SEVGILI ANNECIGIM

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

SEVGILI ANNECIGIM
Bugün anneler günü...
Mayısta anneler günü olur ana, sen de bilesin diye yazıyorum bunu, utana utana...

Büyük kentlerde anneler günü, hediyeler, Beyaz karanfiller sunulur,
Kutsal emeklerin Yüce sevgilerin ödülü.

Bilirim, Yine elinde çapa ile geldi bahar sana, Yine iki büklümsün.
Bir zaman bana verdiğini,  Şimdide veriyorsun,
O uzak köyümüzdeki,el kadar toprağına...

Mayısta anneler günü olur ana Sen de bilesin diye yazıyorum bunu, Utana utana...
Sırtında gezdim bir zaman,
Ahırda ,tarlada ,dağda. Benim ayağıma diken
Senin yüreğine hancerdi batan.

Sen
Çatlamış körpe dudaklarıma ağlayan.
Gözlerin varya gözlerin...
En güçlü kötülüklere kalkan.
'Seni okutacagım 'diye,
Ant içen kahraman.
Ve öküzünü satıp,
Kente ilk gelirken ardımdan,
sabahlara dek dualar okuyan.

Sağol ANAM,
Büyüdüm şimdi
son 'kurtul evladım git buralardan'demiştin ya,
Gittim uzağa,
Bugün anneler günü,
Bağısla yine elini öpemedim.
Ana gibi yar olmazmış, vatan gibi diyar,

Ağlamak hafifletir yüregini belki,
Ağla ki olasın bahtiyar.
BUGÜN ANNELER GÜNÜ ANA,
Bir iyilik daha yap evladına;

Bir karanfil tohumu at,
o çapaladığın eski toprağa..


FİKRET YILMAZ 

 

SEVGİLİ

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

SEVGİLİ

 

Delikanlı,katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek

istemişti.Ancak kız,korkunç bir şart ileri sürerek: -Senin sevgini

ölçmek istiyorum,dedi.Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana

eski sevgilinin kalbini getireceksin. Delikanlı,tüyler ürperten bu

teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten

sonra hislerine mağlup olup eski sevgilisini öldürmeye karar

vermişti. Eski sevgilisini, belki de durumu fark ettiği için

bayıltıp fazla direnemeden oldurur. Ve kalbini bir mendile koyar

.Delikanlı,kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda

koşarken,ayağı bir taşa takıldı.Kendisi bir tarafa,mendil içindeki

kalp bir tarafa fırladı.Canının acısından,ağzından ister

istemez “Ahhh!”sözleri döküldüğünde onu deliler gibi seven eski

sevgilisinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir

ses yükseldi: -Canım sevgilim, bir yerin acıdı mı?

SEVGİ , ZENGİNLİK , BAŞARI

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

SEVGİ , ZENGİNLİK , BAŞARI

 

Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti:

“Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız” dedi. “Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım.”

Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu.

Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı: “Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz” dedi.

Aksam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. “Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler” dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi üzüldü. “Bir bakıversene dışarı” dedi. “Hâlâ oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve.” Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki bembeyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı.

“Eşim geldi, şimdi evde” dedi ve onlara davetini yineledi:

“Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?” Kadının davetine, yaşlılardan biri yanıt verdi: “Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz” dedi. Ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı:

“Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginliktir” dedi. “Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı, benim adım ise Sevgidir.

Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu: “Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa verip, bir karara varın dedi. “İçimizden yalnızca birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin.”

Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı.

“Aman ne güzel, ne güzel” dedi.

“Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik’i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik’e kavuşmuş olur. Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi. “Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?” dedi.

Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi: “En doğru karar, Sevgi’yi davet etmek değil midir?” dedi. “Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi’ye kavuşacak.’ Gelinin bu önerisi, kayınpederinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.

“Tamam, en doğru karar bu olacak dediler. “Sevgi’yi davet edelim…”

Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu: “İçinizde hanginiz Sevgi’ydi?” dedi. “Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun…” Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı.

Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin arkasından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlik’le Başarı’ya sordu: “Siz niçin geliyorsunuz?” dedi.

“Ben yalnızca Sevgi’yi davet etmiştim. Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler: “Eğer içimizden yalnızca Zenginlik’i ya da Başarı’yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik” dediler. “Fakat siz Sevgi’yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize.” Ve kadının “Niçin?” diye sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:

“Çünkü Sevgi’nin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.”

SEVGİ ÖNCELİK İSTER…..

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

SEVGİ ÖNCELİK İSTER…..

Üniversite yıllarımız…
Biz iki erkek arkadaşız. Onlar da iki kız. Öyle tanıştık SBF’nin kantininde…
Birlikte çıkıyoruz… O yıllarda çıkma ne demek…
Sinemaya falan birlikte gidiyoruz öğlenden sonraları.
Akşam üzerleri de o zamanlarda çok ünlü Filiz Pastanesinde buluşup
çay falan içiyoruz. Gözlerden gözlere, zaman zaman birleşen ellerde bir
flört var, hepsi o… Çok sevdiğim bir şiir vardı,
aklımda kaldığı kadarıyla, şöyleydi sanki, o yıllardaki aşklarımızı anlatan…
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde belli,
Benim yanan yüzümden.
Susuyoruz, arada bir,
Gülüşerek başlıyoruz söze.
Ne kadar gizlesek nafile,
Bir şey var aramızda,
Senin gözlerinde ışıldıyor,
Benim dilimin ucunda…
Söyleyemiyoruz “Seni Seviyorum” diye…
Ama öyle şeyler yapıyoruz ki, her şey ayan beyan… Ne mi yapıyoruz mesela… Biz üçümüz, Mülkiyeliyiz. “Aramızda bir şeler olan” Orta Doğulu… Birgün öğleye doğru, üç Mülkiyeli, Kızılay’da rastlaştık… Sinemaya gitmek üzere sözleşiyoruz. Uzaktan bizim Orta Doğlu çıktı meydana.
“Hayrola” dedi.
“Öğleden sonra sinemaya gidiyoruz, haydi sen de gel” dedim.
“Çok mu istiyorsun” dedi. “Evvet” dedim.
“Biletleri alın beni bekleyin. Senin için gelirim” dedi, koştu gitti.
Sinema ikide… İkiye çeyrek kala buluştuk. Üç Mülkiyeli.
Orta Doğlu görünürde yok… Bizim kız
“Hadi girelim” dedi. “O laf olsun diye ‘Gelirim’ dedi. Gelemez.
Öğleden sonra final sınavı var. Nasıl gelir ki!…”
Biletlerin ikisin onlara uzattım…
“Gelecek” dedim. “Siz girin, ben beklerim”.
Saat iki buçuğu geçiyordu, sinemanan önünde bir taksi durdu.
İçinde nefes nefese Orta Doğulu indi…
“Kusura bakma geç kaldım” dedi…
“Öğleden sonra final sınavım vardı. Bu sınava raporsuz girmezsek dönem
hakkım yanar. Bu yüzden girdim. Kağıdın altına hemen bomboş imzalayıp verdim.
Fırladım, taksiye koşarken ayağım burkuldu, topuğum kırıldı.
Yurda gidip ayakkabımı değiştirmek zorunda kaldım. Bu yüzden geciktim.
” Sonra kulağıma eğildi.
“Ama ne kadar geç kalırsam kalayım, kapıda beni bekleyeceğini biliyordum” dedi.
“Ben de geleceğini biliyordum” dedim, elini elimin içinde sıkarken…
Sevginin en yüce yanıdır, inanmak…
Ama ben başka şey anlatmak istiyorum, bugün…
İnsanları ne kadar seviyoruz. Onlara ne kadar değer veriyoruz.
Bunun bir tek şaşmaz ölçeği var. Günlük hayatımızdaki önceliklerdeki yeri?
“Hadi sende gel” dediğimde “Sınavım var, gelemem” diyebilirdi Orta Doğulu…
Kimse de bir şey diyemezdi. Öyle demedi… ”
Senin için her şeyi yaparım” dedi… Benimle herhangi bir gün,
herhangi bir saatte gidebileceği o sinemaya, sırf ben o gün istiyorum diye,
o gün gidebilmek için, sınavdan “Sıfır” almaya razı oldu.
Şimdi bir de herkesin günlük yaşantısında her zaman rastlanan
başka örneklere bakın…
“Sevgilim, sana tapıyorum. Bugün buluşmayı çok isterdim ama,
berberden randevu almıştım.”, “Alo, darling. Bu gece seninle buluşacaktık ya.
Bir kız arkadaşım boy frendi ile bozuşmuş. Onu teselli etmem gerek.
Beni affet!”, “Hayatım sen bir tanesin. Ama yarın buluşamayız. Benim işim var.”
Listeyi sabaha kadar uzatabilirsiniz.
Şimdi bir düşünün. Hem size ileri sürülen özürlere.
Hem sizin ileri sürdüklerinize.
Kimi, neleri tercih ediyorsunuz, kimlere… Ve siz nelere tercih ediliyorsunuz?
Eğer, sizin için berberden, maçtan, sizi davet eden yada size gelen
herhangi bir arkadaştan sonra geliyorsa, sakın ola,
onu sevdiğinizi falan düşünmeye kalkmayın.
İnsanlar bazen kendilerini de kandırır, sevdiklerine.
Ya da şüpheye düşerler, “Ona karşı duygularım, çok karışık…
Seviyor muyum acaba” diye…
Sevginin ve değerin en yanılmaz ölçeği, tercihtir, ÖNCELİKTİR
“Hadi sinemaya gidelim” dediğinizde, arkadaşını
“Tabii, harika” demeden önce “Ne film oynuyor” diyorsa, hele hele ardından
“Ben o filmi sevmem” deyip, buluşma teklifinizi reddediyorsa mesela,
bilin ki asıl sevdiği sinemadır. Siz değilsiniz. Siz ancak onun ilgisini
çekecek bir film ve boş bir zamanının bulabilirseniz, onunla buluşabilirsiniz.
Bunun da adı sevgi olamaz tabii..
Sevgide önemli olan bir arada olmaktır. Sinema bahanedir sadece.
Düşünün bakalım, sevdiğinizi sandığınız insanın, hayatınızdaki öncelik sırası nedi?
En tepede mi? O zaman gerçekten seviyorsunuz demektir. Ya da şöyle…
Hayatındaki en büyük önceliği daima size veriyorsa, hiç şüpheniz olmasın,
en çok sizi seviyor. Onun için en değerli varlık sizsiniz.
Hem kendi karmaşık duygularınızı çözmenin, hem de onun duygularını kessinlikle
belirlemenin en şaşmaz yoludur, öncelik testi…
Çünkü en çok sevilen, en önce gelir. “Benim her şeyimsin” kolay laftır,
herkes söyleyebilir. Eğer sizi bir şeye tercih ediyorsa ancak o zaman
her şeyiniz demektir gerçekten.
Birisiyle ilgili duygularınızdan ya da onun duygularından şüpheniz varsa,
derhal bu “Öncelik” testini yapın,her günkü yaşantınızdan örnekleri hatırlayarak. Şaşmaz gerçek hemen ortaya çıkacaktır.
Sevgi bir bakıma ÖNCELİKTİR çünkü! ……..

BİLGİSAYAR PROGRAMI ( komik)

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Genel, Hikayeler

BİLGİSAYAR PROGRAMI

 

Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGI yüklemek için ne yapmam gerekiyor

Yetkili: İlk adım olarak KALBİM dosyanızı açmanız gerekiyor. Açtınız mı?

Müşteri: Evet. Ancak su anda GEÇMİŞ ACILAR.EXE, DÜŞÜNDÜKÇE.EXE, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?

Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak sisteminizden GEÇMİŞ ACILAR.EXE’yi silecektir. Bir süre daha geçici hafızanızda kalabilir ama artık diğer programları etkilemeyecektir. SEVGİ er geç DÜŞÜK GÜVEN.EXE’yi silerek YÜKSEK GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak, siz HASET.EXE ve GÜCENME.EXE’yi mutlaka kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ’nin yüklenmesine engel olur. Onları kapatabilir misiniz lütfen?

Müşteri: Tamam, kapattım. SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi?

Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece bir temel program. Üst versiyonlarının yüklenmesi için başka KALP’lerle bağlantı kurmanız gerekiyor.

Müşteri: Ooooops… Daha şimdiden bir hata mesajı verdi. Ne yapmam gerekiyor

Yetkili: Mesaj ne diyor

Müşteri: HATA 412-PROGRAM İÇ SİSTEMDE ÇALIŞMIYOR. Bu ne demek

Yetkili: Endişelenmeyin. Bu sıradan bir problem. SEVGİ programının başka KALPLERDE çalışmaya hazır olduğunu ama henüz sizin KALBİNİZDE çalışmadığını söylüyor. Şu komplike programcılık terimlerinden biri, ama daha sade bir dille “Programın başkalarını SEVEBİLMESİ için öncelikle sizin kendi sisteminizi SEVMENİZ gerektiği” anlamına gelir.

Müşteri: Yani ne yapmam gerekiyor

Yetkili: “KENDİNİ KABULLENME ” isimli dosyanın altındaki KENDİNİ AFFETME.doc, KENDİNE GÜVENME.TXT, DEĞERBİLME.TXT ve İYİLİK.doc isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini “KALBİM” dosyasına kopyalayın. Bir de KENDI KENDINE KRITIK.EXE ‘YI tüm dosyalardan ve daha sonra da çöp kutunuzdan silerek tamamıyla yok olduğundan emin olun.

Müşteri: Başardım. Hey! KALB’im gerçekten tertemiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.AVI şu anda monitörümde oynuyor ve SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.com KALB’imin içine kopyalanıyor.

Yetkili: O zaman SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan son bir şey…

Müşteri: Nedir?

Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonucunda size tertemiz modüller geri dönecektir. Mutlu yıllar!

Müşteri: Size de!!

 

SEDEF ÇİÇEĞİ

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

SEDEF ÇİÇEĞİ

 

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine’nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını… Ve hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim…
“Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun…?” Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı… “Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan…”
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda… Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından… Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti.. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu… Ve devam etti…
“Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim… O bilmez… 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim… Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım… Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye… İyi gelirmiş dedilerdi… 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi… Ta ki geçen geceye kadar… O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım… Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim… Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim… Ondan hiçbir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim…. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim”
Hakim, yaşlı adama dönerek ; “Diyeceğin bir şey var mı baba” dedi.
Yaşlı adam bastonla zor yürüdü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
“Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim… Fadime’mi de orada tanıdım… Sedefleri de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim… O çiçeklerle doludur bahçesi… Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi…  İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm… Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi… Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun… lafım geçmedi… O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu… Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim… Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim… O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim… Her gece o çiçek ben oldum… Sanki… Ona bu yüzden tapabilirdim…” dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle…

“Her gece o yattıktan sonra uyandım… Saksıdaki suyu boşalttım… Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de… Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım… Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi… Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım…”

O an Mahkeme salonunda her şey sustu… Ertesi sabah gazeteler “Sedef susuz kaldı” diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar…

 

SAVAS DONUSU OZURLU

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

San Francisco’dan ailesini aradı:

-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.

-Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar..

Oğulları,

-Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.

-Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.

-Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.

-Hayır. Anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.

-Oğlum, dedi babası,

-Bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var, ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.

Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.

Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco’ya uçtular ve Oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar, ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:

Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.

Bir çoğumuz bu hikayedeki aile gibiyiz;

Güzel olan ya da birlikte olmaktan zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsızlık veren ya da yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevemiyoruz. Bizim kadar sağlıklı, güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyoruz. Arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Bizi gülümsetip başarılı olmamız için çoğu zaman bizi cesaretlendirirler. Bizi dinlerler ve kalplerini bize açmak isterler.     BUGÜN ARKADAŞLARINIZA ONLARLA NE KADAR İLGİLENDİĞİNİZİ GÖSTERİN.

 

SARI KIZ

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

SARI KIZ

 

EDREMİT Körfezine bakan Kaz dağının hörgücünde bir yatır vardır.

Her yıl, ağustos ortasından eylül’ün ortasına kadar katar katar kervanlar, bu yatırın ziyaretçilerini Kaz dağının tepesine ulaştırır. Çadırlar kurulur. Pazarlar, sergiler açılır. Alışveriş, eğlence, cümbüş hep o günlere saklanır. Kaz dağı sanki bir kol çengi olmuştur. hop oturur hop kalkar.

Kaz dağında yatan evliya, Sarı Kız diye anılır. Nereden gelmiştir, kimin soyundan, kimin kimin huyundan? Hakkında öyle çok şey söylenmez.

Ancak, oralarda kime sorsanız, size sonbaharın parlak gecelerinde Kaz dağının hörgücündeki yatırın üzerine nur indiğini bunu kendisinin de, babasının da, emmisinin, halasının da gözleriyle gördüğünü yemin billah söyler.

Halbuki, yemin etmesine gerek yok… Eski Yunan şair Homeros’tan beri buralardan geçen kaç yazıcı, sarı Kız’ın üzerine geceleri hur indiğini yazmış.

Bir zamanlar Edremitte bir dünya güzeli bir kız varmış. Sarı saçları, iki ışık demeti gibi omuzundan dökülür, ela gözleri, tatlı sular gibi tatlı tatlı bakarmış.

Kız, bu dünyada yaşıyormuş ama, bu dünyanın adamı değilmiş. Aklı fikri Hak Yaradan’ın muhabbetinde, gözü gönlü O’nun aşkında karalıymış. Sarı kız şu cihan içre ne varsa onu Hak bilir, Hak tecellisi görür, ona göre davranırmış. Cömertmiş, doğruymuş, sadık ve vefalıymış.

Sarı Kız’ı hangi genç görse hemen ağzı, dili bağlanır, ona aşık olurmuş. Derhal araya aracılar konur; Aman, düğün dernek edelim. Sarı kız’ı bana versinler diye niyazlar, yalvarmalar başlarmış. Ama, Sarı Kız hiç kimseyle evlenmek istemiyor, her isteyeni reddediyormuş. Kimseye de derdini anlatamaz,

“Benim Hak’tan başka bir şeyle alışverişim yok” diyemezmiş.

Gün günden herkesin sabrı tükenmeye, canı sıkılmaya başlamış. Önce küçük dedikodular, sonra büyük büyük iftiralar Edremit’e yayılmış. Sarı kız sustukça söylentiler büyümüş, diken diken, çatal çatal olmuş. Zavallı merak ediyor, kendi kendine, acaba şu insanoğlu, kendi gibi olmayanlara karşı daha ne kadar zalim, ne kadar anlayışsız olabilir diye soruyormuş.

Bir gün memleketin ileri gelenleri Sarı Kız’ın babasını yoldan çevirmişler:      “Ya namusunu temizle, ya çek burdan git. Kızın kötü yoldadır, biz böyle şey istemeyiz!” diye dayatmışlar. Zavallı adam, dünya güzeli kızından bir fenalık görmemiş ama, o da onu anlayamıyor! O dalıp dalıp gitmeler, günlerce aç susuz dolaşmalar. Boynum kıldan ince, deyip her şeye boyun vermeler… Ama, iş evlenmeye geldi mi hayır diye dayatmalar… Bütün bunlar niçin? Sonra, mademki iş bu hale geldi!. Gerçekten bu lekeyi temizlemek gerek.

Ertesi gün adamcağız, kümesten kazları çıkarmış, Sarı Kız’ı yanına almış. Varmışlar Kaz dağına… Kızına, biraz kaz güdelim demiş ama niyeti, bir punduna getirip yalnızca aşağı inmekmiş. Sarı Kız, orada kaderiyle baş başa kalacak. Kaz dağında, bir gece geceleyip de sabaha sağ çıkan yok ki kızı çıksın. Orada ölür gider, babası da âlemin dilinden kurtulur. Sarı Kız, babasının niyetini yüreğinden okumuşmuş Ardından bakmış da

“Haydi güle güle, var selametle”. demiş, kazlarını süre süre tepelere doğru yürümüş.

Babasının iki gözü iki çeşme, sel sel ağlarmış., Kaz dağının ayazı yüzüne vurdukça

“Vay kızım, Sarı kızım” diye dövünürmüş!…

Ne ki, korktuğu gibi, Sarı Kız ölmemiş. Onu bir zaman sonra oduncular, Kaz dağı ormanlarında dolaşırken görüvermişler. Vay demişler, adam bizi aldatmış. Kızı öldürdüm dediydi!

Meseleyi haber alınca, içi pişmanlık ateşiyle alev alev yanan Sarı Kız’ın babası, sevinsin mi, dövünsün mü? Yamçısını sırtına almış, başlamış yokuşu tırmanmaya. Hey demişler, kar var, tip var, delirdin mi?

Artık bunları kim dinler? Bir solukta yolun yarısını gitmiş, Ortalık göz gözü görmüyormuş. Derken önünde bir ışık belirmiş. O ışıkla beraber ne kar kalmış, ne tipi. Hava ısınmış, etrafı nefis kokular bürünmüş. Işık gitmiş, adam gitmiş, ta doruğa varmışlar, Birden ışık şöyle bir titreyince, ne görsün? Sarı Kız güle güle babasının boynuna sarılmaz mı? Ne sitem, ne ağıt, ne şikayet…

“Gel babam, sana çorba pişirdim, sana döşek serdim” diye onu bir mağaraya sokmuş. Sabaha kadar söyleşip gülüşmüşler. Baba anlamış, iyice anlamış:

“Sarı Kız, bu dünyanın insanı değil, o ermişlerden bir ermiş!”

Sabah olunca, bir namaz kılayım, diye adam davranmış. Sarı Kız,

“Dur baba, sen deniz suyuyla abdest alırsın” diye Kaz dağından testisini uzatınca, aşağıda, testiye denizden suyu dolduruvermiş.

Ama, babanın bütün yalvarıp yakarması boşuna gitmiş. Sarı Kız’ı bir daha aşağı inmeye razı edememiş. Sarı Kız,

“Benim masumiyetimi onlara sen haber ver. Hem ben, Edremit’e beddua ettim. Bundan böyle kazları yağlı, kızları sevdalı olacak. Kim bu sevdaya tutulursa mevlam kolaylık versin… Edremit’ten kız seven yanacak, ama ne yanacak!…”

ŞANSSIZ BİR ADAM

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

ŞANSSIZ BİR ADAM

Şanssızlık beni her yerde izliyor, eminim ki,
doğduğum gün gökyüzünde birkaç kötü yıldız,
gezegen ya da herhangi bir gök cismi vardı.

Bir süre önce çalışmak için Fransa’da bulunmuş ve dönmüş olan bir
teknisyenle tanıştığımı anımsıyorum; o da şanssız olduğunu söylerdi.

Bu teknisyen birkaç delikanlıyla el ele vemişti: Geceleri arabayla
dolaşıyorlar dükkanların kepenklerine zincir bağlayarak arabayı çalıştırıyorlar,
böylece kepenk fırlayarak sarılıyor, onlar da içeri girip eşyaları çalıyorlardı.

Her neyse, bu teknisyenin göğsünde bir giyotin dövmesi vardı. Üzerinde ise fransızca
sözcüklerle; İtalyanca’da “hiç şansım yok” anlamına gelen şu yazı yazılıydı:
“Pas de chance” göğsünün kaslarını hareket ettirdiği zaman giyotinin
bıçağı gibi görünüyor, teknisyende sonunun böyle biticeğini söylüyordu.
Gerçekten de, giyotine gitmedi ama beş yıllık hapis cezasına çarptırılmayı başardı.

Şimdi aynı yazıyı benim de göğsüme yazdırtmam gerekiyor. Çünkü herkes
benim yaptığımı yapar ama onların işleri iyi giderken benimki ters gider.
Demek ki şanssızım ve birisi kesinlikle kötülüğümü istiyor,
ya da dünyanın benimle alıp veremediği var.

Başkalarından daha dürüstçe olmasa da her zaman işlerimi dürüst olarak yürütmeye
çalıştım. Çünkü, bilindiği gibi hepimiz kusurluyuz yalnızca Tanrı kusursuzdur.

Evlendikten hemen sonra karımım parasıyla bir dükkan açarak ayakkabı
tamirciliğine başladım ve bir memur mahallesi seçmekle iyi yaptım. Memur olarak
çalıştıkları ve işyerinde iyi görünmek zorunda oldukları için, halktan kişiler olan
bizim gibi yırtık ayakkabıyla gezemezler. Dükkanım, mahallenin tam ortasında,
içinde en az binlerce memurun oturduğu köhne evlerin arasındaydı.

Aynı caddede, benim tam karşımda başka bir ayakkabı tamircisi vardı.
Yetmiş yaşlarında ve nereydeyse önünü göremeyen yarı kör bir ihtiyardı.
Dükkanı açtığım gün benimle kavga etmeye geldi. Baykuş öyle kötü bir
adamdı ki, karım bana nazardan korunmam için dikkatli olmamı söyledi.
Bense ona kulak asmamakla iyi etmedim.

Başlangıçta herşey iyi gitti. Başarılıydım, gençtim, cana yakındım,
çalışırken şarkı söylüyor, patronlarının ayakkabılarını getiren hizmetçilere
her zaman söyliyecek güzel sözler buluyor ve onlarla şakalaşıyordum. Dükkanım
artık mahallenin salonu haline gelmişti ve kısa zamanda o kötü ihtiyarın
tüm müşterilerini elinden almıştım. Öfkeleniyordu ama yapacak birşey yoktu
çünkü ben aramızdaki rekabeti kızıştırmak için daha düşük fiyata çalışıyordum.

Doğal olarak bir de planım vardı; tüm müşterilerimi avucumum içinde hisseder
hissetmez onu uyguladım. Bir ayakkabıya kösele taban, diğerine ise kösele taklidi
olan işlenmemiş bir taban koyarak sırayla yapmaya başladım. Yani birine koyuyor
diğerine koymuyordum. Daha sonra bu işin farkedilmediğini görerek cesaretlendim ve
tümüne koymaya başladım. Gerçekte bu tam anlamıyla karton değildi ama savaş
boyunca üretilmiş olan sentetik bir üründü ve yemin ederim ki, köseleden daha da iyiydi.

Böylece hep neşeli, hep nazik ve keyifli, hevesle çalışarak yeterince kazanmaya
başladım. Herkes beni seviyordu. Bilindiği gibi ihtiyar ayakkabı tamircisi dışında.

O sıralarda ilk oğlum dünyaya geldi. Aynı günlerde nasıl oldu bilmiyorum, belki de
yağmurdan, ne yazık ki pençe yaptığım ayakabılardan biri açıldı. Müşteri itiraz etmek için
dükkana geldi. Raslantı eseri tam o günlerde onardığım ayakkabılar açılmaya başladı.

Bu gibi şeylerin nasıl yayıldığı bilinir. Tüm mahallede herkes olayı biribirine anlattı ve
o günden sonra hiç kimse bana gelmedi. Müşterilerin tümü ihtiyara döndü. O, dükkanın
camları ardında kendi kendine gülüyor ve kınnapı batırıp çekmekten başka iş yapmıyordu.
Bense toptancının beni dolandırdığını, benim suçum olmadığını açıklayarak bas bas
bağrıyordum ama kimse bana inanmıyordu. Sonunda; devralacak birini buldum
ve birkaç kuruşla birlikte oradan çekip gittim.

Ayakkabıcılıkta ısrar etmenin boş olduğunu anlayınca meslek değiştirmeye karar
verdim. Delikanlılığımda bir sıhhi tesisatçının yanında çalışmıştım, onun için bir
lehimci dükkanı açmayı tasarladım.

Bu kez de herşeyi düşünerek yaptım, kentin merkezinde, su boruları çürük ve tüm
tesisatları yıpranmış olan, tümüyle eski evlerden oluşan bir mahalle seçtim.
Nemli, güneş görmeyen, tıpkı bir mağaraya benziyen bir sokakta, biri kömürcü diğeri
ütücü olan iki dükkan arasında yer buldum. Birkaç demir, birkaç kurşun boru, birkaç
lavabo ve musluk aldım ve üzerinde, şu yazıların bulunduğu bir levha yazdırdım:
“Sıhhi tesisat ve teknik işler bürosu, evlere sevis yapılır, isteğe göre önceden
fiyat bildirilir.” İş, çabucak iyi gitmeye başladı.

O yıl şiddetli bir kış oldu ve kar bile yağdı. O, çürük ve eski
evlerin tümünde patlıyan borular, sayılamayacak kadar çoktu. Öte yandan iyi bir lehimci
her zaman kolay bulunmadığı için bir banyo ısıtıcısı ya da bir kahve değirmeni bozulunca
halk su tesisatçısına Tanrı’ya güvenir gibi güveniyordu. Suların akmadığı ya da banyolarının
su bastığı zaman zengilerin bile ne büyük umutsuzluğa kapıldığını bilemezsiniz. Telefon
ederler, yalvarırlar, sizi göklere çıkarırlar ve zamanı gelince de soluk almadan parayı öderler.

Su tesisatçısı çok gereklidir ve gerçekten de tümünün kibirinden geçilmez, onlarla iyi
geçinmeyenin vay haline! Söylediğim gibi işlerim hemen iyi gitmeye başladı. Dükkan
küçüktü, karanlıktı, vitrinine bir düzine musluktan başka bir şey koymuyordum
ama bir çok kişi beni çağırıyordu. Kısa zamanda bütün gün çalışmaya başladım.

Eğer, benimkinin tam karşısına bir başka tesisatçı dükkanı açmamış olsaydı,
bu kez işlerim kesinlikle pürüzsüz gidecekti. Bu sarışın, ufak tefek, sezsiz, büyük kafalı
bir gençti. Hemen hemen hiç boynu olmadığı için kafası göğsüne gömülmüştü.
İlk iş olarak müşterileri elimden almaya koyuldu. Bana zarar vermeye kararlı
göründüğü için; eğer, önlem almazsam başarılı olacağına inandım.

Bunu düşünürken, aklıma müşterileri elimde tutmama, hatta işimi arttırmama
yarıyacak iyi bir fikir geldi. Diyelim ki, bir banyo ısıtıcısını yerine yerleştiricektim.
İngiliz anahtarıyla civata somunlarını sıkıştırarak zaten eski ve yıpranmış olan
boruyu duvarın içinde kırılacak biçimde burkuyordum. Gece evi su basıyor, müşteri
beni çağrıyor, ben de duvarı yararak boruyu değiştiriyor ve iş yapmış oluyordum.

Böylece daha önce onarmış olduğum yerlerde yapmamaya dikkat ederek, bazı
bozukluklar yaratıyordum. Sonunda durumu düzelttim. O sıralarda ikinci
oğlum doğdu ve derin bir nefes aldım .

Bu kez gerçekten şanssızlığın etkisi dışındaydım. Fakat hiç bir zaman büyük
söylememek gerek çünkü, yaptığım bozukluklardan biri önüne
geçemeyeceğim kadar büyüdü. Bir banyo ısıtıcısı dışarı fırladı. Ateş, bir dolaba,
sonra da tüm daireye sıçradı. Şanssızlık eseri, teknik işlere meraklı olduğu anlaşılan
bir çocuk, beni izlemişti. Neler çektiğimi anlatamam.Ceza evine girmeme ramak
kaldı. Bu kez de dükkanı kapatarak mahalleden çekip, gitmek zorunda kaldım.

İnat bu ya, üçüncü kez dükkan açmak istedim. Artık paralar azalmıştı. İki çocuk
bir de yoldakiyle durumumuz pek ümit verici değildi. Kent dışında, mezbaha
taraflarında fakir halkın otuduğu mahalleye gittim ve ufak bir şilteci dükkanı açtım.

Bu kez fikir karımındı çünkü, kayınpederim de şilteciydi. Bir dikiş makinesi,
birkaç demir somya, birkaç portatif yatak, birkaç top şilte kumaşı ve yün ile at
kılı satın aldım. Zavallı karım, bebek beklemekle birlikte makinede dikiş dikiyor,
bense yünü tel tarakla taramak gibi daha ağır işler yapıyordum.

Mahalle çok fakirdi, çok seyrek olarak sipariş geliyordu. Yiyecek yemek bile
bulamıyorduk. Karıma söylediğim gibi bu kez şanssızlığımı başımızdan savmamız
çok güç olacaktı. Fakat ilkbahara doğru işler iyi gitmeye başladı.

Fakirler de temiz olmak isterler, fakir aileler de evi temiz tutmak için her türlü
özveride bulunurlar. İlkbaharda mahalledeki kadınların çoğu şiltelerini yeniletmek için
bana geldiler. Bu işlerin nasıl yürüdüğü bilinir. Bir ay önce kimse gelmiyordu, şimdi
ise elimi hangi işe atacağımı bilemiyordum.

İşimi yalnız başıma yürütemediğim için yanıma bir çırak aldım. Onyedi yaşında
haylaz bir çoçuktu. Aynı Etopya imparatoru Negus’u andıran esmer derisi ve
kıvırcık saçları olduğu için ona Negus diyorlardı. O, şilteleri götürmek ya da almak
için dolaşıyor, bense çalışmak için dükkanda kalıyordum.

Bu Negus, çamaşırcılık yapan annesinin baş belasıydı. Onu bir faturayı ödemesi
için gönderdiğim günlerden birinde geri dönmedi. Futbol maçına ve
sonra da başka yerlere giderek paraları yemişti. Ama sonunda; dükkana
gelerek, cüzdanını çaldırdığını söyleyecek kadar yüzsüzlük etti. Ona hırsız
olduğunu söyledim, o da bana kötü sözlerle karşılık verince bir tokat attım ve
dükkandan kovmak için zor kullanmak zorunda kaldım.

Bu olay yeni şanssızlığımım başlangıcı oldu. Bu serseri, bir süre önce beş şilteyi
onarırken, bunların birinde tahta kuruları bulduğumu ve onları yok etmek şöyle
dursun diğer dört şiltenin her birine bir çift tahta kurusu koyduğumu, bunu, gelecek
mevsim, şilteleri yeniden onarılmaya göndermelerini sağlamak için yaptığımı anlatarak
tüm mahalleyi gezdi. Doğruydu ama bir işi becermek için elden gelen yapılmalı.

Herkes öyle yapıyor ama benimkinin öğrenilmesi için şanssız olmam gerekiyormuş.
Kısacası, neredeyse bir ayaklanma oldu. Kadınlar dükkanda etrafımı çevirerek beni
dövmek istediler. Sonunda polis memuru bile geldi ve benden kuşkulandı. Bu kez son oldu.
Dikiş makinasını ve birkaç eşyayı sattım. Geceleyin hırsız gibi sessiz sedasız gittim.

Şimdi soruyorum: Benden daha şanssızı var mıdır? Dürüst ve huzurlu çalışmak
istiyordum. Dahası, birçok kişinin yaptığından çok değil ama işe biraz da ustalığımı
katıyordum. Kısacası iyi bir işçi olmak istiyordum oysa, işsizdim işte.
Hiç olmazsa biraz param olsaydı meyhane açardım. Madem ki,
şaraba su katıldığını herkes biliyor, belki bu işi kıvırırdım.

Artık param yok, çırak olmak zorunda kalacağım. Oysa, bilindiği gibi maaşlı
çalışan açlıktan ölür. Gerçekten çok şanssız, hatta nazara gelen biriyim.
Karım, cüzdanıma bir aziz resmi dikti, üzerimde ise sayısız nazarlık
taşıyorum. Sonra evin kapısına da tüm çivileriyle birlikte bir at nalı astım.
Ama yine de şanssızım, şanssız yaşadım, şanssız ölüceğim.

Kötülüğümü istiyen kişiyi öğrenmek için gittiğim falcı, elimi görür görmez ellerini
gökyüzüne kaldırdı ve bağırdı: “Oh! ne görüyorum, ne görüyorum”. Beni bir korku
aldı ve ne gördüğünü sordum. Yanıtladı: “Oğlum siyah mı siyah bir yıdız…
Herkes senin kötülüğünü istiyor”. “Eee öyleyse?” diye sordum.
“Öyleyse cesur ol ve Tanrı’ya inan” dedi. “Fakat
ben” diye itiraz ettim, “Ben her zaman görevimi yaptım”.

O, “Oğlum çok kişi senin kötülüğünü istiyor…Böyle olunca görevini yapman
neye yarar? Yalnızca rahat bir vicdana sahip ol”.
O zaman yanıtladım:
“Vicdanımın şimdiki gibi rahat olması bana yeter.
Gerisi beni ilgilendirmez”.

 

ŞAMAR OĞLANI

25 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Hikayeler

            ŞAMAR OĞLANI

Şamar Oğlanının İngilizcesi “Whipping boy” dur. Avrupa’da devrin âdetlerine göre her prens, her saray mensubu, her zâdegan çocuğu, mektebe bir yaşıtı ile gidiyordu. Bu yaşıt öğrenci halktandı.

      “Asîl” çocuk bir hata işlediği zaman, sopayı veya şamarı onun nâmına, halk çocuğu yiyordu.

      İşte şamar oğlanı kavramı bu adetten ortaya çıkmıştır.

Sonraki yazılar »