Cuma Gecesi Cinsel İlişkide Bulunmak

13 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Bazı müçtehid alimler, Cuma gecesi cinsi münasebette bulunulmasının da, Cuma günü yıkanılmasını öğütleyen hadislerin kapsamına girebileceğini, aynı sevaba erdirebileceğini ifade etmişlerdir.

Adetli Bir Kadın Mübarek Gecelerde Ne Yapar?

13 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Kadınların namazsızlık halleri eğer Ramazan, kadir gecesi, bayram, kandil gibi şerefli ve kıymetli, müminlerin günahlarının bağışlanacağı ve derecelerinin yükseleceği mübarek vakit ve zamanlara rastlıyacak olursa, o mümin ve müslüman kadınların kalblerindeki niyetlerine göre “Her kişiye, muhakkakniyetinin hakkı verilir”  hadis-i şerfleri gereğince, o hayırlı günleri ve geceleri ibadetle geçirmek niyetinde idiyseler, şüphesiz ki, o mübarek ve güzel günlerin ve gecelerin rahmet ve bereketlerinden nasiplerini hem de eksiksiz olarak alacaklardır. Çünkü kadınların bu namazsızlık halleri, ellerinde olmayan bir özür kabilinden olduğu ve kendi istekleriyle olmadığı için mahrum olmalarını  gerektirmez. Niyet, söz ve amelden hayırlıdır; çünkü söz ve amele gösteriş karışabilir, fakat niyete hiçbir şey karışamaz.  (4)

Yemek Duâsı

13 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Bizler sofraya oturunca, önce: “Bismillâhirrahmânirrahîm” der, sonra elimizi uzatırız. Şayet Besmele’yi baştan unutacak olursak, hatırımıza geldiği yerde, “Bismilâhi fî evvelihî ve âhîrihî” deriz. Yemeğe böyle zikirle başlayan mü’min, fikirle devam eder, hamd’le de bitirerek Peygamberimizin şu hamd duâsını da sonunda aynen okur:

“Elhamdü lillâhillezî et’amenâ ve sekânâ ve cealenâ müslimîn!..”

“Bizi yediren içiren ve bizi Müslümanlardan kılan Allah’a hamdolsun.”

Cuma Gününde Duâ

13 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-dan rivâyet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz Hazretleri buyurmuşlardır ki:

“Cum’a gününde bir saat vardır. Allah’ın kullarından bir müslim namazda ve kıyamda iken Allah Teâlâ’dan niyâz ile bir şey isteyip duâsı o saate tesadüf ederse Allah teâlâ Hazretleri o kimsenin dileğini verir.” Böyle buyurduktan sonra mübarek küçük parmağının ucuna işaret buyurdu. (11)

Cum’a gününün içindeki saat, küçük parmağına nisbetle parmağın ufak ucu ne kadar ise, güne nis-betle o kadar az bir müddetdir ki o saat içinde her halde duâ müstecâb olur demektir.
Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretleri:

- ‘Cum’a günü, ibâdet ve ezkâr ile mü’minle-rin kalbi mesrûr olacak bir bayram günüdür’ (12) buyurmuşlardır.
 

-”Size bir sûre haber vereyim mi ki, azameti semâ ile arz arasını doldurmuş, onu yetmişbin melek teşyî’ etmiştir? O sûre Kehf süresidir. Kim cum’a günü bu sûreyi okursa Allah onu öteki cum’aya kadar bu sûre ile mağfiret eder, sonunda üç gün de ziyâdesi vardır. Ve semâya ulaşan bir nûr verilir ve Deccal’in fitnesinden muhafaza edilir. Yatacağı vakit bu sûrenin sonundan beş âyet okuyan hıfz olunur ve gecenin istediği vaktinde kaldırılır.” (13)

“Ey Rabbim! Perşembe günü ümmetimin erkenden yaptığı işleri bereketli kıl.” (14)

Hadîsin şerhinde deniliyor ki, bugünün evvelinde bir ihtiyacını tedarik etmek, nikâh akdetmek ve bunun gibi mühim işler sünnettir.

“Cum’a gününde; Yani perşembeyi cumaya bağlayan gece iki rek’at namaz kılıp Fâtiha’dan sonra onbir defa Zilzâl Sûresini okuyan kimseyi Allah Teâlâ kabir azâbından ve kıyâmet korkularından emin kılar. ” (15)

“Şu duâ ile cum’a günü herhangi bir saatte dua edilirse sâhibine muhakkak icâbet olunur.” (16)

“Cum’a gününde bir saat vardır, mü’min bir kul namazda duâ ederken Allah ‘dan bir şey ister ve o saate denk gelirse Allah muhakkak ona icâbet eder. Ashab-ı kirâm: ‘Bu saat hangi saatdir yâ Resûlellah” dediklerinde: “İkindi namazı ile güneş batması arasındaki vakittir.” buyurdular.

“Cum’a namazından sonra daha oturduğu yerden kalkmadan yüz defa

diyen kimsenin yüzbin günâhını, ana ve babasının da yirmidörtbin günâhını Allah mağfiret eder.” (17)


(11) bk. el-Ezkâr, 80; Buharî, Deavât, 61.
(12) el-Câmi’u's-Sağîr.
(13) bk. Tuhfetü’z-zâkirîn, 269
(14) Tirmizî, Ticâret, 41.
(15) Râmûzü’l-ehâdîs, 427 (Deylemî’den)
(16) el-Cami’u's-Sağîr.
(17) Buharî, Deavât, 61.

Sabah Namazından Sonra Okunacak Dua Ayetleri

13 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Sabah Namazından Sonra Okunacak Duâ Ayetleri

 

“Kim sabahleyin üç def’a

diyerek Sûre-i Haşr’ın sonundan üç âyet okursa Allah Teâlâ onun için yetmiş bin melek vazifelendirir, akşama kadar ona duâ ederler, o gün ölürse şehîd olarak ölür, akşamleyin bunu yapan da aynı derecededir.” (12)
“Sabaha çıkınca bin def’a: diyen kimse nefsini Allah’dan satın almıştır.” (13)

Sabah namazını kıldıktan sonra kalkarken yedi defa:

“Allah’a sarılmaktan başka kuvvet yoktur ne bir hîle yapmak ne hîleye uğramış olmak fâide vermez. Ne Al-lah’dan kurtulacak yer ne de O’ndan sığınacak yer vardır. Kurtuluş ve sığınış ancak O’na dayanıp iltica etmektedir” derse yetmiş türlü belâ ondan def olur.” (14)
 
 


(12) Tirmizî’den Tuhfetû’z-Zâkirîn, 77.
(13) bk. Buharî, Tevhîd, 58.
(14) Râmûzû’l-ehadîs.

ALLAHIN SIFATLARI ?

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Allah’in ezeli ve zatiyla kaim sifatlari vardir. Bu sifatlar zatinin ayni olmadigi gibi, zatindan gayri da degildirler. Islama göre bu sifatlara sahip ikinci bir varlik mevcut degildir.

Allahin zati sifatlari sunlardir:

Vucüd, Kidem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün lil Havadis, Kiyam Binefsihi.

1- Vücud
Allah’in var olmasi demektir. O, ezeli ve ebedi olarak vardir. Yok olmasi asla düsünülemez.

2- Kidem
Allah’in varliginin bir baslangici yoktur. Yani o sonradan var edilmis degildir.

3- Beka
Allah’in varliginin bir sonu yoktur. Her varligin bir sonu vardir, ancak AIlah’in varligi sona ermez.

4- Vahdaniyet
Allah birdir. Her yönüyle benzersizdir. Esi ve ortagi, yahut bir benzeri yoktur. Onun zati sifatlari bir baskasi için sifat olamaz.

5- Muhalefetün lil Havadis
Allah, sonradan yaratiklarinin hiç birine benzemez. Her sey sonradan yaratilmistir. Yani hadis’tir. Allah ise ezeli ve ebedidir.

6- Kiyam Binefsihi
Allahu tealanin varligi kendindendir. Var olmak için baska bir varliga ihtiyaci yoktur. Bütün varliklar ona muhtaç, O hiç bir seye muhtaç degildir.
 

Allahin subuti sifaflari sunlardir:

Hayat, ilim, kudret, Basar, Semi, Irade, Kelam, Tekvin.

1- Hayat
Allah diridir. Hayat sahibidir. Diger canlilara hayat veren de O’dur.

2- Ilim
Allah her seyi bilir. Hiç bir sey ilminin disinda degildir. O, olmusu bildigi gibi olacagi da bilir. Bilgisinde artma, eksilme ve degisme olmaz. Sinirsiz ilim sahibidir.

3- Kudret
Allah’in her seye gücü yeter. Ondan daha kudretli hiç bir varlik yoktur. Istedigi her ,seyi yapar.

4- Basar
Allah görür. Görmek için göze ve isiga ihtiyaci yoktur. Gecede, gündüzde her yerde ve her zaman, her seyi görür.

5- Semi‘
Allah isitir. Isitmek için kulaga ve sese ihtiyaci yoktur. Gizli ve açik her seyi, her yer ve her zamanda isitir.

6- Irade
Allah külli irade sahibidir. Istedigini yapar. Bir seyin olmasini isterse ona ol der. O da derhal oluverir. Hiç bir kimse Allah’in diledigi seyin önüne geçemez.

7- Kelam
Alah konusur. Konusmak için sese ve agiza ihtiyaci yoktur. Kur’an, Tevrat, Incil, Zebur ve diger suhuflar Allah’in kelamidirlar.

8- Tekvin
Allah yaraticidir, var edicidir. O’ndan baska hiç bir kimse hiç bir seyi yaratmaya güç yetiremez

İnsanın Apaçık Düşmanı

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

İnsanın Apaçık Düşmanı

ŞEYTAN !

Gerçek su ki, seytan sizin düsmaninizdir, öyleyse siz de onu düsman edinin. O, kendi grubunu, ancak çilginca yanan atesin halkindan olmaya çagirir.

(Fatir Suresi, 6)

İnsanın En Büyük Düşmanı

Her kim olursaniz olun sizin sonsuz bir azap çekmenizi isteyen, bütün varligini buna adamis son derece tehlikeli bir düsmaniniz var. Ismi, Seytan. Bir baska deyisle, Allah tarafindan lanetlenmis ve O’nun huzurundan kovulmus olan Iblis ve onun takipçileri.
O en büyük düsmaniniz. Bir efsane ya da bir masal degil, gerçegin ta kendisi. Insanlik tarihinin her asamasinda var oldu. Yasamis ve ölmüs milyarlarca insani atesin içine çekti ve halen çekiyor. Hiçbir zaman ayirim yapmaz. Genç, yasli, kadin, erkek, devlet baskani veya dilenci farketmez. Her insan bu düsmanin hedefidir.

Bu yaziyi okurken de sizi gözlüyor ve planlar yapiyor. Tek arzusu var; kendisiyle beraber olabildigi kadar çok insani —siz de dahil— cehenneme sürüklemek.
Zafer kazanmasi için insanlarin kendisine tapinmasi veya çok uç sapkinliklar yapmalari gerekmiyor. Insanlardan mutlaka Allah’i inkar etmelerini de istemiyor. Zaten Allah’i kendisi inkar etmiyor ki, insanlardan özellikle bunu istesin. Onun tek istegi düsmanlarini Allah’in dininden ve Kuran’dan uzak tutmak, halis olarak Allah’a ibadet etmelerini engellemek, bunun sonucunda sonsuz azap çekmelerini saglamak. Hatta kimi zaman dindarlik maskesi altinda, Allah’in adini kullanarak insanlari gerçek dinden uzaklastirip, saptiriyor. Bu da insanlari kendisiyle beraber cehennem çukurunun içine çekmek için yeterli. Hangi vesileyle olursa olsun, onu takip edenlerin sonu hiç degismiyor:

Ona yazilmistir: “Kim onu veli edinirse, süphesiz o (seytan) onu sasirtip-saptirir ve onu çilgin atesin azabina yöneltir.” (Hac Suresi, 4)

Şeytan Nedir ?

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

Kötü ruhun, kötü birinin, kötülüge tesvik edenin, kötülügün temsilcisinin, karanlik ve delàletin önderinin,
Allah’in ve O’nu seven, O’na kullukta bulunan herkesin büyük düsmaninin müsahhaslastirilmis sekli veya kötülügün sembolü olmus varlik.

    Seytan (Satan) Ibranice asilli bir kelime olup, rakip, muhalif gibi anlamlara gelir.
Hz. Adem (a.s.) topraktan yaratilan ve ilim ile nimetlenen, akil günesi ile aydinlanan Adem (a.s.)’in  her vechile
üstünlügü meydana çikmisti. Güzel melekler artik o pàyenin Adem (a.s.)’a verilmesindeki hikmeti anlamis bulunuyorlardi. Güzel ve masum melekler Hz. Adem’e hürmetlerin en güzelini gösteriyorlardi. Fakat Iblis Hz. Adem’i kiskandi. Birden kibir ve gurur ile doluvermisti. Bu gurur onun felaketi olacakti.

    Hz. Adem’e ilk secde eden Cebràil’dir. Pesinden Mikàil, sonra Israfil ve daha sonra da Azràil… 
Ve en sonra  mukarrebin denilen yakinlik melekleri.

    Hz. Adem (a.s.)’e edilen secde kulluk secdesi degil, tàzim secdesidir. Ve Adem’in kadrini sànini ilàndir.
Ve meleklerin emri  ilàhiye ne kadar muti olduklarinin delilidir.

     Hz. Adem (a.s.)’a secdeyi kabul etmedigi andan itibaren, “hayirdan ümidini kesmis, pismanlik ve üzüntü duyan” anlaminda Iblis; secde etmeyis sebebi olarak da “beni dumansiz atesten, onu ise çamurdan yarattin” diyerek hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdigi ve Adem’i Cennet’ten çikarmaya çalistigi andan itibaren de Seytan adini almistir.

     SEYTAN Arapça  “setane”  kökünden rahmetten uzaklasti, Hak’dan  uzak  oldu; “Sata”   kökünden  ise, öfkeden tutustu, helak olacak hale geldi gibi manalara gelip insanlardan,  cinlerlerden ve  hayvanlardan isyan eden ve zarar veren her seyin adi olmustur. Haset, öfke gibi  insana mahsus olan  her kötü huy ve davranis da seytan diye isimlendirilmistir.
Seriat örfünde ise, Yüce Allah’in Adem’e secde emrine karsi gelip isyan ettigi için ilàhi rahmetten kovulan ve insanlarin amansiz düsmani olan, cin taifesinin inkarci kesiminden gizli bir varliktir. (el-Kehf, 18/50)

     Diger  isimleri  ise Gaur, Vesvs, Hannàs,  Kàfir,  Sagir,  Marid,  Tàif,  Fàtin Mel’un, Medhur, Mekzu,  Kefr,  Hazul,  Adüvv,  Mudill,  Merid’dir.

     Yaratilisi ve Hz. Adem’e secde emrinden önceki durumu: Evrende Adem (a.s.)’den önce  yaratilmis melek ve cin adinda iki varlik mevcuttu  (el-Bakara, 2/31;  el Hicr, 15/26-29). 
Seytan, cin denen varlik grubuna mensup idi  (el-Kehf, 18/50). 

     Hz. Adem’e secde emrine kadar hissiyatina dokunan bir teklif yapilmamis ve imtihan  olunmamisti. Onun bu ana kadar, Allah’in emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre mi  hareket ettigi bilinmiyordu. Adem’e secde emri onun hissiyàtina ters düstü. Emri yerine  getirmekten kaçindi. Gerekçe, kendisinin atesten, Adem’in ise topraktan  yaratilmis olmasiydi. Böylece o,  itiraf ve özür dileme yerine itirazi ve hayati tercih etti. Ona göre atesten yaratilmis olmak bir  üstünlük sebebiydi. (Sàd, 38/71-58)

    Böylece o, atesin topraktan üstünlügü gibi iki madde arasinda, aslinda olmayan bir farklilik 
görmüstü. Her iki madde yaraticisinin da Allah oldugunu itiraf etmesine ragmen Adem’in yeryüzünde Allah’in halifesi olmasi, Allah’tan bir ruh tasimasi gibi asil üstünlükleri bilmezden gelmisti (el-Hicr, 15/29; Sàd, 38/72).

     Bu anlayis Seytan’a, Allah’in huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kiyamete  kadar
O’nun lànetini hak etme disinda hiç bir sey kazandirmadi. Çünkü o dar görüslüydü, maddenin ötesini görememisti. 
Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla seytanca bir yanilgiya düsmüstü.

     His ve duygulariyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanilgisini Allah’in emrine tercih etmekle insanin üstünlügü gerçegini kabul etmemisti. Çünkü bu secde emri yalniz Adem’in sahsina degil, zürriyeti de dahil, insan nev’ine verilen bir seref  ve imtiyazdi.

     Seytan’in bu itirazi, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkàra götüren bir isyana dönüstü. Çünkü o, 
neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayisina sahipti. 

     Nihayet Allah’tan su hitap geldi: In oradan!  Orada büyüklenmek sana düsmez, defol!… 
Sen alçagin birisin! Defol oradan. Sen artik kovulmus birisin. Dogrusu hesap gününe kadar lànet sanadir. 
(el-A’raf, 7/13; el-Hicr, 15/34-35; Sàd, 38/77-78)

Böylece Hz. Adem’e karsi büyüklük taslamasi ve secde emrine isyani neticesinde ilàhi rahmetten  ebediyen kovulusu “Iblis” adini almasina sebep oldu. Hz. Adem’e secde emri karsisinda isyan eden ve hakikatle ilgili bütün baglari koparilan ve melekler arasindaki yerini de kaybederek tamamen  yalniz kalan seytan bu defa intikam pesine düstü. Bir baska deyisle seytanca tutum içerisine girdi. Hedefi insandi. Çünkü insan yüzünden ilàhi rahmetten uzaklastirilmisti. Amacina ulasabilmek  için de Allah’tan kiyamete kadar mühlet istedi.

***
–Hay aksi seytan !…
   Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu duyunca söyle buyurdu:
Öyle deme.Öyle deyince seytani büyütmüs olursun.O kadar ki bir evi doldurmus olur.
   Söyle de: “Bismillah” O zaman seytan bir sinek kadar küçülür
.
“ 

MÜHLET  VERILISI

 Hz. Adem (a.s.)’a secde emri karsisinda büyüklük taslamasi sonucu ilàhi rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalniz 
kalan seytan, hayatindan da endise etmeye basladi. “-Insanlarin tekrar dirilecekleri  güne kadar, 
bana mühlet ver” diye Allah’a yalvardi    (el-A’raf, 7/14).
Insanlarin tekrar dirilecekleri günden maksat ise sur’a ikinci üfürülüs zamanidir. (ez-Zümer, 39/68; el-Mutaffin, 83/6)

    Bu sekilde mühlet istemekle tekrar dirilmeden sonra artik ölümün olmayacagini biliyor ve böylece ölümden kurtulacagini saniyordu. Onun bu ölümsüzlük istegi, “   …belirli bir zamana kadar” 
(el-Hicr, 15/38) kaydiyla, “Sen mühlet veri-lenlerden sin!.”  (el-A’raf, 7/15) seklinde cevaplandirildi. Belirli bir zamandan maksat ise, sur’a birinci üflenis zamanidir (en-Neml, 27/87). Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayati ölüme tercih etti. Onun için esas düsüs de bu oldu.

GÖREVI

 Belirli bir zamana kadar mühlet verilen seytan, hatasini anlayip tövbe ederek suçunu affettirme  yoluna gitmedi. 
Bilakis daha da azginlasti.
     Kendisine, kiyamete kadar mesgul olabilecegi bir hedef seçti. Bu hedef, Ilàhi rahmetten uzaklastirilmasina sebep olan insandi. Gönlünü intikam duygulari bürümüstü. 

Cüretkàr bir edà ile bu duygularini Yüce Allah’a söyle açikladi: 
     “-Beni  azdirdigin için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel  gösterecegim.”  (el-Hicr, 15/39)

    Görüldügü gibi, Yüce Allah isyanindan dolayi seytani hemen huzurundan kovmamis, önce ona konusma firsati vermis, hatasini anlayip tövbe etme imkàni tanimis fakat o, inat ve küfründe israr edince, bulundugu makamdan indirmis ve tasarladigi plànlarini söylece sinirlayivermistir: 
     “Halis kullarim üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapiklar bunun disindadir” (el-Hicr, 15/42). 
    -Yerilmis ve kogulmus olarak defol. Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa; sizin hepinizi  Cehennem’e dolduracagim.”  (el-A’raf, 7/18)

HAVVA’NIN  YARATILISINDAN  SONRA

 Bilindigi gibi ilk insan olarak yaratilan Hz. Adem erkekti; 
Adn Cenneti’nde ikamet  ediyordu. Burasi Adem’in ilk vücut Nimetine mazhar oldugu hilkat bahçesiydi. Kendi cinsinden ve nefsinden esi de yaratildi.  (er-Rum, 30/21) 

    Esinin adi Havva  idi. Artik evrende iki insan vardi: Adem ve Havva. Böylece insanin Cennet hayati baslamisti, devam ediyordu. Öte yanda, Adem’i kendi felaketine sebep bilen seytan, ondan öç almayi  planliyordu. Bunun üzerine Adem ve esini Allah söyle uyardi:  “Ey Adem!  Esin ve sen Cennette kal, orada olandan istediginiz yerde bol bol yiyin, yalniz su agaca yaklasmayin; yoksa zalimlerden olursunuz. ..”   (el-Bakara, 2/35, Tàhà, 20/117-119)

    Simdi imtihan edilme sirasi Adem’e gelmisti. Aslinda Adem’e ve esine yaklasmamasi tavsiye edilen  agaç, ayni zamanda bir imtihan sahasiydi. Onun meyvasindan yemek ise, yasak bir fiilin islenmesi,  sorumluluk sahasinin disina çikilmasi ve Allah’in  koydugu bir yasagin çignemesi demekti.

    Nihayet “seytan” oradan ikisinin de ayagini kaydirtti…” ve onlarin yanilmalarini sagladi  (el-Bakara, 2/36). Adem ve esi, melek olma veya Cennet’te ebedi  kalma ihtimallerini duyunca, seytanin kendile- rine düsman oldugunu unuttular. “Agaca yaklasmayin” emrine sabirsizlik edip ondan yediler (Tàhà, 20/115). Agaçtan meyve tadinca ayip yerleri kendilerine açiliverdi. (Tahà, 20/121)
Allah  Adem’e  görevini  hatirlatarak “Ben sizi o Agaçtan men etmemis  miydim?   Seytanin size apaçik bir  düsman oldugunu söylememis miydim?” diye seslendi (el-A’raf, 7/22).

    Nimetin devamliligi ve Cennet’te ebedi kalma arzusu onlarin bu duruma düsmesine ve seytana uymalarina sebep olmustu. Fakat hatalarini çok çabuk anladilar, meleklerin yolunu seçerek derhal tövbe ettiler (el-A’raf, 7/23). Allah da tövbelerini kabul etti (el-Bakara, 2/37 Tàhà, 20/122). 

     Fakat cennette daha fazla kalmalarina müsaade etmedi ve su emri verdi: 
Birbirinize düsman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerlesip geçineceksiniz. Orada yasar,  orada ölür ve oradan dirilip çikarilirsiniz” (el-A’raf, 7/24-25).

    “Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helàl seylerden yiyin, seytana ayak uydurmayin, zira o sizin için apaçik bir düsmandir. Muhakkak size kötülügü, hayasizligi, Allah’a karsi da bilmediginiz seyi söylemenizi emreder”(el-Bakara, 2/168-169).

    Seytanin kendilerine te’sir edemeyecegi kimseler de ayetlerde su sekilde belirtilmistir: “Seytan seni  dürtecek olursa Allah’a sigin, dogrusu O isitir ve bilir. Allah’a karsi gelmekten sakinanlar, seytan  tarafindan bir vesveseye ugrayinca, Allah’i anarlar ve hemen gerçegi görürler” (el-A’raf, 7/200-201).

    “Kur’àn okuyacagin zaman, kovulmus seytandan Allah’a  sigin. Dogrusu seytanin, inananlar ve yalniz Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak kosanlar üzerindedir.” (en-Nahl,16/98-100)

    Allah’in hàlis kullarina tesir edemeyecegini, seytan, bizzat kendisi de itiraf etmistir. 
(el-Hicr, 15/28-43; el-Isra, 17/61) 

HER  INSANA  BIR  SEYTAN  VERILISI

 Yüce Allah insani, yol gösteren bir melekle destekledigi gibi, onun yanina, kendisine vesvese veren,  kötülügü süslü gösteren, münkere tesvik eden ve fitneye çagiran birde seytan vermistir.

    Bu  konuda Peygamberlerle diger insanlar arasinda hiç bir ayirim yapilmamistir. 
Söyle ki: Böylece biz her Peygambere insan ve cin seytanlarini düsman yaptik.

    Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldizli (içi bozuk disi süslü ve aldatici) sözLer söylerler” (el-En’àm, 6/11/2-113). 
Yani vahyeder gibi seri bir ima ve isaretlerle öyle süslü, yaldizli sözler telkin ederler ki bunlarin sade disindaki süsüne bakanlar aldanir ve onlarin seytanliklarina meftun olurlar.

    Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanin yaninda bir seytan vardir” buyurmus, “seninle de  mi ey Allah’in Elçisi?” diye soruldugunda, “Evet, fakat Rabbim ona karsi bana yardim etti de, o da bana teslim oldu” demistir. (Müslim)
 

Ey insan ogullari, 
ben size, seytana tapmayin, o sizin için apaçik bir düsmandir, diye bildirmedim mi ? (Yâsin, 36/60)

İNSANI  SEYTANA  TUTSAK  EDEN  NEFSI  HASTALIKLAR

Zayiflik, ümitsizlik, emelsizlik, simariklik, asiri sevinç, kendini begenmislik, yersiz övünme, zülüm,  azginlik, inkàr, nankörlük,  acelecilik, basibosluk, serserilik, cimrilik, aç gözlük, hirs, münakasa, gösteris, süphe, kararsizlik, cehalet, gaflet, düsmanlikta katilik, aldatma, yalan, iddià, sabirsizlik, sikàyet ve yakinma, infak etmeme, isyankàrlik, inatçilik, tahakküm, haddi asma, mala düskünlük ve dünyaya dört elle sarilma.

    Bu Nefsi hastaliklardan kurtulup mutmain olunca içini Allah’in zikri, seytandan sakinma, güç ve gayretin Allah ile mümkün oldugunu itiraf etme, gökleri ve yeri ayakta tutan ve yok olmaktan koruyan Allah’a yönelme gibi, insanin maneviyatini güçlendiren ve ruhi kalitesini yükselten faziletlerle dolar. 
Bu durumda yükselen insandan seytan artik çekinmeye baslar ve onunla karsilastigi yolunu degistirir.

    Nitekim Hz. Ömer bunun en güzel örnegidir. Hz. Peygamber ona hitaben söyle demistir: 
“Ey Hattâboglu Ömer, seytan aslâ seninle karsilasamaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan baska bir yola yönelir gider

Mümin – Münafık …

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

MÜMİN

Kelime manası itibariyle mümin, inanan demektir. Islam akaidine göre mümin Allah’a, meleklere, kitaplara, Peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere inanan, bu inancında hiç bir şüphe taşımayan, üstelik kalbi bir şüphe taşımadan inandığı bu hususları diliyle de açığa vuran kimsedir. Bu kimseler Allah’ın rahmetine ve cennetine kavuşacaklardır. Bir kimsenin gerçek bir mümin olduğunu ise en iyi Allah bilir. Mümin, son nefeste imansız gitmemek için Rabbine yalvarıp durur, inancının gereklerini yerine getirmeye çalışır. Yeryüzünü islah eden, yeryüzünde huzurun doğmasını sağlayan ve insanlığın kurtuluşu için çalışanlar mümin kimselerdir. Onlar kelime-i şehadeti yahut Kelime-i Tevhidi gönülden tasdik ederek, bunu aleme ilan ederler. Bir kimse kalbiyle tasdik ve kabul ettiği şeyleri diliyle söyleyemiyorsa, Allah katında yine mümin sayılır. Ancak biz onda iman alametlerini duymuyor ve görmüyorsak kendisine müminler gibi muamele edemeyiz.  

MÜNAFIK

İman esaslarını kalbiyle kabul ve tasdik etmediği, Allah’a ve Resulune inanmadığı halde, inandığını söyleyen, yani içi başka dışı başka olan iki yüzlü kimselere münafık adı verilir. İnsanların en kötüsü onlardır. Cehennemde de en büyük azabı onlar tadacaklardır. Müminler onların dış görünüşlerine bakarak kendilerine müslüman muamelesi yaparlar. Ancak bunların fitne ve fesadına karşı da uyanık bulunmaya çalışırlar. Peygamberimiz zamanında da münafıklar vardı. Kıyamete kadar da içimizde münafıklar bulunacakdır. Sevgili Peygamberimiz bizi münafiklara karşı uyarmış, onların alametlerinden bazılarını bildirmiştir. Bir hadis-i şerifte: “Münafıkın üç alameti vardır 1- Konuştuğu zaman yalan söyler, 2- Vadettiğinde sözünde durmaz, 3- Kendisine emanet edilen şeye hiyanet eder, buyurulmuştur.
 

 KAFİR

Iman esaslarını kalbiyle kabul ve tasdik etmediği gibi, bu inkarını diliyle de açığa vuran, Allah’a ve Peygamberine inanmadığını ilan eden kimselere kafir denilir. Kafir inkar eden, küfreden manasına gelir. Kafirler Allah’ın azabına uğrayacak ve kendilerine verilen akıl nimeti sayesinde mümin olmadıkları için cehenneme atılacaklardır. Kafirler cehennemde ebedi olarak kalacaklardır.
 

MÜŞRİK

Müşrik, kelime olarak şirk koşan, yani Allah‘ın bir eşi, benzeri yahut ortağı olduğunu söyleyen kimse demektir. Yüce Allah’ın asla bağışlamayacağı günahların başında şirk gelir. Müşrik olarak ölenler ebediyyen cehennemde kalacaklardir. Kelimeler arasındaki küçük farklara rağmen küfür ve şirk aynı şeydir.

ESMAÜ”L HÜSNA

03 Ağustos 2010 Yazan  
Kategori Dini BilgiLer

ESMAÜ”L HÜSNA

Cenâb-ı Allah’ın güzel isimleri.

Yasadığımız dünya, felekler, yıldızlar, ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir ahenk içindedirler. Bu, Allah’ın Rab sıfatının bir tecellisidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup, varlıkları bir ahenk içinde yaşatma da Rab sıfatının gereğidir.

Doğmamız, büyümemiz, ölmemiz, insanlardâki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi, bütün iş ve hareketler, olma ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce yoktur.

Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerek hâdis-i şeriflerde gecen birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:

a) Hak Teâlâ’nın zatına mahsus bir özel isim olan “Allah” lâfz-ı şerifi Ondan başka bir varlık hakkında kullanılmamıştır. Kullanılması caiz değildir. Bu ismin tesniyesi (ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.

b) Allahu Teâlâ’nın ikinci gruba giren isimleri, sıfatlarından alınan isimlerdir. Ayet ve hadislerde Cenâb-ı Hakk’ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O’nun sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahman, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir başka dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Müminin Allah hakkındaki inancı, O’nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği, yüce sıfatlarla sıfatlandığıdır. Allah kendisini Esmâü’l-Hüsnâ en güzel isimler ile isimlendirmiştir (el-A ‘râf, 7/180; el-İsrâ, 17/1 10; Tâhâ, 20/7; el-Haşr, 59/24). Doksan dokuz adet olan bu isimlerin basında “Allah gelir. Diğer isimlerin hiçbiri anlam ve içerik itibarıyla “Allah” isminin yerini alamaz. Bu nedenle, İslâm’a girecek kişi, “Lâ ilâhe İllâllah” der; “Lâ ilâhe illarahman” demez. Namaza başlarken, “Allahü Ekber”der; “Rahman Ekber” diyemez. Allahu Teâlâ’nın bütün isimleri güzeldir. Kur’an-ı Kerîm’de, “Allah’ın güzel isimleri vardır. O halde Allah’a o güzel isimlerle dua edin” (el-A’râf, 7/180);

“De ki: “İster Allah deyip dua edin, ister Rahman deyip dua edin; hangisi ile dua ederseniz edin, onun güzel isimleri vardır ” (el-İsrâ, 1 7/110) buyurulmuştur

Peygamber efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. O isimleri kim ezberlerse (sayar, manasını anlar ve şuûruna ererse) cennete gider. şüphesiz, Allah tektir ve tek olmayı sever” (Buhârî, Daavât, 68). Allahu Teâlâ’nın isimleri doksandokuz isimden ibaret değildir. O’nun ayet ve hadislerde gecen başka isimleri de vardır. Yalnız Tirmizî ve İbn Mâce’de geçen bir hadiste bu doksandokuz isim teker teker sayılmıştır. Bu isimler şunlardır:

 

2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi, yüce Allah’ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi’dir. Allah’ın her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O’nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kainatta ne varlıktan, ne de tekâmül’den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemâlimiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah’ın Rab sıfatının yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah’ın sıfatlarının belirtisi vardır.

3) RAHMAN: Allah’ın pek merhametli, çok rahmet sahibi olması anlamlarına gelen bir sıfat ismidir. Sıfat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah’tan başkasına verilmesi uygun görülmez. “Çok rahmet sahibi, gayet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan” diye tefsir edilip açıklanabilirse de, yalnız yüce Allah’ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam anlamıyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karşılığı olan bir kelime yoktur. “Esirgeyici” olarak tercüme edilmesi de doğru değildir. Dolayısıyla bu anlam Rahman isminin tercümesi olamaz. “Acıyan” diye tercüme edilmesi de onun tam anlamını vermekten uzaktır. Çünkü kuru bir acıma merhamet değildir. Bilindiği gibi, merhamet acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcüğünden anladığımız anlamı, diğerlerinden anlayamayız. Rahman, “pek merhametli” şeklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah’ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret değildir. O’nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde “Rahman” ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karşılaştığımız ve içinde bulunduğumuz nimetler, aslında bize Rahman’ın en güzel açıklamasıdır.

4) RAHÎM: “Çok merhamet edici’ anlamında bir isimdir. Allah’ın sıfat ismi olmayıp, Allah’tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sıfat “Rahmet” mastarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifade ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Rahman ve Rahîm arasındaki bu farklar şöylece belirtmek mümkündür:

a) Rahman sıfatı; daha ziyâde ezelle; Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah’ın hakkında “Dünyanın Rahman’l ahiretin Rahîm’i” ifadelerinin kullanıldığını görüyoruz. Rahman sıfatı bütün insanları; Rahîm sıfatı ise yalnız müminleri kapsar.

b) Rahman sıfatı; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelirken; Rahîm sıfatı Allah’ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelmektedir.

c) Rahman sıfatı; ümitsizliğe, karamsarlığa imkan bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifade eder. Rahîm sıfatı ise, yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifade etmektedir. Bu nedenle Rahman sıfatının ifade ettiği mânâda mü’min ve kâfir eşit tutulup ayırım yapılmamış; Rahîm sıfatının belirttiği manada ise, mü’min ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır.

5) el-MELİK: Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegane hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan tek yaratık Allah’tır..

6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve acizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlamında. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayıtlarına sığmayan, hakkında hiçbir eksiklik düşünülemeyen en mukaddes olan en yüce varlıktır (el-Haşr, 59/23; el-Cum’a, 62/1).

7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminliğin, salimliğin aslı olup, ayıptan kusurdan ve her çeşit eksikliklerden uzak olan yüce yaratıcı anlamındadır. Allah, yok olmaktan ve hatıra gelen her türlü eksikliklerden uzaktır. Buna göre dünyadan ve ahiretten emin olmak isteyenleri ve kurtuluşa ermek dileğinde bulunanları, kurtuluşa erdirecek olan da yalnız Allah’tır (el-Haşr, 59/23).

8) el-MÜMİN: Allah’ın iman ve güven veren her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran anlamında bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakımdan her türlü korkudan emin olmak için Allah’a iltica edilmeli, O’na sığınılmalıdır.

9) el-MÜHEYMİN: Allah’ın görüp gözeten, her şeye şahit olan, her şeyi koruması altına alan, onları muhâfaza edip saklayan olduğu anlamına gelir.

10) el-AZİZ: Allah’ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olduğu manasına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah’tır.

11) el-CEBBAR: Allah’ın, yarattığı tüm varlıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, her konuda çok güçlü ve kudretli olduğu anlamındadır. Ayrıca Allah’ın yarattıklarının tümünü kendi iradesine mecbur eden, dilediğini de zorla yaptırmaya gücü yeten, kesin hükmüne karşı gelinemeyen yaratıcı olduğu anlamına da gelir. Yüce Allah’ın “Cebbâr” sıfatı sebebiyle insanların, işlerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadığı sanılmamalıdır. Çünkü Allah, bildirdiği emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda insanları kendi iradelerinde serbest bırakmıştır. Şüphesiz insanların, Allah tarafından akıllı ve iradeli yaratılmalarının bir anlamı vardır. Allah, insanı O’nun hükümlerini tanıyıp bilmesi için akıllı, kendi irade ve istekleri ile O’nun emrine uymaları ve gösterdiği bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmıştır.

Ancak Allah’ın, insanlara işlerinde serbestlik tanımış olması, onların bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Örneğin Allah’ın emirlerini dinlemeyip O’na karşı gelen asiler, günahkârlar cezaya yanaşmak istemeseler de vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olacaklardır. Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti altına girmeyen hiçbir varlık düşünülemez. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir” (Âlu İmrân, 3/83).

12) el-MÜTEKEBBİR: Allah’ın her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratıcı olduğu anlamındadır. Büyüklük O’nun hakkıdır. Yaratılmışların hiçbirinin böyle bir hakkı yoktur. Allah, zatında sıfatlarında ve işlerinde, mutlak manada büyüklüğün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah’ın sonsuz kudreti ve büyüklüğü karşısında ne kadar küçüldükleri imkân imkânsız olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasına kapılanların yok olmalarına, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratık, bir mikrop bile yetmiştir. Bu gerçek karşısında insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?..

13) el-HÂLİK: Allah’ın yaratıcı olduğunu belirten bir sıfattır. Yaratmak ise bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu manada Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Herşeyi yaratan O’dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değildir; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O’nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır.

14) el-BÂRÎ: Allah’ın, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizâm üzere yaratması, olgunlaştırarak birbirinden farklı niteliklerde meydana getirmesi mânâsındadır. Şüphesiz varlıkları seçip, düzenleyip olgunlaştırarak her birini ayrı bir özellikte yaratan Allah’tır.

15) el-MUSAVVİR: Allah’ın yaratmış olduğu varlıkların şekil ve durumlarını takdir edip, dilediği şekilde meydana getirmesi, şekillendirmesi anlamına gelir.

16) el-GAFFÂR: Kullarının günâhlarını affeden ve çok bağışlayan yüce varlık anlamına gelir. Günâh işlemek insanların özelliği olduğu gibi, onların günâhlarını örtmek ve bağışlamak da yüce Allah’ın ayrılmaz sıfatlarındandır.

17) el-KAHHÂR: Allah’ın ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlık olduğu manasına gelir. Sonsuz kudretinin karşısında hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O’nun karşısına çıkma cüretini gösterenlere de lâyık oldukları cezaları tam olarak verecektir. Allah’ın kayıtsız üstünlüğüne sınır koyacak hiçbir varlık yoktur.

18) el-VEHHÂB: Allah’ın çok hibe eden, çok fazla bağışlayan olduğu anlamına gelir. Hak sahibi olmadıkları halde yarattıklarına çok çok verendir.

19) er-REZZÂK: Allah’ın bütün yaratıkların rızıklarını veren olduğunu ifade eder. Her canlı için gerekli gıdayı bahşedip yaratan ve bol bol veren Allah’tır.

20) el-FETTAH: Kulların, her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan ve kolaylaştıran manasına gelir. Faydalı ilimlere karşı insanların kalbini açarak, onların islerini kolaylaştıran, bütün zorluklarını ortadan kaldıran yüce Allah’tır. Her işinde üstün gelen O’dur.

21) el-ÂLİM: Allah’ın, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen tek yaratıcı olduğu manasını ifade eder.

22) el-KÂBIZ: Allah’ın, her şeyi sonsuz kudreti altına alan, bu kudretiyle kuşatıp kavrayan, her şeyi emri altına alıp tutan en yüce varlık oldu

Bu anlamına gelir.

23) el-BÂSIT: Allah’ın, her hayrı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan yüce yaratıcı olduğunu ifade eder. Allah, insanlara rızık, neşe, rahatlık ve bolluk vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.

24) el-HÂFID: Allah’ın, emirlerini dinlemeyen, başkalarını beğenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanımaz zorbaları rezil, perişan eden anlamına gelen bir ismidir.

25) er-RÂFİ: Kaldıran, yükselten ve yüksek olan anlamlarına gelir. Gönülleri iman ve irfan ışığıyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah’tır. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O’dur.

26) el-MU’İZZ: İzzet ve ikrâm edici, şeref sahibi anlamına gelir. Yalancılığa, samimiyetsizliğe itibar etmez.

27) el-MÜZİLL: Yüce Allah’ın, lâyık olanları zillete düşüren, zelil kılan, onları hor ve hakir eden anlamına gelen bir sıfat isimdir.

28) es-SEMI’: İşiten, işitme kuvve tine sahip olan ve işitme gücünü verendir. O, hiçbir şartla ve kayda bağlı olmaksızın işitir.

29) el-BASÎR: Herşeyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratıklarına da görme duyusunu veren anlamını taşır.

30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varlıklar hakkında hükmünü tamamen icra eden anlamına gelir.

31) el-ADL: Allah’ın herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme razı olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamına gelen sıfatının ismidir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır (el-A ‘raf, 7/85; Yûnus, 10/109; Yûsuf, 12/80).

32) el-LATÎF: En ince işlerin bile bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır (el-En’âm, 6/103).

33) el-HABÎR: Herşeyden haberdar olan, her şeyin iç yüzünden ve gizli tarafından her yönüyle haber sahibi bulunan, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.

34) el-HALİM: Acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.

35) el-AZİM: Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O’ndadır.

36) el-GAFÛR: Mağfiret eden, yargılayan, suçları bağışlayan, affeden, insanların beğenilmeyen taraflarını gizleyendir.

37) eş-ŞEKÛR: Çok şükre lâyık olan, kendi rızası için şükredilen, şükür olarak yapılan iyi işlerin daha fazlasıyla karşılığını veren, insanlara nimetlerini artırarak şükür muamelesi yapandır.

38) el-ALİYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Herşey O’nun hükmü ve emri altındâdır.

39) el-KEBİR: Büyük, yüce anlamında olup, Allah’ın kâinatı ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her şeyi hükmü altına alan sıfatının ismidir.

40) el-HAFIZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan, yapılan işleri bütün ayrıntılarıyla saklayıp, her şeyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandır.

41) el-MUKÎT: Rızıkları yaratıcıdır.

42) el-HASÎB: Herkesin yaptıklarını takdir eden, yapılanları bütün ayrıntılarıyla bilip her insanı hesaba çekerek yaptığının karşılığını verendir (el-Ahzâb, 33/39).

43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.

44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik duygusunu veren, va’dini yerine getirendir.

45) er-RAKÎB: Görüp gözeten, murâkebe eden, bütün varlıklar üzerine gözcü olup bütün işlerini kontrol altına alandır (en-Nisâ, 4/1).

46) el-MUCÎB: İcâbet eden, isteyene karşılık veren, teklifleri bilen ve O’na yalvaranların isteklerine icâbet eden ve karşılık verendir (el-Bakara, 2/186).

47) el-VASİ’: Bağışlaması bol ve rahmeti çok olandır. Yarattıklarına maddi ve manevigenişlik verendir (el-Bakara, 2/247).

48) el-HAKIM: Herşeyi inceliğiyle bilen, bu bilgisine göre emir ve yasakları vâzeden, buyrukları ve bütün işleri yerli yerinde olandır.

49) el-VEDÛD: Çok şefkatli, muhabbetli, salih kullarını çok seven ve onlarca çok sevilen, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya yegane lâyık olandır. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır (Hud, 1 1/90).

50) el-MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudretinden dolayı yüce olan ve güzel işlerinden dolayı da sevilip övülendir. Şeref, ancak kendi emir ve yasaklarına uymakla elde edilebilir (Hud, 11/73).

51) el-BAİS: Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarma göre insanlara peygamberler gönderendir.

52) eş-ŞEHÎD: Herşeye şahit olan, her şeyi hakkıyla gören, bilen ve muamelesini de buna göre yapandır.

53) el-HAKK: Varlığı hiç değişmeyen, hiç yok olmayan ve gerçek olandır (el-Hacc, 22/6).

54) el-VEKİL: Hayatını, O’na tevekkül ederek düzenleyen ve böylece O’na sığınanların işlerinde kendilerine yardım edendir; İdaresinde hiçbir kayda ve şarta bağlı olmayandır.

55) el-KAVÎ: Kudretli, güçlü ve sınırsız kuvvet sahibi olandır. Herşey O’nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür; O’na boyun eğmek zorundadır.

56) el-METİN: Metânetli, kuvveti çok şiddetli olup hiçbir iş O’na zor değildir.

57) el-VELÎ: Emir sahibi ve iyi insanların yani müminlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir.

58) el-HAMÎD: Çok övülen, övgüyle değer sıfatlarıyla hamd edilendir. Bütün varlığın diliyle övülmeye lâyık ve her an hamd edilen tek yüce varlıktır.

59) el-MUHSÎÎ: Allah, çokça veren, sonsuz düşünülse bile her şeyin sayısını her yönüyle bilendir.

60) el-MÜBDÎ: Hiç yoktan ortaya koyan, vareden, yaratandır. O’ndan başka yaratıcı yoktur.

61) el-MU’ÎD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratandır. O’ndan başka yaratıcı olamaz.

62) el-MUHYÎ: Dirilten, canlandıran ve hayat verendir. O’nun öldürdüğüne kimse hayat veremez (Fussilet, 41/39)

63) el-MÜMÎT: Öldüren, ölümü her canlıya takdir edip bunu uygulayandır.

64) el-HAYY: Diri, canlı hiç ölmeyen, hayatı ezeli ve ebedi olandır.

65) el-KAYYÛM: Baki ve ebedi olan; her şeyin O’nun kudret ve iradesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır (el-Bakara, 2/250; Âlu İmrân, 3/1).

66) el-VÂCİD: Var olan ve her şeyi vareden, icad eyleyen; varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda var edip yaratandır. O’na karşı hiçbir şey kendini gizleyemez.

67) el-VAHİD: Tek, bir olmak, Allah ikincisi olmayan tek birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı-dengi ve benzeri bulunmayandır.

68) es-SAMED: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, tüm yaratıkların ihtiyacını gideren ve her türlü istekte doğrudan kendisine başvurulandır.

69) el-KADÎR: Kudret sahibi, tükenmez kudreti olan, istediğini dilediği gibi yapmaya muktedir olandır. Her türlü güç ve kuvvet de O’ndandır (el-Bakara, 2/20).

70) el-MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten, her şeyi dilediği duruma getiren, kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf edendir.

71) el-MUKADDİM: Herşeyden önce olan, dilediğini öne alan; dilediğine maddi ve manevi nimetler verip yükselten, öne geçiren, ilerlemelerini sağlayandır.

72) el-MUAHHİR: Herşeyden sonra yine var olan; emir ve yasaklarına uymayanları zelil edip arkaya bırakan, istediğini geri koyandır. Sonunda yine sadece O var (olarak) kalacaktır.

73) el-EVVEL: Herşeyden önce, öncelerin öncesi, başlangıçların yaratıcısı ve varlığının öncesi olmayandır.

74) el-AHİR: Herşey son bulunca O, var olarak kalacaktır. Varlığının sonu yoktur.

75) ez-ZÂHİR: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden aşikâr olandır. Her yaratık yaratanının görülen bir şâhididir.

76) el-BATIN: Gizli, cisim olarak görülmeyen, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. (Hayal, duygu, akıl ve düşüncenin de görülmeyip eserle varlıklarının kesin olarak bilinmesi gibi).

77) el-VALÎ: İdare eden bu büyük kâinatı ve onda her an olup bitenleri idare edip yönetendir. İdare etme yeteneği O’nundur.

78- el-MUTE’AL: Yüksek ve yüce varlık… Bilinenlerin en üstün olanı… Akım yaratılmışlarda mümkün gördüğü her şeyden çok yüce olandır.

79) el-BİRR: İyilik ve güzellik, bağışta bulunma, kullarına yardımcı olma anlamlarında Yüce Allah’ın bir sıfat ismidir. İyiliği ve ihsânı çoktur. İyilik ve ihsan gibi hisler de sadece ondadır (et-Tûr, 52/28).

80) et-TEVVÂB: Tövbeleri çok kabul eden, tövbe kapısını açık tutarak tövbe etme imkânı verendir. Samimi olarak günahlardan dönüp tövbe edenleri bağışlayandır.

81) el-MÜNTEKİM: İntikam alan, günahkârları, adaletiyle yargılayarak lâyık oldukları cezaya çarptıran demektir.

82) el-AFÜV: Merhametli, daima affeden, günâhlardan dilediğini affedip suçları bağışlayandır.

83) er-RAÛF: Çok merhamet eden, insanları yükümlü tutmada pek müsâmahalı ve yumuşak davranandır.

84) MALİKÜ’L-MÜLK: Herşeyin tek sahibi, her ne varsa O’nundur. Herşey üzerinde mutlak tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. O h;llde Ondan başkasına kulluk edilmez.

85) ZÜLCELÂL-İ VE’L-İKRÂM: Celâl ve ululuk sahibidir. İkrâm ve ihsân edicidir. Hürmet ve saygıya yegane lâyık ve tüm büyüklüklere sahip olandır.

86) el-MUKSİT: Doğru hareket eden, bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapandır.

87) el-CÂMİ: Derleyen, toplayan, her şeyi kudreti içinde bulundurup dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayandır.

88) GANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hakkında noksanlık ve ihtiyaçtan sözedilemeyendir.

89) el-MACİD: Kerem ve müsâmahası sınırsız olandır. İnsanlara iyilikle muamele edip onları himâye etme lütfunda bulunan, her türlü sıkıntılarını giderendir.

90) el-MÂNİ’: Herşey O’nun emir ve korumasına bağlıdır. O’nun emri olmadıkça hiçbir şey olamaz. İstemediği şeyin, yani takdir etmediğinin olmasına imkân yoktur.

91) en-NÛR: Alemleri, bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatan; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur, aydınlık ihsan edendir.

92) el-HADÎ: Hidâyet eden, doğru yolu gösteren; hidayet yaratan; istediğini iyi işlerde başarıya ulaştıran, kullarına doğru yolu gösterendir.

93) el-BEDÎ: Eşi ve benzeri olmayan, bir şeyi en mükemmel yapan, yaratan, eşsiz ve görülmemiş şeyleri varedendir. Varlıklar âleminde O’nun eşi ve benzeri yoktur. Hayret verici âlemleri yoktan var eden, icad eden O’dur.

94) el-BÂKÎ: Sürekli var olan ve var olacak olandır. Sonu olmayandır. Allah’ın varlığının sonu yoktur.

95) el-VARİS: Tüm varlıkların gerçek sahibi, varisidir. Servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra da varlığı devam eden ve o servetlerin sahibi olandır.

96) er-REŞÎD: Doğru yolu gösteren: İnsanları, peygamberlerin getirdiği ve tebliğ ettiği kitaplar vasıtasıyla doğru yola iletendir. Allah, bütün işleri ezeli takdirine göre yönetip, dosdoğru bir düzen içinde sonuca ulaştırandır.

97- es-SABÛR: Çok sabırlı, hiçbir şeyde acele etmeyen; kendine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyip, onlara süre verendir.

98- ed-DAR: Elem ve zarar verici şeyleri hikmetinin gereği olarak yaratandır. Yüce Allah, zarar veren şeyleri yaratmıştır. Fakat onlardan zarar görmemizi değil, akine maddi-manevi bütün zararlardan sakınarak korunmamızı emretmiştir.

99) en-NAFİ: Hayır ve fayda verici şeyleri yaratandır. Bütün olaylar sebepleriyle meydana geliyorsa da, sebepler yok’u var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer vesîle ve Hakk’tan isteme vâsıtası olmak üzere yaratılmışlardır.

Allah’ın zâtı, bir: güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ise çoktur. Allah’ın doksan dokuz ismi hadis-i şeriflerde de bildirilmiştir. İbn Kesir, tefsirinde, Buhâri ve Müslim’in Ebû Hureyre (r.a.)’den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s.)’den şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor:


“Yüce Allah’ın bir eksiğiyle yüz ismi vardır. (yani doksandokuz). Kim onları sayarsa cennete girer. O tektir, tek ‘i sever.

1-)ALLAH:-Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah’ın zatının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.

« Önceki YazılarSonraki Yazılar »