi yazın serine bırakmak (ibrâd) müstehap sayılmıştır (el-Mevsilî, el-Ihtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî a.g.e., I, 508).

Cuma namazının vakti de, tam öğle namazının vakti gibidir.

3) Ikindi Namazının Vakti: Ikindi vakti, öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur. Ikindi vakti; çoğunluk müctehidlere göre, her şeyin gölgesinin bir misli, Ebû Hanîfe’ye göre ise, iki misli olduğu andan itibaren başlar ve ittifakla güneşin battığı zamana kadar devam eder. Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Güneş batmadan önce, ikindi namazından bir rekata yetişen kimse, ikindi namazına yetişmiştir” (Malık, Muvatta’, Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Mâce, Salât, 2; Ibn Hanbel, II, 236, 254).

Çoğunluk müctehidlere göre, ikindi namazını güneşin sararma vaktine kadar geciktirmek mekruhtur. Çünkü Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bu vakitte kılınan namaz münafıkların namazıdır. Münafık oturup güneşi bekler. Güneş şeytanın iki boynuzu arasına girdiği (batmaya yüz tuttuğu) zaman, çabuk olarak ikindiyi dört rekat kılar, Allah’ı çok az anar” (Mâlik, Muvatta’, Kurân, 46).

Islâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre Kur’an-ı Kerim’de sözü edilen “orta namaz”, ikindi namazıdır. Delil, Hz. Âişe (r.anhâ)’nin naklettiği şu hadistir: “Hz. Peygamber (s.a.s); “Namazlara devam edin, orta namaza da devam edin” (el-Bakara, 2/238) ayetini okudu. “orta namaz ise ikindi namazıdır” buyurdu (Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Hanbel, V, 8; Ibn Kesîr, Muhtaşaru Tefsirî Ibn Kesîr. thk. M. Ali es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). Ikindi namazına “orta namaz” denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazın arasında bulunması yüzündendir.

4) Akşam Namazının Vakti: Akşam namazının vakti, güneş yuvarlağının tam olarak batmasıyla başlar ve şafağın kaybolması ile sona erer. Ebû Hanîfe’ye göre, şafak, akşamleyin batı ufkundaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktır. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler dışındaki diğer üç mezhep ile Ebû Hanîfe’den başka bir rivayete göre ise şafak, ufukta meydana gelen kızıllıktan ibarettir. Bu kızıllık gidince, akşam namazının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer’in; “Şafak, ufuktaki kırmızılıktır” (es-San’ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür. Hanefilerde fetvaya esas olan görüş Ebû Yusuf ve Imam Muhammed’in görüşüdür.

5) Yatsı Namazının Vakti:

Yatsının vakti, kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder. Ikinci fecir doğunca yatsının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer (r.a)’den rivayet edilen şu hadistir: “Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca namaz kılmak farz olur” (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Başka bir delil, Ebû Katade hadisidir: “Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diğer namazın vakti gelinceye kadar namazı kılmayandadır” (Müslim, Mesâcid, 311).

Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar geciktirmek mübah, bir özür bulunmadıkça ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırmaktan korkulur.

Vitir namazının vaktinin başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin doğmasından biraz önceye kadardır.

Vitir namazını, uyanacağından emin olmayan kimse için uyumadan önce kılmak, uyanacağından emin olan kimse için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.

Teravih namazının vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmadan önce teravih namazı kılınsa, iadesi gerekir. Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına (istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebiyle birinci gün istivâ zamanından önce kılınamazsa, ikinci gün istivâ zamanına kadar kılınır, artık özür bulunmasa da üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı namazı ise, bir özür sebebiyle, birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır. Ikinci gün de bir özür sebebiyle kılınamazsa üçüncü gün istivâ zamanına kadar kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya üçüncü güne bırakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazları, istivâ zamanından veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kılınamaz. Kazaları da caiz değildir (namaz vakitleri için bk. Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160; Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; eş-Şîrâzî, el-Mûhezzeb, I, 51-54; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 506 vd.).

 


NAMAZ – NAMAZIN ÖNEMİ

Eğer Islâm’i tek kelime ile anlatmamız istense, “Namaz” diyebiliriz. Bu yüzden Allah Rasülü namazı, “dinin orta direği” diye nitelemiştir.(el-Hindî age. I/278 (1372), Ebu Naîm’den.)

İnsanlar Allah’ı tanımak için yaratılmışlardır. (K. ez-Zâriyat (51 ) 56: Ayrıca bk, Aclûn[M1]î[M2], Kesfu’I-hafâ N/173.) Allah’ı iyi tanımışlığın en güzel göstergesi namazdır.

Namazın toplayıcılık niteliği vardır. Onda her türlü ibadetten bir parça bulunur. (Imam Rabbani Mektubat’ında bunu güzel izah eder.)

Namazı Yaratıcımız (c.c.) imana denk tutmus ve kıble değiştiginde, “geçmiş namazlarımız boşa mi gitti?” diye soranlara, “Allah sizin imanınızı zayi etmez” buyurarak, namazdan “iman” diye söz etmiştir. (K. Bakara (2) 143.)

Bu yüzden sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in arkadaşları da: “Biz namazdan başka hiçbir ibadeti terketmeyi küfre yani. kâfir olmaya denk saymazdık” demişlerdir.

Dünyada en üst makamdan en aşağı görülenine kadar herkesi aynı safta toplayıp, Allah’ın karşısında hepsinin insan olarak eşit olduklarını namaz kadar vurgulayan bir başka eylem yoktur.

İnsanın bedeninin gıdaya ve çeşitli vitaminlere ihtiyacı olduğu gibi, ruhunun da gıdaya ve vitaminlere ihtiyacı vardır. Ruhun temel gıdası namazdır. Ve insanın bedeni çeşitli kirlerle kirlendigi gibi ruhu da kirlenir. Namaz bu her iki kiri de temizler.

Namaz insanı yalnızlık duygusundan kurtarır. Günde en az beş defa tekbir alırken dünyayı ve içinde bulunanları arkasına atan, bu hareketiyle en azından şunları demek ister:

Bütün dünya bir yana olsa bana Allah’ım yeter. Ben ondan başka boyun eğecek kimse tanımıyorum.

Allah-u Ekber = En büyük Allah’tir, diyorum ve benim namazıma O’nun ihtiyacı olmadığını da böylelikle itiraf ediyorum.

Namaz sevgili Peygamberimiz aracılığıyla bizzat Yüce Allah’ımızın bize gönderdiği bir hediyedir; onu nasıl reddederiz?

Namaz Miraç hediyesi olmakla mü’minlerin Miracı sayılmıştır. Yani namaz insanı manâ âleminde alabildiğine yükselten bir asansördür. Ona tutunmayanlar aşağıların aşağısında kalacaklardır.

Namaza belki de en az muhtaç olan insan, Allah’ın Rasûlü Muhammed’dir. Ama o, aynı zamanda namazı en iyi anlayan insandır. Bu yüzden onun, ayakları şişecek kadar namaz kıldığıolurdu. Aişe annemiz ona bir seferinde acıyarak: “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışladığını söylüyor, öyleyse kendini bunca yormak niçin?” diye sorduğunda O da:

“Sükreden bir kul olmayayım mi?” buyurmuştur. (Buharî tefsir 48, teheccüd 6; Müslim, münafikûn 79, 81.) Demek ki namaz, Allah’ımızın verdiği sayısız nimetlere karşı da bir şükür, yani tesekkürdür.

Artık kalp temizliğinin nasıl olduğunu daha iyi anlıyor olmalıyız. Demek ki, kalp temizliği namaz kılmamayı değil, daha çok kılmayı gerektirir.

Ancak namazın bütün bu iyi etkileri için bir şart vardır: Onu Allah’la yüzyüzeymis gibi kılmak. Yani “huşû” ya da “ihsan”. Kendisini Allah’la konuşuyor sayarak o şekilde namaz kılmak. Onun için namaz kılanın önünden geçilmez. Konuşanlar, arasından geçmek terbiyesizliktir.

Bu yüzden Allah, kurtuluşa erecekler içerisinde öncelikle namazlarını “huşû” içinde kılanları sayar. (“Mû’minler elbette kurtulacaktır: Onlar ki, namazlarında huşuludurlar, boş şeylerden yüzçevirirler, zekâtlarını verirler, ırzlarını korurlar..:’ K. Müminûn (23) 1-9.)

Bu yüzden Allah (c.c.) “Beni anmak için namaz kıl.” (Tâ-hâ (20) 14.) buyurur. Demek ki namaz Allah’ı anmak yani zikretmek ve hatırlamak için kılınır.

Bu yüzden Allah (c.c.): “dosdoğru kılınan namaz insanları her kötülükten alıkoyar.” (Akebût (29) 45.) buyurur. Bunu herkes, kırk gün değil, sadece bir hafta, hattâ bir gün huşû’lu namaz kılmakla açık seçik görür. Ama olabildiğince düşünerek, olabildiğince kontaktta.

Bu yüzden Allah Rasûlü dünya meşgaleleriyle yorulduğu ve sıkıldığızamanlarda: “Ey Bilal, kalk da bizi ferahlat!” (Ebû Dâvûd, edep 78; Müsned V/364, 371.) yani, ezan oku da namaz kılalım, buyururlardı.

Onun arkadaşlarından bazıları da namaza durduklarında Allah’tan başka her şeyi unuturlardı. Hattâ birisinin sırtına ok saplanmışti. Acısına dayanamadığı için çıkaramıyorlardı. Bu yüzden o namaza durduğunda çıkardılar. Duymamıştı bile. (Benzer bir olay için bk. Kandıhlevî, Hayâtu’s-sahabe NI/605.)

Bir başkası, namazda hatırına gelip kendisini Allah’ı anmaktan alıkoyduğu için, çok değerli hurma bahçesini Allah Rasûlü’ne bağışladı. (bk. Kandıhlevî age NI/544; Ibnü’I-münzir, et-Tergib I/316. )

Artık nasıl namaz kılmayız? Nasıl AlIah’a kulluğu kabullenmeyiz? Nasıl çocuğumuza namaz kıldırmamakla ona acıdığımızı zannederiz? Namazın yaşınıda, onu emreden belirliyor ve elçisine: “Çocuklarınız yedi yaşına gelince onlara namaz kılmayı öğretin ve onları namaza başlatin, on yaşına geldiklerinde de, eğer namaz kılmadıkları olursa, dövün, yataklarını da ayırın.” 24 dedirtiyor. Gerçekten de çocukken başlanılmayan şeylere sonradan alışmak çok zordur.

 



NAMAZI BOZAN ŞEYLER

Namazı bozan şeyler:

l. Unutarak da olsa konuşmak,

2.Peygamberimizden nakledilmeyen ve insanların sözlerine benzeyen duâlarla duâ etmek,

3.Ah! Oh! Üf! gibi ünlemler kullanmak ,

4.Cennet ve Cehennemi düşünmek gibi şeyler dışında, mesela bir yerinin acımasından ağlamak,

5.Özürsüz yere boğazını temizlemek,

6.Aksiran kimseye karşılık olarak “Yerhamükellah” ya da benzeri bir şey demek

7.Şaşırtıcı bir habere “Sübhanellah” gibi bir ünlemle karşılık vermek;

8.Birisinin ölüm haberine “istirca”da bulunmak, yani “innâ lillahi ve innâ ileyhi râciun” demek

9.Sevinçli bir habere “elhamdülillah” demek ,

10.Allah’tan başka ilah var mıdır? Sorusuna “Lâilâhe illallah” demek ,

11.Canını sıkan bir söze “lâhavle velâ kuvvete…” demek, (Bu altı maddedeki cümleleri, namazda olduğunu duyurmak için söylerse namazı bozulmaz),

12.Imamından başkasının yanlışını düzeltmek,

13.Selâm vermek, selâm almak,

14.Mushafı yüzünden okumak, (yazıya bakıp ta anlamını kavramak bozmaz),

15.Yemek, içmek (ağzında kalan nohuttan küçük şeyi yutmak bozmaz),

16.Pis yere secde etmek,

17.Dışarıdaki kimseyi namazda olup olmadığı konusunda şüpheye düşürecek ölçüde hareket ve davranışta bulunmak (Amel-i kesîr),

18.Bir namazda iken diğerine başlamak.

Namazla Ilgili Diğer Bazı Konular

Nafile namazlarda kıyamı, yani “Fâtiha”dan sonra okunan sureyi uzatmak, rekatleri çogaltmaktan iyidir.

Nafile kılan, namazını bitirmeden bozsa, onu kaza etmesi vacip olur.

Oturduğu yerde nafile namaz kılmak caizdir, mekruh değildir.

Dört namazı özrü olmaksızın oturarak kılmak câiz değildir:

1. Farzı,

2. Vacibi,

3. Adağı,

4. Sabah namazının sünnetini.

Sabah namazı vaktinde kılınamazsa, o günün öglesine kadar sünnetiyle beraber kılınır.

Geçmiş namazların farz ve vaciplerini kaza etmek gerekir.

Namazda yanılma secdesini gerektiren birden çok yanılmaya, bir secde yeterlidir.

Namazı ayakta kılmaya güç yetiremeyen, oturarak kılar, ona da güç yetiremeyen, yüzü kıbleye gelmek üzere başı ile ima ederek kılar. Onu da yapamayan namazlarını sonraya bırakır, gözü ve kaşı ile ima etmez.

Kur’ân-ı Kerim’de ondört yerde geçen secde âyetlerinden birini okuyan ya da dinleyen, namazın bir tek secdesi gibi bir secde yapar.

Sefer müddeti yolculuğa çıkanlar, dört rekâtli farz namazlarını iki rekât olarak kılarlar. Üç rekât olanlar ise yine üç rekât olarak kılınır

ABDEST… !

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Islâm’da bazı ibâdetlerin yerine getirilmesi için yapılan ve bizzat kendisi ibâdet olan temizlenmeye Abdest denir. Abdest kelimesi Farsça’da su anlamına gelen “âb” ile el anlamına gelen “dest” kelimelerinden oluşmuş birleşik bir isimdir. Arapça karşılığı olan “vudû” kelimesi Hadislerde kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de ise temizlik anlamında “tahâret” ve “zekâ” kelimeleri geçmektedir. Vudû’ kelimesi güzellik ve temizlik anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ibâdete başlanmadan önce insanın iç dünyasını güzelleştirmesi ve dışını da iyice temizlemesi gerekir.

Islâm’da abdestin farziyetine “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınıza meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)…” (el-Mâide, 5/6), âyeti delâlet etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in abdest almadan hiç bir iş yapmadığını görüyoruz (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 1583). Ancak abdest her amel ve ibâdet için değil başta namaz olmak üzere bazı ibâdetler için farz kılınmıştır. Fakat müslümanın sürekli abdestli bulunması sünnettir.

Abdest her şeyden önce her türlü pislik ve kirlilikten kurtulmak, yani maddî ve manevî bütün pislik ve mikroplardan uzak kalmak için İslam’ın emrettiği önemli bir ibâdettir. Mikrobun en kolay ürediği yer ağızdır. Ağızdan başlayarak el, yüz ve ayakların günde beş defa temizlenmesi İslam’ın temizliğe verdiği önemi gösterir. Böylelikle Islâm yüzyıllar önce temizliğin üzerinde durup insanoğlunu maddî-manevî her türlü pislik ve mikroptan korumayı hedeflemiştir. Bunun yanında abdest alan bir insan, kendini manen temiz ve rahat hisseder ve bu güzel his ve temiz duyguyla Allah’a ibâdete durur. Bu da ruhun temizliğini sağlamaktadır. Insanın yaratılış gayesi olan Allah’a kulluk böyle bir temizleme ameliyesi ile başlayınca insanoğluna vereceği zevk ve rahatlığın değeri sonsuzdur
 

Insan abdestle bedenen ve mânen temizlendikten sonra Allah’ın huzuruna çıkar. Böyle bir temizlenme ile günlük bütün yorgunlukları ve yükleri geride bırakır.

Abdest almakla, dünyevî ve uhrevî birçok fazilet ve güzellikler elde edilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) abdestle ilgili olarak şöyle buyururlar:

Bir müslüman abdest alıp yüzünü yıkadığında, yüzündeki âzaların işlediği bütün günahları; el ve ayaklarını yıkadığında el ve ayaklarıyla işlediği bütün hata ve günahları, su damlalarıyla beraber akıp gider ve kendisi de tertemiz olur. Hatta kirpik ve tırnak diplerindeki günahlarından eser kalmaz. Âdâp ve erkânına uymak suretiyle abdest alıp kıbleye dönerek: “Eşhedü en lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü” diyen bu kul için cennetin kapıları açılmıştır; o, cennet kapılarının dilediğinden içeri girer.“(Müslim, Tahare, 32, 33; Tirmizî, Tahâre, 2).

ABDEST NASIL ALINIR?

Farz, sünnet ve edeplerini yukarıdaki maddelerde verdiğimiz abdesti tertip ve usûlüne göre ancak şöylece alabiliriz:

Abdeste başlarken şu dua yapılmalıdır:

“Bismillâhilazîm ve’l hamdülillâhi alâ dini’l Islâm” .

“Yüce Allah’ın ismini anarak başlarım. Beni Islâm dini ve akidesi üzere yarattığı için hamd ederim.”

Abdest almaya niyetlendikten sonra, eûzü besmele çekilerek eller bileklere kadar yıkanır. Parmakta yüzük varsa, kımıldatılır. Altına suyun geçmesi sağlanır.

Uzuvların yıkanması sırasında bizden öncekilerden nakledilen şu duaları okumak abdestin edeplerindendir.

A- Mazmaza=Ağıza su verme sırasında: “Allâhümme einnî alâ tilâveti’l Kur’ân ve zikrike ve şükrike ve hüsn-i ibâdetike.”

“Allah’ım, Kur’ân-ı Kerimi okumada, seni zikretme, sana şükretme ve sana güzel şekilde kulluk etmede yardımını istirham ederim.”

B- Istinşak = Buruna su verme sırasında: “Allâhümme, erihnî râyihate’l Cenneti verzuknî min neîmihâ.”

“Allah’ım, bana Cennetin kokusunu koklat. Cennet nimetlerinden beni rızıklandır.”

C- Yüzü Yıkama Sırasında

“Allâhümme, beyyid vechî binûrike yevme tebyaddu vücûhun ve tesveddü vücûh.”

“Allah’ım, bir kısım yüzlerin ağarıp nurlandığı, bir kısım yüzlerin ise karardığı gün, benim yüzümü nurlandır, ağart.”

D- Sağl Eli Yıkama Sırasında

“Allâhümme, a’tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hisâben yesîrâ.”

“Allah’ım, kitabımı -amel defterimi- sağl elime ver ve hesabımı kolaylaştır.”

E- Sol Eli Dirseklere Kadar Yıkama Sırasında

“Allâhümme, lâ tu’tinî kitâbî bisimâlî velâ min verâi zahfi.”

“Allah’ım, kitabımı -amel defterimi- sol elimden ve arkamdan verme.”

Sonra sıra başı meshetmeye gelir.

Kaplama mesh için, eller ıslatılır, küçük parmakla üç parmak uc uca getirilir. Önden başlayarak başın üstü sıvazlanıp arka ve yan taraflarda böylece meshedilir.

F- Kulakları Yıkarken

“Allâhümmec’alnî minellezîne yestemîune’l-kavle feyettebiûne ahseneh.”

“Allah’ım, beni hak sözü dinleyenlerden ve onun en güzeline uyanlardan eyle.” denilir ve kulaklar yıkanır.

G- Boyuna Mesh Etme Sırasında

“Allâhümme a’tik unuki (veya rakabeti) mine’n-nâri.”

“Allah’ım, boynumu Cehennem ateşinden azad buyur.”

H- Ayakları Yıkama Sırasında

“Allâhümme, sebbit kademeyye ales’sırâtı yevme tezûlü Fhi’l-akdâm.”

“Allah’ım, Sırat köprüsünde ayakların kaydığı günde ayaklarımı kaydırma, sabit eyle…”

Abdest alıp bittikten sonra Rasûlullah (s.a.s.)’e salavât getirilmeli ve şu dua okunmalıdır:

“Allâhümmec’alnî minettevvâbîne vec’alnî mine’l-mütetahhirîn.”

“Allah’ım, beni, tevbe eden ve günahlarından temizlenen kullarından eyle. . .”

ABDESTİ BOZAN DURUMLAR

1- Idrar veya dışkı yollarından yani ön ve arkadan herhangi bir şeyin çıkması. Mâide sûresi 6. âyetinde “…sizden birisi abdest bozmaktan geri dönmüşse…” ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’e “Hades nedir?” diye sorulduğunda; “Her iki yoldan çıkandır” cevabını vermeleri, ön ve arka yollardan birinden çıkan idrar, dışkı, yel, vedi, mezi, meni, kurt ve diğer hususların abdesti bozduğunu ifâde eder.

2- Aklın idrak gücünü gideren hususlar; uyumak, bayılmak, delirmek, sarhoş olmak vs.’dir. Ancak oturduğu yerde kıpırdamadan uyuyan kimsenin abdesti bozulmaz. (Müslim, Vudû’, 2; Ahmed b. Hanbel, 1, 256).

3- Vücudun herhangi bir yerinden kan, irin veya sarı su çıkması ve etrafına yayılması. Ağızdan akan kana bakılır, şâyet bu kan tükrük kadar veya tükrükten fazla ise abdesti bozulur.

4- Ağız doluşu kusmak. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) “Kusuntu abdesti bozar” (Tirmizî, Tahâre, 64) buyurmaktadır. Kusma ağız doluşu değilse abdest bozulmaz.

5- Cinsî münasebette bulunmak.

6- Tam olarak cinsî ilişki olmasa bile kadın ve erkeğin çıplak veya ince bir elbise ile vücutlarının veya tenâsül uzuvlarının birbirine değmesi.

7- Teyemmüm yapan kimsenin su bulması .

8- Namazda sesli olarak gülmek. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Sizden biriniz namazdayken kahkaha ile gülerse abdesti ve namazı birlikte iade etsin. ” Kahkaha namazın dışında olursa abdesti bozmaz.

Bir kimse abdest alırken bazı organlarını yıkayıp yıkamadığı konusunda endişe ederse, şayet bu ilk defa karşılaştığı bir şüphe ise o organını yeniden yıkar, yok eğer sürekli şüpheye düşüp duruyorsa bu şüpheşinin önemi yoktur. Abdestini tam almış sayılır. Abdestinin bozulup bozulmadığını tam hatırlayamayan kişi kesin olarak abdest aldığını hatırlıyorsa abdestli demektir. Çünkü kesin olarak bilinen bir husus şüphelerle yok olmaz.

Ayrıca namaz haricinde abdestinden şüpheye düşenin abdest almasının takvaya daha yakın olduğu; fakat namaz içinde bulunan kimsenin ise abdestinden şüpheye düşmesi hâlinde namazını bozup abdest alması gerekmediği âlimler tarafından ifâde edilmiştir

ABDESTİ BOZMAYAN DURUMLAR

1- Kişinin ön veya arka yollarından başka vücudunun herhangi bir yerinden kan çıkıp, bir damla halinde kalması.

2- Kabuk bağlamış bir yaranın kan çıkmadan kabuğunun düşmesi.

3- Yaradan, burundan yahut kulaktan bir vücud kurdunun düşmesi.

4- Tenâsül uzvuna (cinsî organına) el sürmek.

5- Kadın vücudunun herhangi bir yerine dokunmak.

6- Ağız doluşu olmayan kusuntu.

7- Ağızdan çıkan balgam.

8- Oturduğu yerde veya namazda uyumak .

9- Ağlamak.

ABDESTİN FARZLARI

1-Yüzü Yıkamak

Yüzün bir defa yıkanması farzdır. Yüzün sınırları, saçın bittiği yerden sakal veya çene altına, kulakların köklerine kadar olan bölümdür. Gözlerin içine suyun ulaştırılması gerekmez. Ancak abdest alırken gözler sıkılmaz, tamamen açık bırakılmaz. Normal bir şekilde yüz yıkanır. Dudaklar yumulduğu zaman, dışarda kalan kısımlar yüzün sınırlarıdır. Sakal, bıyık ve kaşın altına suyu ulaştırmak gereklidır.

2-Kolları Yıkamak

Parmak uçlarından kol dirseklerine kadar -dirsekler de dahil- olan kısmı bir defa yıkamak farzdır. Eğer iğne ucu kadar kuru bir yer kalırsa veya tırnağının altına suyu geçirmeyecek (hamur, boya, çamur vb.) bir madde bulunursa, abdest alınmış sayılmaz. Ancak boyacıların tırnaklarındaki boyalardan kaçınmanın mümkün olmamasından dolayı bunlar abdeste zarar vermez. Tırnaklar parmak uçlarından dışarı taşacak kadar uzamış olursa o fazlalığı da yıkamak gerekir. Bir kimse abdest aldıktan sonra bu uzamış tırnağı keserse abdestini yenilemesi gerekmez. Parmakta yüzük var ve bu geniş ise abdest alırken bunu oynatmak sünnet, eğer yüzük dar ve altına su geçirmeyecek kadar parmağa oturmuşsa onu oynatmak farzdır.

3-Başı Meshetmek

Mesh, sözlükte eli bir şeyin üzerinden geçirmek demektir. Ibâdet hukukunda ise suyun bir vücut organına isâbet etmesidir. Başın meshedilmesindeki farz oranı alın miktarıdır. Bu miktar ise başın dörtte biridir. Meshederken üç veya daha fazla parmağı kullanmak gerekir. Iki parmakla yapılan mesh câiz değildir.

Başa giyilen sarık veya takke üzerine meshetmek geçerli değildir. Kadınlar da baş örtüleri üzerine meshedemezler.

4-Ayakları Yıkamak

Sağlam ve çıplak ayakları topuklarıyla birlikte bir defa yıkamak farzdır. Yaralı veya mestle örtülü ayakları yıkamaya gerek olmayıp sadece meshetmek yeterlidir. Mâide Sûresi 6. âyette geçen topuk = ka’b, ayağın iki tarafından inak kemiğine bitişik kemiktir. Rasûlullah (s.a.s.): “Vay ateşten o topukların haline… ” (Buhârı, Ilim 30; Vudû’, 27,29; Müslim, Tahâre, 25-28,30; Ebû Davud, Tahâre, 46) buyurduğu ve ayakların tamamen yıkanmasını emrettiği bilinmektedir.

Bir kimsenin ayağında yarık varsa ve o yarığa su sızdırmayan bir ilaç sürülmüşse, o kimse ayağını yıkadığı zaman, su yarığın altına geçmezse bu durumda su, ayağa zarar verecekse abdest yerine getirilmiş sayılır ve bu câizdir. Ancak su zarar vermiyorsa abdest tam olarak alınmış sayılmaz. Dolayısıyla zarar vermediği takdirde yarıklara su ulaşacak şekilde yıkamak gereklidır .

GUSLÜ GEREKTİRMEYEN HALLER;

Henüz şehvet duygusu oluşmamış ve bulûğa ermemiş çocuğun cinsî yakınlaşmada bulunması. Tenâsül uzvundan şehvetle açık bir sıvı hâlinde meni akması. Cinsî bir şehvet duyulmasına rağmen meninin dışarıya çıkmaması. Şehvetten, başka bir şeyden (hastalık, heyecan vs.) dolayı meninin akması, kızın bekâretini gidermeyen cinsî bir yakınlaşma (çünkü kızlık zarı haşefenin sünnet yerine kadar girişini engeller). Bu gibi durumlarda gusül farz değildir.

Gusletmeleri farz olanların, gusülsüz olarak yapmaları caiz olan hususlar da şunlardır:

Zikretmek; tesbih etmek; salât ve selâm getirmek; Kur’an ayetlerini kelime kelime öğretmek; dua maksadıyla Kur’an’dan ayetler okumak: Kelime-i şehâdet getirmek; Kur’an’a bakmak; bitişik olmayan bir kap içerisinde bulunan mushafa dokunmak; uyumak (Cünübün abdest aldıktan sonra uyuması daha iyidir). Cünüp iken yemek yeneceği veya içileceği zaman elleri yıkamak ve ağzı çalkalamak gerekir. Bunların yanısıra, Ramazan’da cünüp olarak sabahlayan kimse veya gündüz uyuyarak ihtilam olan kimsenin orucu bozulmaz.

Cünüb olan kimsenin ise;

Dinî kitaplardan herhangi birini elle tutması ve okuması; elini ve ağzını yıkamadan yiyip içmesi ve eliyle tutmadığı bir kağıda Kur’an ayetleri yazması mekruhtur.

Gusl, Allah’u Teâlâ’nın müslümanlar için emrettiği en önemli maddî-manevî temizlik biçimidir. Cenâb-ı Hak, “Eğer cünüb iseniz yıkanıp temizlenin” (el-Mâide, 5/6) buyurmaktadır. Bu yıkanmanın şeklini de Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi tatbikatıyla bize öğretmiştir. Guslün daha çok manevî bir temizleme aracı olduğu unutulmamalıdır. Çünkü vücudumuzun herhangi bir yerinde görünür bir pislik veya kir-pas olmasa bile cünüb olan kimsenin ibadetlerini yerine getirebilmesi için mutlaka gusletmesi gerekir. Ayrıca gerekli şartları yerine getirilmeyen yıkanma, ne kadar itinalı yapılırsa yapılsın guslün yerine geçmez ve bununla cünüblükten kurtulmak mümkün olmaz. Cünüb olan kimse ilk fırsatta gusletmeye çalışmalıdır. Bu durumda ancak, içinde bulunduğu namaz vaktinin çıkmasına kadar müsaade vardır; daha fazla geciktirnıesi günâh kazanmasına sebep olur.

Guslün vücud için faydalarına işaret eden doktorlar bu hususta şunları söylemektedir: İnsanın başına gusletmesi gerektiren bir hal gelince bütün damarlarda büyük bir sarsıntı olur. Vücutta bir yorgunluk ve gevşeklik meydana gelir. Bu yorgunluk ve sarsıntıyı gidermek için vücudun her tarafını yıkamak lâzımdır. Demek ki; guslü gerektiren hallerde sadece bazı organlar değil, vücudun tamamı yıkanma ihtiyacı hissetmektedir. Çünkü gerek cünüblükte, gerekse hayız ve nifâs hâlinde, başta kalp olmak üzere bütün organlar ve kan dolaşımı, yorgunluklarını, ancak güzel bir boy abdesti ile tertemiz bir zindeliğe terkedeceklerdir. Allah’ın her emrinde olduğu gibi gusül abdestinde de bizim bildiğimiz ve bilemediğimiz daha birçok hikmet ve faydalar bulunmaktadır.

GUSÜL (BOY ABDESTİ)

Tepeden tırnağa kadar vücudun her tarafını hiçbir yer kuru kalmayacak şekilde yıkamak.

Fiil kökünden isim olan gusl, sözlükte; yıkanmak ve temizlenmek manasına gelir. “Gasele” fiili de, kirin suyla giderilmesi ve temizlenmesini ifade eder.

Erginlik çağına gelmiş her müslüman erkeğin ve kadının şu durumlarda boy abdesti alması gerekir.

1) Cünüplük; yani cinsî münasebet, ihtilam ve ne şekilde olursa olsun meninin (sperm) şehvetle vücut dışına çıkması.

2) Hayız (kadının âdet görmesi) ve nifâs (lohusalık) hâlinin sona ermesi.

Bu hallerde gusletmek farzdır. Bazı durumlarda da gusletmek, sünnet veya müstehabdır. Meselâ; Hac ve Umre yapmak maksadıyla Mekke ve Medine’ye girmeden önce, hac mevsiminde Mina ve Müzdelife’de bulunmadan önce; yağmur duasından önce; herhangi bir hayırlı iş için müslümanlarla bir araya gelmeden ve mübarek gecelerde gusletmek sünnet ve müstehabdır. ‘

Namaz için alınan abdest “küçük abdest” kabul edilerek, gusle “büyük abdest” veya “boy abdesti” adı verilmektedir.

Guslün farzları üçtü :

I) Ağza su alıp boğaza kadar çalkalamak. 2) Buruna su çekmek ve yıkamak. 3) Tepeden tırnağa bütün vücudu yıkamak.

Vücut yıkanırken en ufak bir yerin kuru kalmamasına dikkat edilmelidir. Aksi taktirde gusül yerine gelmemiş olur. Onun için kulaklar, göbek çukuru, saç, sakal ve bıyıkların dipleri iyice yıkanır.

Guslün sünnetlerine gelince: 1) Gusle besmele ve niyet ile başlamak. 2) Avret yerini yıkamak ve bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa onu temizlemek. 3) Gusülden evvel abdest almak. 4) Abdestten sonra, önce üç defa başa, sonra üç defa sağ, üç defa da sol omuza su dökerek her defasında bedeni iyice oğuşturmak. 5) Guslederken çok fazla veya çok az su kullanmaktan kaçınmak. 6) Kimsenin göremeyeceği bir yerde yıkanmak. 7) Tenha bir yerde yıkanılsa bile, avret yerini açmamak. 8) Guslederken konuşmamak. 9) Gusl bitince bedeni bir havlu ile kurutmak 10) Gusulden sonra çabucak giyinmektir.

TEYEMMÜM

Hükmî pisliği temizleme yollarından biri de teyemmümdür. Teyemmüm; ellerinin içiyle yeryüzü cinsinden bir şeye vurup yüzünü yıkar gibi bir defa sıvazlamak, tekrar aynı şekilde vurup, sol eliyle sağ kolunu, sağ eliyle de sol kolunu dirseklerle beraber birer defa sıvazlamak ve bunları temizlenme niyyetiyle, yani rastgele değil de, teyemmüm kastıyla yapmaktır.

Teyemmümün farzı ikidir: niyyet ve yüzü ve kolları sıvazlamak üzere, ellerle iki vuruş. Buna kısaca “iki darp bir niyyet” denir.

Teyemmümün sağlam olabilmesi için; suyu kullanmaktan aciz olmak, teyemmüm edecek şeyin temiz olması, teyemmüm edilen organların heryerini sıvazlamak şarttır.

Toprak, kum, kiremit, tuğla; beton ve taş gibi şeylerle, tozları olmasa dahi teyemmüm yapılır.

Cünüp, âdetli, lohusa ve abdestsizin teyemmümleri aynıdır.

Su soğuk olduğu ve ısıtma imkânı bulamadığı için, hasta olmaktan korkuyorsa gusul yerine teyemmüm yapabilir, ama bu durumda abdest yerine teyemmüm yapamaz. Gusul yerine teyemmüm eder ve ibadetler için ayrıca abdest alır.

Su bulunmadığı sürece teyemmüm abdest gibidir, vakit girmeden de alınabilir ve onunla istenildigi kadar namaz kılınabilir.

Teyemmüm yapmak isteyen kimsenin; su bulma ihtimalı varsa, dörtbir yanına doğru bir ok atımı kadar yeri araması, parası varsa normal olan fiyatla suyu satın alması, su alabileceği bir kimsede su varsa istemesi gerekir. Su bulma ihtimalı yoksa aramaz.

Teyemmüm edecek kimsenin, namazı vaktin sonuna kadar geciktirmesi müstehap (hoş) tır. Belki su bulabilir.

Teyemmümü; abdesti bozan şeyler ve abdeste yetecek kadar suyu kullanma imkânı bulunması bozar. Bu imkân, namazda iken bulunursa o namaz batıl olur ve su ile alınmış abdestle kılınması gerekir. Namaz bittikten sonra bulunursa, tekrar kılması gerekmez

İMAN !

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Güvenme, verilen bir habere kalbten inanma, haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde düşmeksizin inanma; Allah’a, ondan başka îlâh olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.s)’ın Allah’ın kulu ve Resulu olduğuna, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanma (Buhârî, iman, 37; Müslim, iman, 1, 5, 7; Ebû Dâvud, sünne, 15).

İman” kelimesi; Arapça’da “if’al” vezninde olup, aslı “emn” kökünden gelir. Dillere göre, korkunun zıddı olan “emn-ü emân=emniyet, güven” manasında, “âmene” fiilinin masdarıdır. Kelimenin aslı “emn” de “emân” idi. Başına “elif” gelince, “e’mene” oldu; sonra arapça gramer kaidesine göre “imân” okundu. Kelimenin başındaki “hemze” Arap diline göre “ta’diye” için “geçişli” olursa, “eman vermek, emin kılmak” manasına gelir ki; “esmâüllah = Allah’ın isimleri”nden olan “Mümin” bu manadan alınmıştır. Sayrûret (olmak) için kullanılırsa, iman; “emin olma, kalbi güven ve sükûna kavuşturma” manasına gelir. Buna lisanımızda “inanma” denir.

Bütün dilcilerin örfünde imanın hakikati; “mutlak tasdik“dir. Yani, bir şahsa, bir habere veya bir hükme, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. Tasdik eden, tasdik ettiği şahsı tekzip edilmekten emin kılmış veya bizzat kendisi yalandan emin ve mutmain olmuştur. İman kelimesi, ya “âmenehu” da olduğu gibi doğrudan, veya “âmene bihi” ve “âmene lehu” da olduğu gibi, (be) veya (lâm) ile mef’ul alır. (be) ile olursa, “İkrar ve itiraf”; (lâm) ile olursa, “iz’an ve kabul” manası ifade eder (Râgıb el-isfahanî: El-Mutredâd; Asım Efendi, Kamüsü’l-Mühit tercemesi, İstanbul 1272 H., III, 593-594; İbn-i Manzur, Lisânü’l-Arap, Bulak Mısır 1303, XVII 160-163).

Bu esasa göre sözlükteki iman, mantık ilmindeki “tasavvur“un karşılığı olan “tasdik” ten ibaret olup, kavramındaki iki unsur vardır: Biri “bilgi=marifet” unsuru; diğeri, irade ve ihtiyar (kesb)” unsuru. Çünkü, önce neye, niçin ve nasıl inanılacağı bilinmeden, bir şeye iman ve onu tasdik mümkün olmaz. Bu yönden “marifet” unsurunun rolü açık; imanın akıl, fikir, düşünce ve nazar ile ilgisi aşîkârdır. İrade ve ihtiyar unsuru ise, bilinen bir şeyin tasdik edilerek iman haline gelmesi, terim ifadesiyle “iz’an ve kabulü” için şarttır. Diğer bir deyimle; bilinen ve iman konusu olan husus, baskı ve korkudan uzak, samimi bir gönülle içten benimsenmeli, tam bir teslimiyet ile kabul ve itiraf edilmelidir. O halde imanda; bilgiye dayanan iradeli bir tasdik, kesb ve ihtiyar lâzımdır. Her şeyi çok iyi bilen şeytanın kâfir sayılması, bu ikinci unsurun bulunmamasındandır. O halde, yalnız “marifet” ile iman olmaz. Çünkü kesb ve ihtiyar olmadan kalbde hasıl olan şey, tasdik değil, marifettir. Zira bir bilginin. imanda aslolan “tasdik” derecesinde sayılabilmesi için onda, irade ve ihtiyara dayanan kalp rızası ve teslimiyet şarttır. Ancak, tasdikte aranan iz’an’ın, “itikad-ı câzim” denilen kesin olarak yakîn ifade etmesi şart koşulmadığından; “zann-ı gâlib” denilen avam müslümanların tasdiki, yani “mukallidin imam” Ehl-i Sünnete göre kâfi ne makbul sayılmıştır. Bu gibi tasdiklere “iman-ı hükmî” denir. Aklı ve naklî delillere dayanarak elde edilen kuvvetli imana ise, “tahkîki iman” adı verilir. Bu yola (delil ve istidlâle) gücü yettiğince başvurmak farz olduğundan, bunu terkeden bir mü’min günahkâr olur (bk.Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları (ilm-i Kelâm), İstanbul 1984, I, 148-150).

Tasdikin Derece ve Türleri:

Mutlak tasdikin derece ve türleri vardır. Her tasdik, meselâ, “Allah‘a iman ettim”, “Hz. Muhammed (s.a)’e, Kitabullah’a ve ahirete inandım” cümleleri, ayrı ayrı kariyeler (önermeler) olarak farklı hükümler ifade eder. Her birinde tasdik ve hüküm bulunan bu iman nevileri, taalluk ettiği şeylere göre çeşitli manalara gelmekte, hepsi de, “kabul ve itiraf” manası ifade etmektedir. Tasdikte aslolan, söylenen sözün veya haberin doğru ve sâdık olmasıdır. Sözün sadık olması ise, verilen hükmün sadık olmasında, yani o hükmün gerçeğe mutabık olmasındandır. Mutabık ise, o hükmün doğru ve sadık; değilse, yalan ve yanlıştır.

Tasdik edilerek inanılan şey, görülen ve bilfiil mevcut olan bir şey ise, bu tasdike “tasdik-i şuhûdî”; gözle görülmediği halde, varlığına delâlet eden bir delil veya eser vasıtasıyla biliniyorsa, bu gibi tasdiklere de “tasdik-i gaybı” denir. Bu yönden, imanın içerdiği mutlak tasdik, dilciler nazarında; a) Ya kavlî, yani sözle, b) Veya fiilî, yani iş ve amel ile olur. Kavlî olan da, biri kalbî (kalp diliyle), diğeri de lisanî (dil ile) olmak üzere iki türlüdür. O halde, dilcilere göre tasdikin üç türü ve derecesi vardır. Bunlar;

a) Kalb ile yapılan tasdik: Bir kimsenin herhangi bir şahsı veya hükmü kalbiyle kabul ve itiraf etmesidir.

b) Bizzat dil ile yapılan tasdik: Bu da, insanın, inandığı şeyin hak ve gerçek olduğunu başkası duyacak şekilde söyleyip ilân etmesidir. Dil ile yapılan bu tasdik de iki türlüdür: a) Hakîkî, b) Zahirî, Hakîkî anlamda; dil ile ikrar edilen, kalb ile de tasdik edilir. Yani dil ile kalb tasdikte birleşir. Böyle bir tasdike sahip olan kimse, hakîkaten inanmış bir “mü’min”dir. Zâhirî alanda ise dil ile tasdik olunan şey, kalp ile tekzip olunur. Yani dili ve zahiri başka, kalbi ve batını başkadır. Kalbi, dilinin söylediğini inkar ve reddetmektedir. Bu gibi zahiri tasdik sahiplerine, dinî literatürde “münafık” adı verilir. Bunlar zahiren mümin; hakîkatta ve Allah katında kafir sayılırlar.

c) Organlarla yapılan fiili tasdik: Söylenen sözün gereğini bilfiil ima etmek süretiyle yapılan tasdik şeklidir ki, bunun makbul olanı; işlenen fiilin, hem dil, hem de kalp ile yapılan bir tasdike dayanmasıdır. Şayet yalnız dil ile ikrarın eseri ise, yapılan iş, riyadan başka bir şey değildir ve nifak alametidir (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, I, 179).

İslam Istılahında İmanın Manası, Hakîkati ve Rükûnleri

İslami ıstılah olarak “iman“, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)’in Allah (c.c.) tarafından getirdiği kesin olarak bilinen haber, dini esas ve hükümlerin doğru ve gerçek olduğuna tereddütsüz inanmak, bunların tamamını iz’an ve kabul ile tasdik ve itiraf etmektir. Yani Allah’a, Hz. Muhammed’in son Peygamber olduğuna ve “Zarûrât-ı diniyye” diye bilinen İslâmî esaslara, hükümlere ve haberlere, kesin olarak inanmak, tamamını kabul ve itiraf etmektir. Zarûrât-i diniyye; Peygamberimizden tevâtür yoluyla naklolunan ve aklî delile muhtaç olmadan bilinen; Kur’an’ın Allah kelâmı olduğu, ölümden sonra dirilmenin ve âhiret hayatının hak olduğu; namaz, oruç, zekât ve Hac gibi ibadetlerin farz; zinanın, şarabın, faizin, adam öldürmenin ve yalan söylemenin haram olduğu gibi İslâmî esas, hüküm ve haberlerdir. Kesinlik ifade eden bu gibi dinî esaslara her müslümanın tereddütsüz inanması gerekir. Bu bakımdan, dini terim olarak iman, taalluk ettiği şeylerin arzettiği hususiyet bakımından daha özel, dilciler nazarında ise daha genel ve şümullüdür.

İman hakîkatta bir kalp ve vicdan işi olduğuna göre; dilciler nazarında da, dinî ıstılahta da aslolan, imanın hakîkatında bulunması gereken tasdiktir. Fakat, bu tasdik ve itirafın masdarı, kaynağı nedir? İmanın hakîkatını teşkil eden hükümler nelerdir? Yalnız kalp midir? Yalnız dil midir? Veya her ikisi birden midir? Yoksa bu ikisine ilaveten, azalarla yapılan işler, salih ameller midir? İşte bu hususta İslâm âlimleri arasında görüş ayrılığı vardır. Bundan dolayı birçok itikadi mezhep ortaya çıkmıştır.

a) Ehl-i Sünnet’ten bazılarına göre şer’î iman; Hz. Muhammed (s.a.s)’in Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen şeylerin hepsinin doğru ve gerçek olduğunu kalp ile tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Bu tarife göre imanın; biri tasdik diğeri ikrar olmak üzere iki rüknü vardır. Ancak, bu rükünler aynı seviyede birer aslî rükün değildir. Çünkü bunlardan “kalp ile tasdik”, hiçbir mazeret karşısında vazgeçilmeyen “aslî rükün”dil ile ikrar ise, dilsizlik ve ölüm tehlikesi gibi zarûrî haller karşısında vazgeçilebilen ve vücubu sakıt olan “zâid rükün” dür. Aslî rükün sayıları kalb ile tasdik zâil olduğu anda, o kimse imandan çıkar ve kâfir olur. Çünkü her halükârda tasdiksiz iman olmaz. Ancak ölüm tehdidi karşısında diliyle ikrar etmeyen bir kimse, kalbi samimi tasdik ve imanla dolu olduğu için imandan çıkmaz ve kâfir olmaz (en-Nahl, 16/106). “Kavl-i Meşhur” olarak şöhret buları bu mezhebi, bazı Ehl-i Sünnet Kelâmcıları, Hanefi imamlarından Şemsü’l-eimme es-Serahsî, Fahru’l-İslâm Pezdevî ve diğer Hanefi fakihleri benimsemişlerdir. Hatta İmam-ı Âzam’ın da bu görüşü tercih ettiği rivayet edilmiştir (Fıkh-ı Ekber Aliyyu’l-Kâri Şerhi, s. 76-77; Şerhu’l-Makâred, II, 182, Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye, s. 436438).

b) Ehl-i Sünnet’ten “cumhuru muhakkikîn” e göre şer’î iman; inanılması gerekenleri kalb ile tasdikten ibarettir. O halde şer’; imanın yegane rüknü, kalb ile tasdiktir. Kalbinde böyle tereddütsüz bir tasdik bulunan kimse, gerçekte ve Hak Teâlâ indinde mümindir. Dil ile ikrar etmek ise, imanın aslî veya zâid bir rüknü, yani imandan bir cüz değildir. Fakat, kalble bulunan tasdike, ancak dil ile ikrar edilmesi halinde vakıf olunabileceği, aksi halde mü’min midir, değil midir? bilinemeyeceğinden, dünyevî ve hukûkî hükümleri tasdik edebilmek için, dil ile ikrar şart koşulmuştur. Bu esasa göre, kalbiyle gerçekten tasdik edip de, bunu diliyle ikrar etmeyenler, dünyada müslüman sayılıp dini ahkâm kendilerine uygulanmasa bile, Allah Tealâ katında mü’min sayılırlar. Dini nasslar bu görüşü daha fazla desteklemektedir: “Allah işte bunların kalbine imanı yazdı” (el-Mücadele, 58/22); “İman henüz kalblerine girmedi” (el-Hucurât, 49/14 ve en-Nahl, 16/106 gibi). İmam Ebu Mansur el-Maturîdi’nin tercihi de budur. Özellikle, İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’ârî ile İmamu’l-Haremeyn el-Cüveynî ve İmam Fahru’d-Din er-Râzî bu görüştedirler (Ali Arslan Aydın İslâm İnançları, I, 164-165).

c) Selef Uleması ile, Hadis âlimlerinden birçoğu ise rivayete göre, İmam Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmam Ahmet (r.a)’a göre Şer’î İman; “İkrarın bil lisan, tasdikun bil cenan ve amelün bil erkân“dır. Yani, “dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve rükünlerle amel” Fakat bu görüşe sahip olan Selef Uleması ve bazı mezhep imamları, ameli terk eden kimseleri “fâsıkâsî” saymışlarsa da, bu gibilerin imandan çıkarak kafir olacaklarına hükmetmemişlerdir. Ayrıca, abid ve zahid müslümanlara tatbik edilmekte olan dini ahkâmın, ameli terkeden fâsıklara da uygulanacağını söylemişlerdir. Nitekim tatbikatta hep böyle olagelmiştir. Bu zevata göre şer’î imanın hakîkatı iki şekilde mütâlaa edilmektedir. Biri; er geç Cennete girme imkânını sağlayan iman esasıdır ki, bu kalp ile tasdikle veya tasdikle beraber dil ile ikrar ile tahakkuk eder. Diğeri ise, müslümanı cehennemin azabından koruyan ve ebedî saadete erdiren “Kemâl-i iman“, yani imanın kâmil olmasıdır. Şüphe yoktur ki amel, yani dini emir ve esaslara uyarak yasaklardan kaçınmak, imanın kemalinden olup, onun güzel bir semeresi ve beklenen meyvesidir. Sonuç olarak, yukarıdaki tarif gerçekte, “imanın aslını ve hakikatı”nın değil, “kemâl-i iman” yani iman olgunluğunun tarifidir. Bu bakımdan, Selef ve bazı hadisçilerin görüşü, Mu’tezile ve haricilerin katı görüşleriyle ilgili olmayan makul ve makbul bir görüştür (Ali Arslan Aydın, a.g.e, I, 160-161 ve orada zikredilen ana kaynaklar).

d) Havâriç ve Mu’tezile ise Şer’î imanın; dil ile ikrar ve kalp ile tasdik şartından başka, bunları amel ile tasdik etmek olduğunu iddia etmişlerdi. Bunlara göre imanın hakikatı hem “fiil-i kalp, hem fiil-i lisan, hem de fiil-i cevârih” dir. Yani Şer’î imanın “üç rüknü” vardır. Bunlar; Resulullah’ın Allah Teâlâ’dan vahy ile telakki edip tebliğ ettiği ilâhî esasları ve şer’î hükümleri; “a) Kalp ile tasdik, b) Dil ile ile ikrar, c) Azalarla tatbik etmek”tir. O kadar ki, bu üç rükünden birine sahip bulunmayan; meselâ kalbiyle tasdik, diliyle ikrar ettiği halde, bunlarla amel etmeyen bir kimse, mümin sayılmaz. Bu şahıs, Haricîler nazarında “kafir”, Mu’tezile nazarında ise, “ne mümin ne de kafirdir”, fakat imanın hakîkatından olan bir cüz’ü, yani ameli terkettiği için “fâsık” sayılır. Bu esasa göre Mu’tezile, “günâh-ı Kebâûr” den, yani büyük günahlardan birini işleyen veya “vâcipler”den birini terkeden kimseyi mümin olarak kabul etmez. Bu gibiler için meşhur “el-Menziletü beyne’l-menzileteyn” tezini ileri sürer, bunların Cennet ile Cehennem arasında bir yerde kalacaklarını iddia eder. Bu görüşlerini isbat için bir çok nassları te’vil eder. Bu mesele, Ehl-i Sünnet’in red ve cerhettiği Mutezilenin beş ana prensibinden biridir. Hâricîlerin ki ise; siyâsî esasa dayanan, son derece kat bir iddia olup, mesnetsiz ve akl-ı selimden uzaktır.

Bu müfsit görüşün karşısında “tefrid” sayılan diğer bir iddia ise, “Kerrâmiyye” adıyla anılanların şu görüşüdür: Şer’î imanın tek bir rüknü vardır. O da “tasdik-i kavlî” denilen “dil ile ikrar” dan ibarettir. Yani kalbiyle inandığı halde, bu inancını diliyle ikrar ve izhar etmezse, kimse, “mü’min değildir ama ölünce Cennete girebilir”. Bu iddiaya göre, kalbleriyle inanmadıkları halde, diliyle inanmış gözüken münafıkların da mü’min olmaları gerekir. Halbuki bu gibilerin mü’min olmadıkları, Kur’an-ı Kerim’de açık olarak belirtilmiştir: “İnsanlardan öyleleri vardır ki; Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler; Halbuki onlar mü’min değillerdir” (el-Bakara, 2/8, bk. İmamu’l-Harameyn el-Cüveyni, Kitabu’l-İrşad. 396, Ali Arslan Aydın, a.g.e, 158-167 ve arada kaydedilen eserler ve aykırı görüşleri reddeden deliller).

İcmali ve Tafsili İman: Ehl-i Sünnet’e göre -yukarda açıklanan- Şer’î iman iki surette teşekkül eder. İcmali veya tafsilî. Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.)’in tebliği ettiği dini esas ve ilâhî hükümlerin tamamına, tafsilat gözetmeden topluca inanmaya icmali iman denir. Bunun da en özlü ifadesi; “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna” kesin olarak inanmaktır. Bu iman, “Kelime-i Tevhid” ve “Kelime-i şehadet” diye bilinen kesin “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r-Resulullah” demek ve bunu kalb ile tasdik etmekle olur. Bu, Şer’i imanın ilk mertebesi ve İslâm binasına girmenin ilk şartıdır. Çünkü bu cümlede, İslâm’ın iki ana rüknü ile bir kimsenin iman etmesi zorunlu olan dini hakîkatların esası ve özü toplu olarak vardır. Zira Allah Tealâ’nın yegane hâlık ve tek mabud; Hz. Muhammed (s.a.s)’in de Allah’ın Resulü olduğunu tasdik etmek, onun haber verdiği bütün dinî esaslara ve ilâhî hükümlere topluca inanmak demektir. Ancak, bu dinî hükümlerin tamamını tek tek hemen öğrenemeden, hepsine birden topluca iman edildiği için, bu tür imana “İcmali iman” denmiştir. Akıl ve baliğ olan (akıllı ve erginlik cağına gelen) her şahsa, “icmali iman”a sahip olmak şart ve farz ise de; mümine yarasan imanın bu ilk kademesinde ve İslâm’ın ana kapısında kalmayıp, dinin diğer iman ve ibadet esaslarını, amelî ve ahlâkî hükümlerini -gücü ve takati nisbetinde- öğrenmesi ve bunlara ayrı ayrı tafsili olarak iman etmesidir.

Tafsili İmanın Dereceleri ve İman Esasları: Tafsili imanın birinci derecesi şu üç büyük esasa inanmaktır: a) Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine, yegane yaratıcı ve tek Ma’bûd olduğuna, b) Hz. Muhammed (s.a.s)’ın Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna, c) Ölümden sonra dirilmenin (ba’sü ba’de’l-mevt), ahiretin ve ahiret ahvâlinin (Cennet ve nimetlerinin, Cehennem ve azabının ve oradaki diğer gerçeklerin) hak ve gerçek olduğuna yakınen inanmaktır.

Tafsili imanın ikinci derecesi; “Âmentü’de ifadesini buları altı iman esasına; Allah’a, Meleklerine, (bütün) kitaplarına, (bütün) peygamberlerine, ahiret gününe (ve ahiret ahvaline) ve kaza-kadere (hayır ve şerrin Allah’dan- O’nun yaratması ve takdiri ile olduğuna) kesin olarak inanmaktır. Bu esaslar, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayetlerde belirtilmiştir (el-Bakara, 2/177, 285; en-Nisâ, 4/ 136). Hz. Ömer (r.a)’ın Peygamberimiz (s.a.s.)’den naklettiği meşhur “İman, İslâm ve İhsan” hakkındaki uzun hadisinde “Kaza ve Kadere iman” ayrıca zikredilmiştir. Bu hadis, -Sünen-i Ebû Dâvud hâriç- Kütübü Sitte’de mevcut olup, tevatür derecesine ulaşmıştır. Bu bakımdan bütün İslâm âlimlerince “Kaza ve Kadere İman”, iman esaslarından kabul edilmiş, Ehl-i Sünnet mezhebinin ana kitaplarında yeralmıştır.

İman Esasları: (bk. “Allah’a iman,” “Meleklere iman”, “Kitaplara iman “, “Peygamberlere iman,” “Ahirete iman” ve “Kaza-kadere iman” maddeleri).

Tafsili imanın üçüncü ve en yüksek derecesi, Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.)’in, Allah Teâlâ tarafından “Kitap” ve “Sünnet” ile tebliğ ettiği kesin olarak bilinen ilâhî esas ve hükümlerin tamamına ve her birine ayrı ayrı (murad-ı ilâhîye uygun olarak) iman etmektir. Daha açık bir deyimle; Allah kelâmı olduğu tevâtür yoluyla ve kesin olarak bilinen Kur’an ayetleri ile Peygamberimizin sahih hadislerinde zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac gibi farz ibadetleri; adam öldürmek, zina etmek, içki içmek, yalan söylemek gibi haramları, hülâsa her türlü emir ve yasakları, iman. amel ve ahlâk esaslarını ve her biri ile ilgili dinî hükümleri gücü yettiğince öğrenerek bunların farz, vâcip, haram veya helâl olduklarını tasdik etmek ve hepsinin hak ve gerçek olduğuna ayrı ayrı iman etmek, İslâm’da tafsili iman derecelerinin en yükseğidir. Ancak, imanın bu derecesine ulaşabilmek, çok geniş ve etraflı bir ilim sahibi olmayı, yani aslî (itikadî) ve fer’î (fikhî amelî) bütün dinî esas ve hükümleri ayrı ayrı öğrenip, herbirine irade ve ihtiyar ile inanmayı gerektirir. Bu ise, ancak, bu nitelikte ilim ve iman sahibi olan âlimlere, din bilginlerine nasib olur. O halde tafsili imanın dereceleri, her müslümanın imkân ve yeteneklerine göre değişir. Gerçekte her şahıs, sahip olduğu ilim ve kabiliyet ile orantılı olarak mükellef ve sorumludur. Bu bakımdan, genel olarak herkes için farz kılman iman, imanın ilk derecesi sayıları “İcmali iman”dır. Zira, İslâm dairesine ancak bu ana kapıdan girilir. Ancak, bununla yetinilmeyerek, İslâm inançlarının ana unsurları olan iman esaslarını güç oranında öğrenmek, onlara tereddütsüz inanarak iman derecelerinde yükselmek her müslüman için gereklidir. Böyle olan kimseler, takvâ yollarında ilerlemiş, imanlarını kuvvetlendirmiş, olgunlaştırarak kemâle erdirmiş olurlar.

İman ile Amel Arasındaki Münasebet:

Yukarda verilen bilgilerden ve yapılan açıklamalardan anlaşıldığına göre; gerek dilciler ve gerekse Ehl-i Sünnet âlimlerinin cumhuru (büyük çoğunluğu) nazarında “imanın hakikatı”; Allah Teâlâ’nın varlığını ve birliğini (ulûhiyetini ve tevhidini), Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini ve Allah’dan getirip tebliğ ettiklerinde sadık olduğunu kalp ile tasdikten ibarettir. Birçok ayet ve sahih hadisler, bu hükme sarahaten delâlet etmektedir. Nitekim Hak Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de, “iman” kelimesini daima insanların kalblerine isnat etmek suretinde ifade buyurmuştur:

 ”İşte onlar o kimselerdir ki, (Allah) imanı kalblerine yazdı” (el-Mücadele, 58/22)

 ”İman henüz kalblerinize yerleşmedi (hele bir yerleşsin)…” (el-Hucurât, 49/14).

 ”… Kalbi iman ile (dolu ve) mutmain (müsterih) olduğu halde… ” (en-Nahl, 16/106).

Peygamberimiz (s.a.s) ise; “Lâ ilâhe illallah” demesine rağmen “kâfirdir” diye bir kimseyi öldüren Üsâme’ye; “Kelime-i Tevhid‘i” söylediği halde, onu niçin öldürdün?” diye sormuş, “o bu sözü, kendisini ölümden kurtarmak için söyledi” cevabını alınca: “Onun kalbini yarıp ta (imanı var mı diye) baktın mı?” buyurmuşlardır (Tirmizî, Kader, 7; İbn Mace, Mukaddime, 13; Ahmed İbn Hanbel, II, 4).

Aynı âlimlere göre “dil ile ikrar”da, yukarda belirtildiği gibi, imanın hakikatından bir cüz, ondan bir rükün olmayıp, bir kimsenin müslüman olduğunu bilmek ve ona İslâm’ın dünyevi ahkâmını tatbik edebilmek için zarurî görülen bir şarttır.

İslâmî hükümlerle amel etmek, yani inanılan dinî hükümleri bilfiil tatbik etmek ise; Ehl-i Sünnet imam ve âlimlerinin çoğunluğu nazarında, imanın hakikatına dahil değildir. Bu hususa yukarda kaydedilen delillerden başka şu muhkem ayetler açık ve kesin olarak delâlet etmektedir:

a. “Ey iman edenler; sizin üzerinize oruç (tutmak) farz kılındı” (el-Bakara, 2/183). Bu ve benzeri ayetlerde (bk. el-Bakara, 2/153, 187; Âlu İmrân 3/59; el-Enfâl, 8/20, 27; en-Nûr, 24/21; el-Ahzâb, 33/70; el-Cum’a, 62/9). Önce “iman edenler” diye hitap edilmiş, sonra müminlerin yapmaları ve yapmamaları gereken emir ve yasaklar bildirilmiştir. O halde olumlu veya olumsuz olan amel, imanın hakikatından olmayan, ayrı ve başka bir şeydir.

b. “İman eden ve iyi (salih) amel isleyen kimseleri Cennetimize koruz” (en-Nisâ, 9/57). Bu ve benzeri ayetlerde (el-Bakara, 2/227; Yunus 10/9; Hûd, 11/23; Lokman, 31/8; Fussilet 41/8; el-Buruç, 85/ 11; el-Beyyine, 98/7; el-Ankebut, 29/7, 9, 58; el-Fâtır, 35/7; eş-Şûrâ, 42/22) salih amel imana atfediliyor ki; arapça gramer kaidesince, ancak manası başka olan şeyler birbiri üzerine atfedilir. Yani âtıf işlemi, “ma’tû” ile “ma’tûfun aleyh”in başka başka manada olmasını gerektirir. O halde amel, imandan başka olup, ondan bir cüz değildir.

c. “Kim mümin olarak, iyi ve güzel amel işlerse…” (Tâhâ, 20/ 112). Bu âyet-i kerîmede amelin makbul olması, imanlı olma şartına bağlanmıştır. Meşrutun (yani amelin) şartta (yani imandan) dahil olmayacağı, bilinen kural gereğidir. O halde iman ve amel. ayrı ayrı şeylerdir.

d. “Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle vuruşur, cenk yaparsa, aralarını bulup onları sulh ediniz…” (el-Hucurât, 49/9). Bu ayet-i kerimede; birbiriyle cenk yapan büyük günah sahipleri “mü’min” diye anıldığına göre; iman ile haram olan adam öldürme fiilinin dahi mümin bir şahısta birlikte bulunabileceği, dolayısıyla her cins amelin imandan ayrı ayrı ve ondan başka bir unsur olduğu gayet açık olarak bildirilmektedir.

Bu ve benzeri ayet-i kerîmelerin sarahatına ilaveten, herbiri birer salih amel olan ibadetlerin Allah indinde makbul olabilmesi için, önce imanın (kalbdeki tasdikin) şart olduğunda, İslâm âlimleri arasında icma vardır. Bu bakımdan, kafirin yaptığı ibadetin bir değeri ve sevabı yoktur. Çünkü o, önce iman etmekle, sonra ibadet ve salih amelle mükelleftir. İnanmadan yapılan ibadetler, Allah katında makbul ve muteber değildir.

Yukarda zikredilen delâleti katı dinî delillere ve ulemanın icmaına binaen; amelin, imanın hakîkatından ve aslından bir rükün olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. (Fazla bilgi için bk. Fıkh-ı Ekber, Aliyyu’l-Karî Şerhi, s. 80; Tefsîr-i Kebir, I, 249; Şerhu’l-Makâsıd, II, 187; Şerh-i Mevâkıf, c. III, s. 248).

Her ne kadar imandan bir cüz ve rükün değil ise de, ikisi arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Çünkü ibadette ve salih amel (iyi ve güzel işler), sahibinin imanını olgunlaştırır. Allah Teâlâ’nın vadettiği ve Resulullah (s.a.s)’ın müjdelediği ebedî nimetleri ve rıza-i ilâhîyi kazandırır. O halde, kalbde bulunan iman nurunu parlatmak ve kuvvetlendirerek onu kemale erdirmek için Allah’a ibadet etmek, iyi ve salih ameller yapmak gerekir. Çünkü eseri dış hayatta ve toplumda görülmeyen bir iman, meyve vermeyen bir ağaç gibidir. Dinin de, dinin temeli olan imanın da bir hedefi ve bir gayesi vardır. Bu hedef, güzel ahlâk, insanlara faydalı olmak ve Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah Teâlâ’nın rızası ise, yalnız -bir kalp ve vicdan işi olan- iman ile değil; o imanın meyvesi olan ibadetle, salih amellerle ve güzel ahlâk sahibi olmakla, yani inanılan şeylerin icabını bilfiil yapmakla elde edilir. Esasen kalp ve gönül sahasından çıkmayan herhangi bir inancın, ameli ve hayatı bir kıymeti olamaz. Çünkü bu, imanı kalpte hapsetmekten ve ondan faydalanmamaktan başka bir şey değildir. Hakîki iman, insanı harekete getiren, sahibini iyiye, doğruya, salih amele götüren muharrik kuvvet olmalı; eseri hayata fiilen intikal ederek mümini ve çevresini aydınlatmalıdır. İşte bu da, inanılanı, hayatta tatbik etmekle, yani; Allah’a ibadetle, Salih amel adıyla anıları iyi ve doğru işler yapmakla ve güzel ahlâka ermekle olur. O halde, imansız olarak yapılan ibadet ve amel makbul değilse (ve nifâk alameti sayılırsa), amel ve ibadete sevketmeyen ve kalbde saklı kalan iman da kâfi değildir. Öyle ise, imanı kemâle erdirmek ve olgun bir hale getirmek için, Allah’ın emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak; yani salih amel lâzımdır. İşte ancak bu gibiler, Allah’ın rızasına ve sonsuz saadete ererler. Bunun içindir ki; amel imanın hakikatine dahil değil ise de; kemâlinden olduğunda şüphe yoktur. Bu bakımdan, yukarda belirtildiği gibi- Selef uleması, hadisçiler ve bazı mezhep imamları, ameli imandan, yani kemâlinden saymışlardır. Bu görüş, doğru ve isabetli bir görüştür.

Kelime–i Tevhid
Okunuşu: “La ilahe İllellah, Muhammedün Rasûlüllah.”
Anlamı: “Allah’tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah’ın Peygamberidir.”
Kelime-i Şehadet
Okunuşu: “Eşhedu en la ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh.”
Anlamı: “Ben şahitlik ederim ki, Allah’tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.)
Allah’ın kulu ve Peygamberidir
.”
 İSLAM’DA İNANÇ ESASLARI
İnanç kelimesi, “imanın” karşılığı olarak kullanılır. İman sözlükte; inanma, güvenme, gönülden bağlanma ve bir şeyin doğruluğunu ka­bul etme; terim olarak ise, dinin emir ve yasaklarına ve Kuranıkerim’de haber verilen hususların hepsine inanmak, anlamına gelir. Bu durum en genel ifadeyle Allah’a, meleklere. kitaplara peygamberlere, ahiret gününe, kadere, iyilik ve kötülüğün Allah’tan geldiğine, öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğuna inanmak şeklinde özetlenebilir.
Allah’ın çağrısına uyup ona inanmak, insanın nelere inanması ge­rektiği hususuna açıklık getirdiği gibi, nasıl ibadet edeceğini ve han­gi ahlaki prensiplere sahip olacağını da öğretir.
İslam dini insanın yararına gördüğü ilkeleri ortaya koymuş, kişile­ri» bunlara inanıp inanmamakta serbest bırakmıştır. İnsan vereceği ka­rarı iyice düşünüp değerlendirerek ve kendi isteğiyle vermelidir. İs­lam akla hitap eder, prensipleri akla ve mantığa uygundur. Bu neden­le de aklı olan kimseleri muhatap alır. Bu özelliğe sahip olan kişiler de İslam’ı kabul edip etmemekte serbesttir Dinimiz bu noktada hiçbir zorlamaya izin vermez. Herkes istediği inancı seçmekte hürdür.
İMAN: Sözlükte: Benimsemek,bağlanmaktır.
Terim olarak;

> a) Maturidi:Allahın varlığını ve birliğini dil ile söyleyip,kalp ile tasdik etmektir.
b) Eş’ari :Allahın varlığını ve birliğini dil ile söyleyip ,kalp ile tasdikten sonra amel etmektir.
İnsandaki din duygusunun gelişimi
Her doğan çocuk tevhid inancı üzerine doğar.Sonra anne ve babası çocuğu yahudi ise yahudi ,hıristiyan ise hıristiyan,
mecusi ise mecusi yapar
.” (hadis)
a) İnsan inanç fikrini yaşadığı toplumda hazır bulur.
b) Allah peygamberleri ile kendini tanıtır.
İMANIN GEÇERLİ OLMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR
1- İman korku ve ümitsizlik halinde olmamalıdır.”Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman,Allaha inandık ve O’na ortak
koştuğumuz şeyleri inkar ettik dediler.Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir.Allahın kulları hakkında olan adeti budur.İşte kafirler burada hüsrana uğramışlardır.”
(Mü’min 84-85) Kul so nefesinde uğrayacağı azabı görür ve ondan sonra iman ederse ,imanı geçerli olmaz.
2- Mü’min inkara ve dini yalanlamaya alamet sayılan şeyleri yapmamalıdır.Örnek: Allaha inanıp peygambere inanmamak gibi
3- İslami hükümlerin hepsini bir bütün kabul etmeli , hiçbirinin yerine getirilmesinde çekinilmemeli,inat etmeli ,Allahın emirlerinden bazılarını kötü görmemelidir.Örnek: İçkinin haram oluşunu güzel görmemek gibi.
3- Mü’min Allahın rahmetinden ümitsiz,azabından emin olmamalıdır.
 A ) ALLAH İNANCI
İslam’ın inanç esaslarının başında Allah’ın varlığına, birliğine inan­mak yer alır.Allah’a inanmak, onun kudretli, ustun ve her şeyi yerli yerince ya­pan bir yaratıcı olduğuna inanmak anlamına gelir. Çünkü Yüce Allah, her şeyi yoktan var etmiş ve bir düzen içinde yaratmıştır. Gerçekten de evrendeki varlıklara baktığımızda, örneğin dünyanın dönüşünde, güneşin, ayın ve diğer gezegenlerin hareketlerinde, yörüngelerinde seyredişinde bunu görebilmek mümkündür. Şüphesiz bu durum Allah’ın birliğinden kaynaklanmaktadır. Bugüne kadar elde edilen bul­gular göstermektedir kir evren tek bir ustanın elinden çıkmış, uyum­lu bir yapı gibidir.
insan akıllı bir varlıktır. Aklını kullanarak Allah’a imanın gereğini kavrayabilir. İnsanın Allah’a gönülden inanıp bağlanabilmesi, yaratıcı­sının varlığı ve birliğini gönülden kabul etmesine bağlıdır. Gönülden kabul de bilgi ve araştırmaya bağlıdır.
Allah inancının insan ve toplum üzerinde olumlu birçok etkileri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
a) Allah’a manan kişi, başta onun rızasını düşünür ve razı olacağı şeyleri yapar, razı olmayacağı şeyleri de yapmaz.
b) Allah’a inanan kişi, Allah’ın her şeyi görüp bildiğine, hiçbir şe­yin ondan gizli kalmayacağına inanır. Kötülüklere ceza, yararlı dav­ranışlara ise mükafat verileceğini de bilerek, davranışlarını ona göre ayarlar.
c) Allah’a inanan kişi, bela ve kötülüklere karşı sabır gösterir, ona güvenir ve dayanır
Allah’a inanan kişi, her hususta sorumluluk sahibi olduğunu bilir insanların hakkına hukukuna tecavüz etmez, onlara karşı iyilik, cömertlik, yardımseverlik gibi güzel duygular içerisinde bulunur, Birlik, beraberlik, kardeşlik duygulan içerisinde hareket eder, insan haklarına saygılı olduğu gibi toplum düzeninin sağlanma­sında da önemli bir rol oynar. Kendisini de insanları da mutlu etme­ye çalışır.
Kelime–i Tevhid
Okunuşu: “
La ilahe İllellah, Muhammedün Rasûlüllah.
Anlamı: “
Allah’tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah’ın Peygamberidir.”
Kelime-i Şehadet
Okunuşu: “
Eşhedu en la ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh.


Anlamı: “
Ben şahitlik ederim ki, Allah’tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.)
Allah’ın kulu ve Peygamberidir
.”
ZATİ SIFATLARI
1-VÜCUT: Var olmak demektir.
2-KIDEM: Başlangıçsız olmaktır.
3-BEKA: Sonsuz olmak.
4-VAHDANİYET: Zat ve Sıfatlarıyla birdir.
5-MUHALEFET-ÜN LİL HAVADİS: Yarattıklarına benzemez.
6-KIYAM Bİ NEFSİHİ: Var olmak için başkasına muhtaç değildir.
SUBUTİ SIFATLAR
1-HAYAT : Canlıdır.
2-İLİM : Her şeyi bilir.
3-SEMİ’ : Her şeyi işitir.
4-BASAR : Her şeyi görür.
5-İRADE : Dilemesi.
6-KELAM : Konuşması.
7-KUDRET: Her şeye gücü yetmesi.
8-TEKVİN : Her şeyi yaratır.
FİİLİ SIFATLAR
1-Öldükten sonra tekrar diriltmek.
2-Hayır ve şerri yaratmak,
3-Doğruya ulaştırmak ve sapıklığa düşürmek,
4-Nimet vermek,
5-Peygamber göndermek.
ESMA-İ HUSNA

 
Esma-i Husna, Allah’ın güzel isimleri demektir.
Bir ayet-i kerîmede:”En güzel isimler O’nundur (Allah’ındır)” (el-Haşr, 24) buyrulmaktadır.
Diğer bir ayette de; En güzel isimlerin Allah’a ait olduğu belirtildikten sonra, bu isimlerle dua edilmesi tavsiye olunmaktadır (el-A’raf, 180).
Allah’ın isimleri tevkifîdir. Yani, Allah hakkında ancak ayet ve hadîslerde zikri geçen ve söylenmesine izin verilmiş olan isimler kullanılabilir. Rastgele isim izafe edilemez.
Esma-i Husna ile ilgili olarak Buharî ve Müslim’de: “Allah’ın 99 ismi vardır. Kim bunları ezberlerse (îman eder ve ezbere sayarsa) Cennete girer” buyrulmuştur.
Tirmizî, İbn-i Hibban ve Hakim’in bu konudaki rivayeti ise, şöyledir:”Kim bunları (Esma-i Husna’yı) manalarını anlayarak sayar, bunlarla Allah’ı zikrederse Cennete girer.”
Hadîslerde zikri geçen 99 isim şunlardır:
Allah, er-Rahman, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selam, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbar, el-Mütekebbir, el-Halık, el-Bari’, el-Musavvir, el-Gaffar, el-Kahhar, el-Vehhab, er-Rezzak, el-Fettah, el-Alîm, el-Kabıd, el-Basıt, el-Hafıd, er-Rafi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi’, el-Hakem, el-Adl, el-Latîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vasi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bais, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vacid, el-Macid, el-Vahid, es-Samed, el-Kadir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Ahir, ez-Zahir, el-Batın, el-Vali, el-Mütealî, el-Berr, et-Tevvab, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Malikü’l-Mülk, Zü’l-Celali ve’l-İkram, el-Muksit, el-Cami’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mani’, ed-Darr, en-Nafi’, en-Nûr, el-Hadi, el-Bedî’, el-Bakî, el-Varis, er-Reşîd, es-Sabûr.

 B ) MELEK İNANCI
İslam dinine göre Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine inanan insan onun Kuranıkerim’de haber verdiği varlıklara da inanmalıdır. Melek­lerin varlığı da kutsal kitabımızda açıkça söz konusu edilir. O halde Müslüman bir kimsenin meleklere de inanması gerekmektedir. Bu hu­sus, imanın şartlarından biridir.
Melekler gözle görme olanağımız olmayan nuranî varlıklardır. On­ların mahiyetini, nasıl olduklarını en iyi bilen, Yüce Allah’tır. Zira o, bilgisi ve sonsuz kudreti ile, bizim dışımızda küçük büyük, görünen ve görünmeyen pek çok varlık yaratmıştır, iste melekler de bu varlıklar içerisinde gözle görme veya diğer duyu organlarımızla algılama imkanından yoksun olduğumuz varlıklardır.
Melekler, insanlar gibi seçme hakkı olan varlıklar değildir. Yaptık­larından sorumlu tutulmalarını gerektirecek bir irade, yapma ya da yapmama serbestliğine sahip değildirler. Onlar Allah’ın emrettiği isle­ri yerine getirirler Onun dışında bir şey yapmazlar. Bu nedenle so­rumlulukları da yoktur. Günah islemezler Asla, Allah’ın emirlerinin dışına çıkmazlar.
Ayrıca Yüce Allah bunu Kuranıkerim’de “… Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a ahiret gününe, meleklere. Ki­taplara ve Peygamberlere inanır. …” şeklindeki ifadesiyle, bir iyilik olarak nitelemektedir. Yani meleklere inanmak, iyilik olması se­bebiyle ahlakî bir prensip özelliği de taşımaktadır. Kutsal kitabımız Kuranıkerim’den meleklerin insanlara hem müjde hem de yardım edici olduklarını öğreniyoruz. Melekler, insanların ya­rarına ve iyiliğine olan şeyleri isterler, insanlar için Allah’tan rahmet ve bağış dilerler.
Meleklerin özellikleri.
Nurdan yaratılmışlardır. Yemezler, içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur. Gözle görülmezler, hızlı hareket ederler, günah işlemezler, devamlı ibadet ederler, çeşitli şekillere girebilirler
Cebrail
(as.)
Vahy meleği
Malik
(as.)
Cehennem meleği

Mikail
(as.)
Tabiat düzenleyicisi
Zebani
(as.)
Azap meleği

İsrafil
(as.)
Sur meleği
Kiramen Katibin
(as.)
Yazıcı melekler

Azrail
(as.)
Ölüm meleği
Münker Nekir
(as.)
Sorgu melekleri

Rıdvan
(as.)
Cennet meleği
Hamele-i Arş
(as.)
Arş’ın taşıyıcıları

C. KİTAP İNANCI

İslam’ın inanç esaslarından biri de kitaplara inanmaktır. Yüce Allah’a ve meleklere inanan bir kimse ilahî kitaplara da inanmakla yü­kümlüdür
Kutsal kitabımız Kuran-ı kerim, dört ilahî kitaptan bindir. Diğerleri; Tevrat, Zebur ve İncil’dir. Bizler Müslüman olarak tüm ilahî kitaplara ve bu kitapların Allah tarafından gönderildiğine iman ederiz. ‘” Yüce Allah bu kitapları göndererek insana olan ilgisini göstermiş ayrıca in­sanların ilahî ilkelere uyarak olgunlaşmasını amaçlamıştır.
Kutsal kitaplar bizim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bu kitaplar, bize nasıl yasayacağımızı, insanlarla uyumlu geçinmenin önemini ve güzel ahlak sahibi olmanın yollarını öğretir. Kitaplar aynı zamanda nelere, nasıl inanacağımızı ve ne şekilde ibadet edeceğimizi de bildi­rir. Bu yüzden Allah’ın kitaplarında yer alan emir ve yasaklar, insanla­rın iyiliği, huzur ve mutluluğu için yazılmış birer reçete gibidir.
Kitap:Sistemli ve hacimli eserlerdir.
Suhuf:Sadece belli konuları içeren eserlerdir
KENDİNE KİTAP VE SUHUF VERİLEN PEYGAMBERLER
Tevrat ( Hz.Musa (AS) -  ( Hz.Adem (AS)
10 sayfa

Zebur ( Hz.Davud (AS) -  ( Hz.Şit (AS)
50 sayfa

İncil ( Hz.İsa (AS) – ( Hz.İdris (AS)
30 sayfa

Kur’an-ı Kerim ( Hz.Muhammed (AS) -  ( Hz.İbrahim (AS)
10 sayfa
 
KUR’AN-I KERİMİN KONULARI
1-  İnanç esasları
2-  İbadetler
3-  Dualar
4-  Ceza ve mükafatlar
5-  Ahiret ve evren ile ilgili konular
6-  Geçmiş milletlerin hikayeleri

KUR’AN-I KERİMİN ÖZELLİKLERİ
1- Dili Arapçadır.
2- Sözü ve manasıyla mucizedir.
3- 23 yılda parça parça inmiştir.
4- Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmiştir.
5- Allah tarafından korunma sözü verilmiştir.
Kur’an-ı Kerimi diğer kitaplardan ayıran özellikler
a- Dili Arapçadır.Başka dile meal olarak aktarılır.
a- Başka dile tercüme edilebilir.

b- Sözü ve manasıyla mucizedir.
b- Sözü ve manasıyla mucize değildir.

c- 23 yılda parça parça inmiştir.
c- Toplu olarak bir defada inmiştir.

d- Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmiştir.
d- Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmemiştir.

e- Allah tarafından korunma sözü verilmiştir.
e- Allah tarafından korunma sözü verilmemiştir.

f- Peygamberin hayatından ve ölümünden bahsetmez
f- Peygamberin hayatından ve ölümünden bahseder.

g- Bahsettiği konularda teferruata girmez
g- Bahsettiği konularda teferruata girer.

h- Kıyamete kadar insanların ihtiyacına cevap verir.
h- Asıl metinleri bozulduğundan hükümleri kalkmıştır.

Kitaplara imanın insana faydaları.
a- Allahın emir ve yasaklarını öğrenmek için,
b- Kötü davranışlar karşısında tembihle davranışların düzeltilmesinden dolayı,
c- İslamın emir ve yasaklarını , ibadetler konusunu belirttiğinden dolayı,
d- Geçmiş milletlerin başından geçen olaylardan ibret alınması için,
e- Allahın kabul edeceği duaları içerdiğinden,
f- Ahirete dair ve gelecek ile ilgili bilgiler içerdiğinden insanlara fayda sağlar.
Kur’an-ı Kerim’in Yazılması ve Mushaf Haline Getirilmesi
Kur’an ayetleri geldikçe Peygamberimiz (s.a.s.), vahiy katiplerini çağırır, ayetleri hangi surenin, neresine yazılacağını gösterirdi. Vahiy katipleri de gösterildiği gibi yazarlardı. Nazil olan ayetleri Ashab-ı Kiram okur ve birçoğu da ezberlerdi. Böylece Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizden günümüze dek hem yazılarak, hem de ezberlenerek muhafaza edilmiştir.
Peygamberimizin sağlığında ayetler inmeye devam ettiği için Kur’an’ın yazıldığı sahifeler Mushaf haline getirilememişti. Kur’an, vahyin sona ermesiyle tamam oldu.
Peygamberimiz (s.a.s.) in vefatından sonra Halife olan Hz. Ebu Bekir, ashabın ileri gelenlerinden bir komisyon kurdu. Halife Hz.Ebu Bekir zamanında bir savaşta 70 e yakın hafızın şehit olması sonucu Hz. Ömer’in teklifiyle Kur’an ayetleri Zeyd b. Sabit başkanlığındaki bir komisyon tarafından bir araya getirildi ve tekrar yazıldı .Kur’an sahifelerinin bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekline “Mushaf” denir.
Hz.Osman zamanında Arap kabileleri arasında lehçe farklılıkları sebebiyle Çıkan anlaşmazlıklar neticesinde 7 adet çoğaltılarak belli merkezlere gönderildi.

Kur’an-ı Kerim’e Karşı Görevlerimiz
1) Her Müslüman, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın sözü olduğunu bilmeli ve tecvit kurallarına uygun olarak Kur’an’ı yanlışsız okumalıdır.
2) Kur’an-ı Kerim’i abdestli olarak eline alıp “Eûzü-besmele” ile okumaya başlamalıdır. Kur’an’ı okurken mümkünse kıbleye karşı dönmeli ve son derece edepli, saygılı olmalı ve anlamını öğrenmeye çalışmalıdır.
3) Kur’an-ı Kerim, temiz yerlerde okunmalı; başka işlerle meşgul olup, dinlemeyen kimselerin yanında ve pis yerlerde okunmamalıdır.
4) Kur’an-ı Kerim, yüksek ve temiz yerlerde bulundurulmalı, hürmetsizlik sayılacak yerlere konulmamalıdır.
5) Kur’an’ın yap dediklerini yapmalı, yapma dediklerinden sakınmalı, Kur’an’ın ahlak ilkelerine uygun hareket etmelidir.
Kur’an Okumanın Fazileti Hakkında Peygamberimizin Mübarek Sözleri:
Sizin en hayırlınız, Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir.”
Kim Allah’ın kitabı Kur’an’dan bir harf okursa onun için bir sevap vardır. Her sevabın karşılığı da on kat verilecektir.
Kim Allah’ın kitabı Kur’andan bir ayet dinlerse, ona kat-kat sevap verilir. Kim de Allah’ın kitabından bir ayet okursa kıyamet gününde kendisine nur olur.”
Kur’an okuyunuz. Çünkü o, kıyamet günü okuyanlara şefaat edecektir.
Kim Kur’an-ı Kerim’i okur ve onunla amel ederse, kıyamet günü onun anne ve babasına öyle bir taç giydirilir ki, onun aydınlığı dünyada evlere vuran güneş ışığından daha parlaktır. Artık siz bununla amel edenin sevabını hesap edin.”

D. PEYGAMBER İNANCI

İslam dininde yer alan inanç esaslarından bir diğeri de Peygamber­lere inanmaktır.
Peygamber sözlükte; “haber getiren1′ anlamına gelir. Tanım olarak peygamber; Yüce Allah’ın emir ve yasaklarını, haber ve hükümlerini insanlara bildirip açıklamak üzere, insanlar arasından seçip görevlen­dirdiği elçi demektir, Kur’an’da peygamber yerine resul ve nebi keli­meleri kullanılır.
Peygamberlik, Allah tarafından verilen yüce bir görevdir. Allah’ın bir lütfudur. İnsanlar, çalışıp çabalamakla her makam ve mevkiye yük­selebilirler, fakat peygamber olamazlar. Zaten bu yol, Sevgili Peygam­berimiz Hz, Muhammed ile kapanmıştır. Anık başka bir peygamber gelmeyecektir. Bu husus Kur’ an ‘da söyle belirtilir:

Muhammed… Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncu­sudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir

Peygamberler insanlar arasından seçilip görevlendirilmiş kimseler­dir. Onlar da bizim gibi bir kuldur. “Şehadet ederim ki Muhammed Al­lah’ ın kulu ve elçisidir.” şeklindeki ifadeyle bunu açıkça dile getiririz. Bu sözle, onların da bizim gibi bir insan olduklarım, doğup büyüdük­lerini, yaşadıklarını ve sonra da eceli geldiğinde Allah’ın rahmetine kavuştuklarını kabul etmiş oluruz. Ancak peygamberlerin diğer insan­lardan ayrıldıkları bir husus vardır, O da Allah’tan vahiy almalarıdır.
İnsanları Allah’a inanmaya ve yararlı isler yapmaya çağıran Pey­gamberler gerektiğinde, inkarcıları ikna için mucizeler de göstermiş­lerdir. Ancak İslam’da önemli olan aklım kullanıp, evrendeki uslun uyum ve işleyiş hakkında düşünmek, bunun bir yaratıcısız olmayaca­ğının bilincine varıp bir mucize olmaksızın inanmaktır.
insanlar, kendi aralarından görevlendirilen peygamberlere tabiî olarak muhtaçtır. Çünkü manevî olgunluğa ve tüm insanların yararını da koruyup gözetecek erdemli davranışlara yönetebilmek peygamber­lerin örnekliğiyle çok daha kolaydır,
insan yaşamının ahlakî ilkelere uygun bir şekilde devamı açısından peygamberlerin büyük önemi vardır. Çünkü onlar, doğrulukları güve­nilir oluşları ve ahlakî yücelikleriyle tüm insanlar için en güzel örnek­tirler.
Rasul: Kendisine Kitap ve şeriat verilmiş Peygamberlerdir.
Nebi: Kendisine Kitap ve şeriat verilmemiş,kendisinden önceki peygamberlerin kitabıyla amel eden peygamberdir.

Peygamberlere Olan İhtiyaç
Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir. İnsanların böyle yol göstericilere ihtiyacı vardır.
Çünkü: insanlar kendi akılları ile Allah’ın varlığını anlayabilirlerse de O’nun yüksek sıfatlarını kavrayamazlar. Allah’a nasıl ibadet edileceğini, Ahiret hayatını ve burada kimlere mükafat verileceğini, kimlerin ceza göreceğini, dünya ve ahiret mutluluğunun nasıl kazanılacağını bilemezler.
İşte, bu gerçekleri insanlara öğretmek, dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını göstermek için Yüce Allah Peygamberlerini görevlendirmiştir.
Peygamberlerin Özellikleri
Peygamberler, her türlü ahlak güzelliğine sahip örnek insanlardır. Onlarda bulunması gereken bazı özellikler şunlardır:
1– Sıdk: Doğruluk demektir. Peygamberler son derece doğru insanlardır. Asla yalan söylemezler. Oldu dedikleri
olmuştur, olacak dedikleri zamanı gelince mutlaka olacaktır.
2– Emanet: Güvenilir olmak demektir. Peygamberler her hususta güvenilir kimselerdir, emanete asla hıyanet etmezler.
3– Fetanet: Akıllı ve uyanık olmak demektir. Peygamberler akıllı, uyanık ve yüksek zeka sahibidirler.
4– İsmet: Günah işlememek demektir. Peygamberler gizli ve açık hiçbir şekilde günah işlemezler.
5– Tebliğ: Bildirmek demektir. Peygamberler Allah’tan aldıkları dinî hükümleri olduğu gibi hiçbir değişiklik olmadan insanlara bildirmişlerdir.
Kur’an-ı Kerim’de Adları Geçen Peygamberler
İlk peygamber Hz.Adem (a.s.), son peygamber bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Bu ikisinin arasında birçok peygamber gelmiştir. Peygamberlerden yirmi beş tanesinin ismi Kur’an-ı Kerim’de geçmektedir. Ancak peygamberlerin sayısı çok daha fazladır. Biz, Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen peygamberler ile birlikte sayılarını ancak
Allah’ın bildiği diğer peygamberlere de hiçbir ayırım yapmadan inanırız

İSLAM’IN ŞARTLARI

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Hz. Peygamber’in hadisinde belirtilen beş temel ibadet. Resulullah şöyle buyurur: “İslâm, beş şey üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek; namaz kılmak; zekât vermek, Kâ’be’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak” (Buhârî, İmân, 1, 2; Müslîm, İmân, 19, 22; Tirmizi, İmân, 3; Nesâî, İmân, 13).

1) Allah’a ve elçisi Muhammed (s.a.s)’e imam açığa vurmak. Allah’a ve Hz. Muhammed’i içine alan bütün peygamberlere inanmak ayrıca imanın şartlarındandır. İman esasları dışa açıklanmaksızın kalbde gizli olarak kalabilirken, İslâm’ın şartları, kişinin toplum içinde İslâm’a mensup olduğunu gösteren ve açığa vuruları davranışlarıdır. İman esaslarına inanan kimseye “mümin”; İslâm’ın şartlarına uyan kimseye de “müslüman” denir. İlk müslümanlar Mekke’de sayıları belirli bir miktara ulaşınca gizliliği kaldırıp, dinlerini açığa vurmuşlardır.

2) Namaz sözlükte dua anlamındadır. Bir terim olarak, özel rükün ve şartları bulunan bir ibadet şeklidir. Mekke’de Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin on birinci yılında beş vakit olarak farz kılınmıştır. Bundan önce de namaz ibadeti vardı, fakat böyle düzenli ve vakitli değildi. Namaz; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sâbittir.

Kur’an-ı Kerîm’in bir çok yerinde “Namazı kılınız, zekâtı veriniz” diye emredilmiştir. Bir ayette de “Bütün namazları ve orta namazı muhafaza ediniz”(el-Bakara, 2/238) buyurulur. Bu ayet, ortası olan en az çoğul sayısı beş olduğu için beş vakit namaza işaret etmektedir. Sabah ile öğle bir yanda, akşamla yatsı bir yanda kabul edilirse bunların ortası ikindi namazı olur.

Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel’i Yemen’e Vâli olarak gönderirken ona şöyle demiştir: “Sen, kitap sahihi olan bir topluma gidiyorsun. Onları önce Allah’a kulluk etmeğe davet et. Allah’ı tanırlarsa Allah’ın onlara gecede gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını söyle…” (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60; Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, 1).

Namaz mü’mini günahlardan arındırır, ruhu temizleyip kemale ulaştırır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin kapısı önünden bir ırmak geçse, günde beş defa o ırmakta yıkansa bedeninde kir kalır mı ? Kalmaz. İşte su nasıl kiri giderirse, namaz da günahları öyle giderir” (İbn Mâce, İkâme, 193; Ahmed b. Hanbel, I, 72; Müslim, Mesâcid, 51).

Bir kimseye namazın farz olması için, müslüman, akıllı ve ergin olması, ayrıca kadınların hayız veya nifas (lohusalık) hallerinde bulunmamaları gerekir (geniş bilgi için bk. “Namaz” mad.).

3) Oruç, sözlükte; iş yapmaktan, söz söylemekten geri durmak demektir. Bir terim olarak ise, tan yeri ağarmasından güneşin batmasına kadar yeme, içme ve cinsî münasebet gibi şeylerden kaçınmaktır. Oruç tutmaya imsâk; oruç açmaya ise iftâr denir.

Orucun farz oluşu, Kitap, Sünnet ve İcmâ delilleri ile sabittir. Kur’an’da; “Ey iman edenler, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız” (el-Bakara, 2/184) buyurulur. Akıllı ve ergin her müslümana oruç farzdır. Ancak hayız ve nifas halindeki kadınlarla hastalar orucu daha sonra kaza ederler. Yolcular da orucu kazaya bırakabilir.

Ramazan orucunun edası da kazası da farz olduğu gibi; zıhâr, adam öldürme ve yemin gibi keffaret oruçları da farzdır. Başlanıp bozulmuş olan nafile orucun kazası, nezredilen itikâf orucu vacibtir. Aşûra orucu, yani muharremin dokuz on ve onbirinci günleri oruç tutmak sünnettir. Her ayın üç gününde oruç tutmak mendup olduğu gibi, Zilhiccenin dokuzuncu günü ile pazartesi ve perşembe günleri ve Şevvâl ayında altı gün oruç tutmak da menduptur. Bunların dışında kerâhet olmayan günlerde oruç tutmak nafiledir. Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban bayramının dört gününde oruç tutmak, Allah’ın verdiği ziyafetten yüz çevirmek anlamına geldiğinden tahrîmen (harama yakın) mekruhtur (bk. “Oruç” mad.).

4) Zekât. Sözlükte, temizleme, büyüme ve artma anlamına gelir. Bir terim olarak ise; belirli bir malı, zekât alabilecek bir kimseye temlik etmek (vermek)tir.

Zekât belirli miktar olarak Hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Farz oluşu, kitap, Sünnet ve icmâ ile sâbittir. Kur’an-ı Kerîm’de “Zekâtı veriniz” (el-Bakara, 2/43); “Onların mallarında dilencinin ve yoksulun bir payı vardır” (el-Meâric, 25) buyurulur. Bu konuda pek çok hadis olduğu gibi, ümmet zekâtın farz oluşunda görüş birliği içindedir. Bir kimsenin zekâtla yükümlü olması için, müslüman, akıllı, ergin olması borcundan ve temel ihtiyaçlarından başka, alışverişle veya doğurmakla artmaya müsait, nisap miktarı yıllanmış mala sahip bulunması gerekir.

Çocuklara, akıl hastasına ve bunağa zekât gerekmez. Ancak Hanefîler dışındaki diğer İslâm hukukçularına göre bunlara da zekât gerekir. Bunların zekâtını, velileri, kendi mallarından alıp verirler.

Nisap, zekâtın farz olması için şerîatın tanıdığı mal miktarıdır. Bu, altında 96, gümüşte ise 560 gramdır. Nakit para ve ticaret mallarında nisap, bu ikisinden yoksulun yararına olacak olan birisiyle ölçülür. Altın, gümüş, nakit para ve ticaret malları kırkta bir zekâta tabidir.

Ateşte eriyen madenlerin zekâtı beşte birdir. Bunlardan alman zekât; “Biliniz ki aldığınız herhangi bir ganimetin beşte biri mutlaka Allah’a, Resulu’ne, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolculara aittir…” (el-Enfâl, 8/41) ayetinde sayıları yerlere verilir. Beşte biri çıktıktan sonra geri kalan beşte dördü bulana aittir. Zift. petrol gibi sıvı madenlerin kendilerine değil, gelirlerine zekât düşer. Kireç, alçı, yakut ve elmas gibi erimeyen madenlere zekât gerekmez. (Buhârı, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Ebû Dâvûd, Zekât, 5, 12; Tirmizî, Zekât, 14; Nesâî, Zekât, 25).

Ekin ve meyvelerin zekâtı “Hasat zamanı onun hakkını verin(el-En’âm, 8/141) ayeti ve Hz. Peygamber’in;”Gökyüzünün suladığı şeylerde onda bir (öşür); kova ve dolapla sulanan şeylerde ise yirmide bir zekât vardır” hadisi ile farz kılınmıştır. Ancak bu yükümlülük için arazinin öşür arazisi nev’inden olması gerekir.

Deve, sığır, manda, koyun ve keçiye de İslâm’ın belirlediği ölçülere göre zekât gerekir (bk. “Zekat” mad.).

5) Hac. Sözlükte; saygı gösterilen yere gitmek, bir terim olarak ise; hac mevsiminde, ihramlı olarak Ka’be’yi Muazzama’yı ziyaret etmek, Arafat’ta durmak ve diğer hac ibadetlerini yapmak demektir.

Hac ibadetinin farz oluşu da Kitap, Sünnet ve icmâ delilleriyle sabittir. Ayette şöyle buyurulur: “Yoluna gücü yeten herkesin, o Ev’i hac etmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” (Âlu İmrân, 97). Allah elçisi “Hac sırasında yapılacak ibadetlerinizi benden alınız” (Ahmed b. Hanbel, 111, 318, 366) buyurarak söz ve fiilleriyle haccın yapılış şeklini göstermiştir.

Hac münâsebetiyle dünyanın her yerinden Hicaz’da bir araya gelen müslümanlar, dilleri, renkleri örf ve âdetleri ayrı bile olsa, aynı inanç ve ideal etrafında kaynaşırlar; birbirini incitmeden, hayvanlara, hatta bitkilere bile zarar vermeden en yüce duygular içinde ibadetlerini yaparlar. Herkes elbiselerini çıkarıp iki parça havlu ile ihrama girer; böylece zenginlik, yoksulluk, soy sop kalkar, tam bir eşitlik meydana gelir. Bu ibadeti samimiyetle yapıp dönen müslüman anasından yeni doğmuş gibi günahlarından arınır. Allah Resulu şöyle buyurmuştur: “Haccedip de cinsi münasebet ve buna yol açan şeyleri yapmayan, fısk-u fücur işlemeyen kimse, anasından yeni doğduğu gündeki gibi (günahlardan temizlenmiş olarak) döner” (Buhârı, Muhsar, 9, 10; Nesâî, hac, 4; İbn Mâce, Menâsik, 3; Ahmet b. Hanbel, II, 229, 410, 494).

Bir kimseye haccın farz olması için bu kimsenin müslüman, akıllı, ergin, hür, yeterli vakte sahip, sağlıklı, gidişgeliş süresi içinde yol masrafı ile kendisinin ve aile fertlerinin geçiminin temin edilmiş olması gereklidir. Yapılacak haccın sahih olması için, ihramlı olarak Arafat’ta vakfe ve Kâbe’yi tavaf etmek lâzımdır (bk. “Hac” mad.).

İSLAM’DA YASAK

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Allahu Tealâ’nın kullarına son derece merhametli ve şefkatli olduğunu biliyoruz.
Hz. Peygamber A.S.’ın ifadeleriyle, “bir annenin kucağındaki bebeğine şefkatinden daha şefkatli.”
Böyleyken niçin kurallar koyuyor?
O kurallar bütünü içindeki yasaklarla insanları neden kısıtlıyor?
Yasakların amacı ne olabilir?
“Yasak” her ne kadar olumsuz bir kavram ise de, dinimizdeki yasaklar olumlu sonuçlar elde etmek için konulmuştur.
Yasak olumsuz bir kavramdır dedik, çünkü ilk bakışta bütün yasaklar
hürriyet ve özgürlükleri kısıtlayan, insanoğlunun faaliyetlerini daraltan unsurlar gibi gözükür.
Zihnimizde uyandırdığı bu ilk çağrışımlara rağmen biliyoruz ki, yasaklar bir taraftandan da büyük felaketlerin, feci akibetlerin önlerine çekilen setler gibidir.
Bu nedenle hem eğitimde, hem de her türlü mevzuat ve yasal düzenlemelerde mutlaka yasaklar vardır.

Toplum ve kültürlere göre bu yasakların türü ve sınırları değişse de, neticede mutlaka vardır.
Yani yasaksız bir dünya hayali sadece bir ütopyadır.
İslâm’ın koyduğu yasaklara gelince; insanoğlu bu ilâhî engeller sayesinde
aslî yaradılış gayesinden uzaklaşmaz, tehlikeli ve sonu olmayan çıkmazlara düşmekten kurtulur.
Böylece hem dünya hayatı hem de ebedi hayatı bir huzur ve mutluluk iklimine dönüşür.
Dinimiz fert ve toplumu muhafaza edebilmek, huzur ve mutluluğa ulaştırabilmek için beş ana unsuru korumayı prensip edinmiştir.
Dinimizde yasak olarak sunulan her şeyin bu beş unsuru koruma amacı ile muhakkak ilgisi bulunur.

Bu beş unsur:
1- Din,
2- Can,
3- Akıl,
4- Nesil,
5- Maldır.

Bu beş unsuru korumak için konulan yasakları örnekleyelim.

Dini muhafaza için konulan yasaklar:
Hz. Muhammed A.S.’ın peygamber olmasından sonra Allah katında geçerli tek din “İslâm”dır.
Allah’ın dininin öğrettiği ve insanı sorumlu tuttuğu arı-duru imanı yok edecek veya bozacak durumlar yasaklanmıştır.
Bunlar küfür, şirk ve nifak’tır.

Küfür: Allahın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed A.S.’ın Allah katından getirdiği kesin olarak bilinen şeyleri inkâr etmektir.
Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber A.S.’ın sahih sünnetinde bildirilen iman esaslarından sadece birini bile reddetmek, inanmamak küfürdür.


Başlangıçtan bugüne İslâm alimleri bu iman esaslarının neler olduğunu ayrıntılı olarak izah etmişlerdir.
Bu konuyu izah eden kitaplara akaid kitapları denir.

Şirk: Rab olarak Allah’ı tanıdığı halde, O’na ibadet ve taatte ortak koşma durumudur.
Bu da hıristiyanlardaki üç baba-oğul-kutsal ruh inancı veya müşriklerdeki putçuluk şekillerinde olabildiği gibi, kimi zaman insanları ilâh gibi görerek Allah’a ortak koşma şeklinde de olabilir.
Şirk konusu da akaid kitaplarında detaylı olarak anlatılır.

Nifak: İnanmadığı halde maddi çıkar veya prestij kazanma gibi çeşitli sebeplerle inanmış gibi görünme durumudur. Böyle insanlara münafık denir.
Münafık, imansızların yanında onlardanmış gibi, müminlerin yanında ise inanıyormuş gibi davranarak her iki tarafta birden gözükmeye çalışır. Müslümanları sevmez, onları aldatmaya, aralarını bozmaya ve inançlarını sarsmaya çalışır.
Bu üç durum bir müslümanın dinine kastedecek en tehlikeli hallerdir ve Allah tarafından yasaklanmıştır.
Her mümin bunlardan uzak durmaya çalışmalı ve dinini muhafaza etmelidir.


Canı muhafaza için konulan yasaklar:
İslâm, insanın yaşam hakkına ve can emniyetinin korunmasına büyük önem verir.
Bunun için cana zarar verebilecek her durum yasaklanmıştır.
Bu nedenle fıkıh kitaplarında izah edilen haram veya mekruhların önemli bir bölümü insan sağlığını korumaya yöneliktir.
Dinimizde can kutsaldır. Ona kıymak en büyük cinayettir. Kıyamet gününde en önce görülecek davalar öldürmekle ilgili olanlardır. Dinimiz savaş sırasında dahi çocuk ve kadınların öldürülmelerini yasaklamış, öldürmeyi ancak saldırganları bertaraf etmek
veya şerlerinden kurtulmak için ancak savaş sırasında meşru kılmıştır.
Ayrıca sadece insanı değil, zarar vermeyen hayvanları öldürmek, canlı bir varlığı hedef yaparak atış yapmak dahi yasaktır. Müslüman boş yere hiçbir cana kıyamaz.
Aklı muhafaza için yasaklananlar:
İnsanı insan yapan unsurların en önemlilerinden biri akıldır. Akıl, Allah’ın insana verdiği kutsal bir cevherdir. Aklın sağlam ve sağlıklı olabilmesi için ona bozukluk ve zarar veren maddelerden korunması gerekir. Bu nedenle dinimiz, aklı düşünmekten, tedbir almaktan, doğru hareketten alıkoyan içkiyi yasaklamıştır.
Aynı şekilde geçici bir süreyle bile olsa aklın kontrolünü yok eden veya zayıflatan bütün uyuşturucu ve benzeri maddeleri de haram kılmıştır.
Nesli muhafaza için konulan yasaklar:
Nesil insanoğlunun devamlılığı için esas, her yeni nesil bir öncekinin vekilidir.
İslâm toplumunu devam ettirecek, Rabbi’ne ibadet ve taat edecek ahlâk ve irfan sahibi genç nesiller yetiştirilmesi esastır.
Bunun için dinimiz evliliği ve aile kurmayı teşvik etmiş; yaygınlaştığında aile kurumunu çürüten ve yok eden zinayı ise yasaklamıştır.
Zina, nesillerin aidiyetlerinin yok olmasına, ailelerin dağılmasına, akrabalık bağlarının kopmasına ve toplum ahlakının yok olmasına sebep olmakta, böylece toplum yapısının bozulması sonucunu doğurmaktadır.
Bu büyük etkisinden dolayı zinaya götüren ortam ve yollar da yasaktır.
Malı muhafaza için yasaklar:
Mal, insan hayatının devamını ve kalitesini etkileyen çok önemli bir unsurdur. Onsuz hayatı düşünmek neredeyse mümkün değildir. Bunun için dinimiz malı ve mülkiyet edinmeyi bozan unsurların önünü kesmeyi hedefler. Haksız kazanç yolları yasaktır.
Kumar, faiz, rüşvet, karaborsa, hırsızlık ve gaspın her türlüsü reddedilmiştir.
Kısaca açıkladığımız: dini, canı, aklı, nesli ve malı koruma prensipleri İslâm toplumunun direklerini oluşturur.
Dinimizin koyduğu bütün yasakların ve dolayısıyla günah kavramının, bu beş prensiple mutlaka bir ilgisi vardır.

Şunu rahatça söyleyebiliriz:
Allah’ın koyduğu bütün yasakların faydası ve menfaati mutlaka insana yöneliktir; mutlaka kulun yararınadır.
Yasaklar hayatı kısıtlamak için değil, yaşanılır kılmak içindir.
Hedefi insanın mutsuzluğu değil, mutluluğudur.
Bir hadis-i kudsîde Rabbimiz şöyle buyurur.

Ey kullarım! Sizin hepinizin kalbi, içinizdeki en takva sahibi olanınızın kalbi gibi olsa, bu benim mülkümü arttırmaz.
 Ey kullarım! Sizin hepinizin kalbi içinizdeki isyankâr olanınızın kalbi gibi olsa, bu da benim mülkünden bir şey eksiltmez.
 Ey kullarım! Bütün bu yaptıklarınız sizin amellerinizdir. Ben onları sizin için saymaktayım. Sonra yaptıklarınızın karşılığını size tam olarak  vereceğim. Kim benim katımda bir iyilik bulursa hamd etsin. Kim de iyilikten başkasını bulursa, ancak kendini ötülesin
.”(Müslim, Tirmizî)

Bizler bu dünyaya imtihan için geldik. Hepimizi ve her yaptığımızı gören ve işiten bir Rabbimiz var.
Bizim imanımızın, müslümanlığımızın, O’nun emirlerine boyun eğişimizin ve yasaklarından kaçınmamızın O’na kazandıracağı hiçbir şey yok.
Bütün ibadetler, bütün emredilenler ve bütün yasaklar hep bizim iyilik ve menfaatimiz için.

Bu yasaklamalar iki büyük kâra yönelik:
Biri dünya, diğeri ahiret hayatı.
Dünyadaki kâr, huzur ve saadetle geçecek bir hayat …

Sonraki Yazılar »